İçeriğe geç

Baskın

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Baskın

Bölüm 2

Plütonun Zaafı

"Bebeğim mi?." diye sordum öfkeyle. "Bebeğim ha, hiçbir şey söylemeden çekip gittiğinde bebeğim dedin mi bana?." diye ekledim. Telefonun ekranında bulunan kırmızı tuşa basıp kapanmasını sağladım. Telefonun kendisini de kapatıp tekrar başımı yastığa koyup uyumaya çalıştım. Vücudumu saran öfke uykumu kaçırdığında derin bir nefes alıp yataktan kalktım. Yüzümü soğuk suyla yıkadıktan sonra üzerime şort ve atlet giyip çıktım. "Bir şey mi oldu kızım? Uyuyacaktın?." diye sordu dayım. Uykusuzluğun verdiği aptallıkla biraz bekledikten sonra konuştum,"Bir şey yok dayı uyuyamadım. Yürüyüş yapmaya gidiyorum." dedim. Elimde tuttuğum arabanın anahtarlarına bakıp güldü, "Arabayı da yürüteceksin herhalde kızım." dedi. Uykusuzluktan başıma çoktan ağrı girmiş dayımın sorularıyla sinirime sinir ekleniyordu. "Sahile çekeceğim arabayı dayı sahilde yürüyeceğim oldu mu?" dedim ve kapıyı çarpıp çıktım.Aynı aptallığı yaptığımı bilerek telefonu açıp numaranın üzerine tıkaldım. İkinci çalışın sonunda telefon açıldı,
"Güneşim?" dedi sesinde her zaman olduğu gibi 'bana geleceğini biliyordum' tonu vardı. "Konum at." deyip telefonu kapattım. Zamansız gelişleri dengemi alt üst edip beni yorsa da kendime karşı koyamıyordum.Bir yanım ondan nefret ederken bir yanım onun yanında olmak istiyordu.Plüton. Uçsuz bucaksız uzay boşluğunda bir dışlanıp bir kabul gören plüton. Güneşin yörüngesinden ayrılmayan plüton.

Konumun beni getirdiği eve baktım, arabayı durdurup plakaları değiştirdim. Kapıyı çalmama gerek kalmadan açıldığında karşımda duran adama baktım. Hiç vakit kaybetmeden kolları belime dolanıp beni havalandırdığında bütün sinirim uzay boşluğuna karışmış, plütona bir kere daha yenilmiştim. "Özledim." dedi beni döndürmeyi bırakıp. "Gitmeseydin o zaman özlemezdin." dedim,burnumdan soluduğum her halimden belli oluyordu.Açık açık trip attığım adamı salonda bırakarak yatak odasına çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Arkamdan kapanan kapı sesiyle onun da odaya geldiğini anladım. Çalışma masasına oturduğunda ben yatakta uyumaya çalışıyordum. Kafamın içinde dönüp duran tilkiler sonunda birbiriyle çarpışınca yatağın başlığına sırtımı dayadım. "Senden nefret ediyorum." dedim. Söylediğim cümleyi umursamadan önünde duran kağıtlara bakmaya devam ediyordu. Senelerdir aynı durumu yaşamaya alışmıştık ama artık bu duruma katlanacak gücüm yoktu. "Duydun mu beni plüton, yörüngemde dolaşma artık." dedim. Başını sakince kağıtlardan kaldırıp bedenini bana çevirdi."Anlamadım."dedi.Yataktan kalkıp odanın içerisinde tur atmaya başladım."Neyini anlamadın? Rahat bırak artık beni. Her seferinde sana geleceğimi bile bile çağırma."dedim. Küçük bir kahkaha attıktan sonra elini saçlarının arasından geçirip ayağa kalktı, omuzlarımdan tutup beni de durdurduğunda yüzüme dağılan siyah tutamları kulağımın arkasına itti."Yine aynı konuşma oluyor güneşim." dedi tek kaşı havalanırken. "Sorun tam olarak bu. Ben senin hiç adını söyleyemiyorum mesela. Kimseyle tanıştıramıyorum.Hepsini geçtim sürekli beni bırakıp gidiyorsun aylar sonra çıkıp ben geldim diyorsun-" eli ağzımı kapatırken bedenlerimizi aynaya çevirdi.

Parmağıyla yansımamızı işaret ederek,"Görüyor musun?"diye sordu. Elini dudaklarımdan çekerken,"Plüton güneşin yörüngesinden çıkamaz. Sen plütonun zaafı olan güneşsin. Herhangi biri bizi yan yana görürse, beni zaafımdan vururlar." dedi. Arkasını dönüp dolabın içerisinden siyah bir kutu çıkartıp masanın üzerine koydu. Ellerimi tutup beni masaya oturttuğunda,"Bana bağlanmaman gerek.Benim de sana."dedi. Beni içine sürüklediği dengesizlik vücudumun gerilmesine sebep olurken,"Dönüp gelme bana o zaman. Yapma bunu." dedim. İçimi eriten dudakları iki yana çekilince yanağında ki çukur içe gömüldü. Başını iki yana sallayıp, "Anlamıyorsun güneşim anlamıyorsun, ben sensizliğe en fazla 2 ay dayanırım.Arada dudaklarına yetişip güç toplamam gerekir." dedi.

