Trafikle savaş verirken dikiz aynasından kanlar içinde yatan kuzenime bakıyordum, geçen vakit daha çok kan kaybetmesine sebep oluyordu. Kafamı camdan çıkarıp bütün İzmire haykırırcasına bağırdım. "Yaralı var arabada, açın yolu!" sesimi duyurabildiğim bir iki araba fermuar sistemine uygun yolu açtı. Hastanenin önüne geldiğimde hemşireler sedye ile Poyrazın bedenini içeriye taşıdı. Sesimi duymadığını bildiğim halde, "Dayan Poyraz, dayan kardeşim." dedim.
Sedye ameliyathaneye giriş yaptığında yavaşça oturdum. Ellerime bulaşan kan öz kuzenimin kanıydı. Beni kıskansa bile hayatta kalan tek akrabam Poyraz ve dayımdı. Telefonumu çıkartıp dayımın numarasını tuşladım. Telefon açılır açılmaz "Hangi hastanedesin Hale. Geleceğim ne pahasına olursa olsun isterse yakalasınlar beni oğlum vurulmuş benim söyle hemen."
dediğinde derin bir nefes aldım. "Hazırlan dayı Salih getirecek seni buraya." deyip telefonu kapattım, gerekli bilgileri Salihe mesaj attıktan sonra çaresizce beklemeye devam ettim.
Ameliyathanenin kapısı açıldığında hemşire telaşlı bir şekilde, "Poyraz Taş yakını burada mı?" demesiyle ayağa fırladım. "Kuzeniyim." dedim. "Acil 0rh- kana ihtiyacımız var, çok kan kaybetmiş." dedi hemşire. "Benim kanım 0rh- alın benden ne kadar gerekiyorsa." hemşirenin yönlendirdiği odaya girip sedyeye oturdum. Kolumdan çıkan 7 tüp kana baktım. Hemşire pamuğu damarıma bastırırken hafif başımın döndüğünü hissetim."Hanımefendi biraz uzanmanız gerekiyor." deyip koşar adımlarla ameliyathaneye döndü. Gözlerimin önüne düşen küçük siyah noktalara aldırış etmeden kalktım.
Ameliyathanenin önüne yürümeye başladım, tutunacak duvar ararken sert bir vücuda dokundum. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda ikimiz de neden burada olduğumuzu sorguluyorduk. Buz gibi soğuk hissettiren koridorda yan yana oturuyorduk. Başım yavaşça omzuna düşerken sessizliği bozan o oldu. "Burada ne yaptığını öğrenebilir miyim?" diye sordu. Hafifçe gülümsedim, "İçeride benim yüzümden yatan bir yakınım var. Peki senin burada ne yaptığını sorabilir miyim?" dedim. "Görevimi yapıyorum. Cihan Taş, en son yaptığımız bir baskında elimizden kaçmayı başardı. Oğlu vurulmuş bu hastanede olduğu ihbarını aldım." dedi. Başımı Doğuş komiserin omzundan kaldırıp yüzüne baktım. "Yani buraya Cihan Taş adında bir adamı tutuklamak için geldin, hemde oğlu vurulmuşken. Polislerin bu kadar vicdansız olduğunu bilmiyordum." dedim. Yanından uzaklaşmak için ayağa kalktığımda siyah noktalar tekrar hareketlenip dengemi bozdu, Doğuş komiser beni düşmekten kurtarırken," Baskın yaptığımız emanetlerin Cihan beye ait olduğunu biliyoruz fakat olay yerinde ve çevresinde tanık olmadığı için savcı yakalama kararını geri çekti. Oğlunun ifadesi için buradayım. İş ve vicdan arasında çok ince bir çizgi vardır Hale hanım."
Koridorun başından Hale diye bir bağırma duyunca Doğuş komiser ile bakışlarımız aynı yöne çevrildi. Dayımın öfkeli bakışları Doğuş komiserin tuttuğu kolumla buluşunca hızlıca kolumu çekti." Ne işin var senin burada." diye sordu. Doğuş komiser şüpheli bakışları bir bana bir dayıma bakarken elinde ki telsizi ikimizin arasında bir yol varmış gibi hareket ettirdi, "Asıl siz ikinizin arasında nasıl bir bağlantı var?" kriz anında devre dışı kalan beynime ufak bir küfür ettikten sonra dayımı sandalyelerden birisine oturttum. "Aile dostum, hatta hayatta kalan tek dostlarım." Dayımın yanına oturduktan sonra, "Annem ve babam polisler tarafından katledildikten sonra manevi olan ailem." Küçümser bakışları ve kıvrılan dudaklarıyla, "Vicdanımı bu sebepten ötürü sorguladın galiba." dedi.
Sinirlerim tepemi bulurken ayağa kalkıp koluna girdim, ameliyathanenin önünden uzaklaştıktan sonra, "İfade alman için uygun bir an değil. Eğer uyanırsa, ki uyanacak seni ararım. Bekleyen başka suçlular olduğuna eminim."dedim. Şüpheli bakışları vücudumu süzdükten sonra ellerini tuttum."Pis işleri var biliyorum, ama hayattaki tek yakınlarım. Ve inan son yaptığın baskınla hiçbir alakaları yok. Bana güven, eğer bir şey öğrenirsem sana haber veririm. Azılı bir suçlu değilim, hukuk kadınıyım." dedim.
Ellerimi geri çektiğimde başını olumlu anlamda sallayıp çıkışa doğru yürüdü. Dayımın yanına oturduğumda adamlarıyla birlikte yanımıza yaklaşan kişiyi görünce ayağa kalktım belimde hazır bekleyen tabancayı çıkartıp tam dibimde duran adamın kalbine dayadım,"Senin ne işin var burada." dayım beni geri çekmeye çalışsa da öfkem olduğum yere çivilenmeme sebep oluyordu. "Geçmiş olsuna geldim Hale Alpay." namluyu daha çok bastırdığımda bir adım geri gitmesine sebep oldum. "Eğer şimdi buradan siktir olup gitmezsen, senin için geçmiş olacak Ateş Tekinoğlu." dayım sertçe kolumdan geri savurduğunda, "Ateş bey yeni ortağımız Hale. Geçmiş olsuna gelmiş sakinleş." dedi. "Şirket senin istediğini ortak et, bu adam benim işlerime burnunu sokmayacak yakınımda dolaşmayacak. Senin oğlunu hastaneye yetiştirirken onun arabası depodaki ormandaydı. Belki de o yaptı bu işi." Dayımın yanından geçip tekrar dibime girdikten sonra sandalyeye bıraktığım pamuğu alıp damarımın üzerine bastırdı, "Yanlış teoriler Hale hanım, kolunuz morarmasın." arkasını dönüp giderken koluma bastırdığı pamuğu fırlattım.
Ameliyathanenin kapıları açıldıktan sonra bir doktor ve bir hemşire çıktı. Doktor, "Yoğun bakıma alacağız, durumu hala çok kritik." deyip giderken dayımın yıkıldığını hissettim. "Yapabilecek bir şeyimiz yok dayı, hadi Salih eve götürsün seni bende bunu kimin yaptığını öğreneyim." dedim. Dayım kalmak için diretse de sonunda ikna edip eve gönderdim. Bu işi kimin yaptığımı adım gibi biliyordum, aşık olan yanım beni tehlikeye atacağına inanmamak istiyordu. Aşktan uzak olan mantığım ise bunu onun yaptığına yemin ediyordu. Arabaya binip sabah telefonuma gönderilen konuma sürdüm. Uykusuzluk ve vücudumdan çıkan kan bedenimi yordukça direniyordum.
Tekerlekler konumun önünde durduğunda bahçede viskisini yudumluyordu, tabancayı alıp arabadan indim. Birilerinin bizi görebilecek olma ihtimali bile umrumda değildi. Havaya bir el ateş edip bütün gücümle bağırdım, "Plüton!" elimde tabancayla üzerine yürüdüğüm adamın bakışları gözlerimle buluştu bardağını masaya bıraktı. Anlının ortasına namlu dayadığım plütonun silahlı adamları da bana silah çevirmişti. "Silahlarınızı indirin!" diye gürledi plüton adamlardan biri itiraz edecek gibi olduğunda, "İndirin dedim!" diye bağırdı.
Öfkem bütün bedenimi ele geçirince havaya bir el daha ateş ettim,namlu tekrar anlındaki yeri bulunca, "Nasıl yaparsın?" diye tısladım. "Benim orada olduğumu bile bile nasıl silahlı adamları depoya yollarsın. Poyraz önüme atlamasaydı ölecektim ben haberin varmı." dedim. Elleri silah tuttuğum elime doğru yol alırken elini ittim. "Bana silah doğrultsan arkamda biri var diye düşünürdüm, ama sen benim için vur emri verdin.Yazık plüton. Çok yazık." dedim. Anlına dayadığım silahı indirip arkamı döndüm. Kapıdan çıkmadan önce arkamdan bağırdı, "Ölmeyecektin." dedi. Dönüp küçük bir kahkaha attım," Kuzenim ölüyor ama? Sen sadece kendini düşünen bencil bir adamsın. Bitti plüton. Bitti. " dedim.