Kutuyu kucağıma bıraktığında odadan çıktı. Siyah kurdeleri ağır ağır çektim. Kutunun kapağını açtığımda gördüğüm şey gözlerimin parlamasına sebep olurken yavaşça çıkardım. Siyah kadehin sapında altın renkli bir yılan vardı. Odanın kapısı tekrar açıldığında kadehime dolan şarap keyfimi daha çok yerine getirdi siyah kadehi dudaklarıma götürdüm, boğazımdan geçen bu sıvı beni sarhoş etmekten çok mest ediyordu. Bir yudum daha alıp kadehi masanın üzerine bıraktım. Anahtarlarımı alıp evden çıktım. Bagajın altına sakladığım deri kılıfı alıp tekrar yukarıya çıktım.Masanın üzerine oturup kadehimi aldım. Kılıfı bıraktığımda plütonun bakışları yüzümle kılıf arasında gidip gelirken yavaşça kılıfın içerisinde ki tabancayı çıkardı. Dudağının sol kenarı hafifçe yukarı kıvrılırken, "Sarsılmaz-" derken sözünü kestim. "Türkiye yapımı. Sarsılmaz Kılınç 2000. Ağırlığı boş şarjörle 1010gr. Uzunluk 204mm ve genişliği 35 mm." dedim kadehimi dudaklarıma götürüp bir yudum daha aldım. "Konu silah olunca beni bile konuşturmuyorsun." dedi.Namluyu iki göğsümün arasına bastırınca güldüm. Sol elimi kaldırıp elimdeki şarjörü uzattım. Gülümsemesi yüzüne daha çok yayılırken, gözü tabancanın gövdesine kazılı olan Plüton yazısına kaydı. Belinde duran tabancasını çıkartıp, benim getirdiğim tabancayı yerleştirip oturdu. Bu gece yapacak olduğum anlaşma aklıma geldiğinde, "Sevkiyat baltalandı biliyorsun.Bu akşam Gökay Aslan ile buluşacağım küçük bir teslimat olacak. En azından açığı kapatmak için böyle anlaşmalar yapacağım." bakışları yüzümde dolandıktan sonra, "Sizi satan Poyrazdı." dedi. "Saçmalıyorsun plüton, kendi babasını tehlikeye atmaz. Benim çıkmam gerek şimdi emanetleri bizzat kendim paketleyeceğim." dedim kapıdan çıkarken arkamdan bağırdı. "Poyrazın sizi sattığını biliyorlar onu öldürecekler."

Plakaları tekrar değiştirip depoya doğru sürdüm. Poyraz beni kıskanıyor olsa bile bu sevkiyatın bize kazandıracağı parayı biliyordu, babasını tehlikeye atacak kadar gözünü kin bulamadığında inanmak istiyordum. On adam, dayım ben ve Poyraz bunların dışında sevkiyat güzergahını bilen kimse yoktu.Telefonumu çıkartıp Salihi aradığımda ilk çalışta telefon açıldı, "Buyrun Hale hanım." aniden gözlerim dikiz aynasından arkadaki arabaya takılınca dikkatimin dağılmasıyla sağa çektim. "Sevikayt güzergahını bilen adamların hepsini depoya yolla geliyorum."deyip telefonu kapattım. Arabadan indiğimde arkamdan gelen arabada durunca belimde ki silaha uzandım. Camı aralayıp polis kimliğini uzatınca güldüm. Arbaya yürüyüp aralık olan cama yaslandım."Günaydın memur bey."dedim. "Günaydın hanımefendi. Araç içinde telefonla konuşmaktan size ceza kesmek zorundayım."dedi.Küçük bir kahkaha attıp dudaklarımı büzdüm." Cezamı size kahvaltı ısmarlayarak ödeyebilir miyim komiserim?."dedim. Doğuş komiser gülümseyip başını olur anlamında salladığında bende güldüm."Beni takip edin lütfen."deyip arabama bindim. Siktiğimin adamı araştırmakla kalmayıp bizzat takip ediyordu.

Sahil kenarında bilmediğim bir kafenin önünde durduktan sonra hemen bu adamı atlatıp depoya gitmem gerekiyordu. Hala daha uyuyamamış olmamın verdiği öfkeyle son kez dikiz aynasından kendime baktım. Üzerime giydiğim şeyler ortama pek uygun olmasa da şuan tek derdim Doğuş Komiserin aklında bulunan sorulara yanıt vermekti. Arabadan indiğimde Doğuş Komiser arabasından iniyordu.''Ceza kesmek için güzel bir gün.'' dediğinde tek kaşımı kaldırıp gülümsedim,''Ceza kesmek için insanları takip eder misiniz?'' dedim. Beni takip ettiğini anlamayacağımı sanan bir aptaldı. ''Sanırım beni yakaladın.'' dediğinde masalardan birine oturduk. ''Her polis memurunun yaptığı bir şeydir. Yeni tanıştığı insanları takip ettirmek hakkında bilgi toplatmak.'' dedim. Garson elinde menülerle birlikte geldiğinde bu durumu lehime kullanarak,''Filtre kahve rica edeyim ben.'' dedim. Komiserin bakışları garsona döndüğünde,''Hanımefendiye eşlik edeyim bende.'' Garson elindeki menülerle geri dönerken Doğuş Komiser ''Kahvaltı edeceğimizi sanıyordum.'' dedi. Sol kaşım kendiliğinden havalanırken samimi bir şekilde tebessüm ettim. ''Kahvaltı aşamasına gelemediğimizi fark ettim.'' dedim.Önüme bırakılan kahveden bir yudum aldıktan sonra,sabırla karışık derin bir nefes aldım. Tatsız geçen sohbetimiz zamanın akıp geçmesine sebep olurken,''Ben artık izninizi isteyeyim.'' deyip ayaklandım. Benimle birlikte kalktığında hesabı ödeyip çıktık, arabama binmek üzereyken,''Bir daha ne zaman görüşürüz.''dedi. Sorusu gülümsememe sebep olurken aynı zamanda içimde yatan yılanı uyandırmıştı.''Bana ne zaman güvenirseniz.'' deyip gaza bastım.Arkamdan gelmediğine emin olduktan sonra arabayı sağa çekip plakalarımı değiştirdim. Depoya doğru sürerken radyoyu açtım. Kötü geçen günde biraz eğlenmek sorun olmazdı. Şarkının sözleriyle direksiyonda ritem tutmaya başladım.

You say I’m the only one...
(Tek olduğunu söylemiştin.)

If it’s true, then why you running, you running?...
(Eğer bu doğruysa neden benden kaçıyorsun.)

Radyo ekranında çıkan aramayla müzik kesilince kaşlarımı çatıp arayan kişiye baktım. Plüton arıyor.
Ekranı kaydırdığımda sinirli sesi bütün arabada yankılandı,"Biraz daha o şekilde kıvırtarak araba sürmeye devam edersen, önünü kesip seni kaputa yaslamak zorunda kalırım." Küçümser bir kahkaha attıp, "Çok kışkırtıcısın sevgilim." dedim. "Sevgilim deme bana." dediğinde dikiz aynasında arkamdan geldiğini fark ettim. Depoya giden kestirme yola girdiğimde beni takip etmemesi için biraz bekledim. Telefon çoktan yüzüme kapandığı için yanıma almaya gerek duymadım. Önümden geçip gittiğinde güldüm. Bazen aşık bazen soğuk hallerine alışmış olmak canımı sıksa da artık umursamıyordum. Deponun önünde durduğumda bagajda duran pantolonum cropumu giyinip tabancamı belime yerleştirdim. Ayak seslerim yankılanırken adamlardan biri yanıma geldi, "Hoşgeldin patron." diyerek adamları bağladıları tarafı gösterdi. Sandalyeye bağlı adamların önünde ağır adımlarla yürürken belimde duran tabancayı aldım. Karşılarında duran sandalyeye oturup bacak bacak üstüne attım. "Ağızlarını çözün." diye emir verdiğimde adamların ağızlarında duran bantlar çözüldü. Tabancamı karşımdaki sandalyede oturan adamın hemen arkasında bir noktaya nişan aldım."Söyle bakalım elimde duran tabancanın adı ne?" sorduğum soruya kekeleyerek cevap veren 'sözde adamım' arkasına nişan aldığım tabancanın sesiyle irkildiğinde cevap verdi. "UMAREX - Glock T4E." güzel bir gülüş yüzüme yayıldığında ayağa kalkıp aynı adamın anlına namluyu dayadım. "Peki şimdi söyle bakalım
sevkiyatı baltalayan orospu çocuğu sen misin." Poyraz içeriye dalıp "Eğil Hale." dediğinde yüzleri maskeli adamlar çoktan içeriye ateş açmıştı. Bana doğru ateşlenen silah Poyrazın üzerime atlamasıyla durmuştu.

Tabancayla adamı kolundan yaraladıktan sonra sandalyedeki adamlar iplerden kurtulmuş maskeli adamlara ateş ediyordu. Şuan aklımda olan iki şey vardı, birincisi sandalyeye bağladığım adamlarım bu durumda bizi savunuyorsa sevkiyatı baltalama olayında bizi satma ihtimalleri çok düşüktü, ikinci düşündüğüm şey ise beni korumak için önüme atlayıp sırtından kurşun yiyen kuzenimdi. Tüm gücümle bir elini omzuma alıp deponun arkasına yürüdüm. Sürünerek hareket edemeyeceğimi anladığımda kapıdan içeriye giren Salihi gördüm. "Salih içeriyi siktir et yardım et hemen, Poyraz vuruldu." diye bağırdım. Salih yanıma koltuğunda arabanın kapısını açıp Poyrazı bindirdi. Deponun olduğu yoldan çıkarken ormanlık yoldan geçen siyah arabayı gördüm. Şuan tek derdim Poyrazın hastaneye yetiştirmekti. Arabanın koltuğu kanla kaplanırken daha çok gaza bastım.

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

5 yorum