Bu sefer kahkaha atan o oldu, kahkahasında öyle bir ton vardı ki bir an delirdiğini düşündüm.
"Bitemez. Plüton yörüngeden çıkamaz." dedi. Arabaya bindiğimde bahçe kapısına ulaşmıştı. "Bütün güneş sisteminin yandığını farz et plüton. Artık yörünge yok." arabayı çalıştırıp nereye gideceğimi bilmeden gaza bastım. Hastanede uyuyamazdım, eve gidersem dayımın o halini görmek beni perişan edecekti. Bağlılık duyduğum adamın olduğum mekana baskın düzenlemesi kadar acımasızdı belki hayat, beni kıskanan kuzenimin ölmemem için kurşuna atlaması kadar da saçma. Telefonum çalarken ekranda kayıtlı olan numaraya baktım direksiyondaki ellerim sıkılaşırken derin bir nefes aldım, "Buyrun komiser bey." dedim. "Nasılsın diye sormak için aramıştım." dedi. "Teşekkür ederim, yorgun ve uykusuzum siz nasılsınız?"dedim. Biraz bekledikten sonra,"Teşekkür ederim, konuşmamız mümkün mü?" diye sordu. Arabayı barın önünde durdurduktan sonra, "İnanın çok uykusuzum, kafanızda oluşan soru işaretlerini anlayabiliyorum. Dediğim gibi hayatta kalan tek manevi ailem onlar. Poyraz ölebilir. Bana güvenin demem saçma belki ama güvenin komiser. Şimdi kapatıyorum. Dinlendiğim zaman yüz yüze görüşmeyi dilerim. " deyip kapattım.
Yapacak bir açıklamam yoktu, odama girip kapıyı kilitledim. Masamın karşısında duran koltuğa uzanıp gözlerimi kapattım.Bir süre sağa sola dönsem de uyuyamadım. Çekmecemden genellikle uyumak için kullandığım sakinleştirici ilacımdan içtim. Gözlerimi kapatıp kendimi uykunun derin kollarına bıraktım.
Sevdiğin insanın sana zarar verdiğini görmek, yine de kalbine söz geçirememek.Ben yapılanları unutacak kadar iyi kalpli değilim. Öfkesi bedenenini ele geçirdiğinde gözlerini kan bulayan bir canavarım. Şakağımda hisettiğim soğuk metal ile gözlerimi araladığımda yanımda diz çöken ve gözleri kan çanağına dönmüş adama baktım.
Yattığım yerden kalkmadan tetiği çekmesini bekledim. "Yıllardır, yıllardır Hale sana bir kere olsun silah çekmedim. Ama şimdi tetiği çekip seni öldürmek istiyorum. Hayatımdan git istiyorum. Sana köpek gibi aşık olduğumu kabullenmek istemiyorum. Senden uzaklaştıkça sana susamaktan nefret ediyorum. Beni terk edemezsin. Güneş yörüngeden ayrılamaz. Plüton güneş olmadan yaşayamaz. " Ellerimi kaldırıp tetiğin üzerinde beklettiği eline dokundum."Yap o zaman. Bas tetiğe bitsin. Benim için kolay mı sanıyorsun? Bir var olup bin yok olmandan yoruldum." Kehribara çalan gözleri uzun uzun yüzüme baktıktan sonra silahı çekip oturmamı sağladı. Önümde diz çöküp başını bacaklarıma koydu, ağladığını bacaklarıma değen ıslaklıktan anlayınca başını yukarıya kaldırıp yüzüme bakmasını sağladım. Bunu son defa yaptığımı kendime hatırlatarak dudaklarını dudaklarımla buluşturdum.
Kendimi geri çektikten sonra başımı tavana kaldırdım, "Uzak durmayı öğrenmeliyiz. Böyle devam edemeyiz." dedim. Sarf ettiğim cümleler hayal kırıklığına uğramasına sebep olmuştu. Sersemleyen bedeni sağa sola çarparak odadan çıktı. Masaya oturup barın lobisini aradım. "Barış bey ile kırmızı şarap gönderin bana." tam yirmi saniye sonra odamın kapısı tıklatılıp elinde bardakla içeriye giren Barışa baktım.
Oturması için işaret ettikten sonra kadehime uzandım."Kapım kilitliydi Barış. İçeriye giren plüton değil de başkası olsaydı?" dedim. "Biliyorum silah çekince açmak zorunda kaldım. Delirmiş gibiydi." dedi. Aldığım büyük yudum boğazımı yakarak mideme indiğinde yüzümü ekşittim. "Bu akşam rakı içmeye gidelim mi?" diye sordum. Gülümseyip başını olumsuz anlamda salladı, "Seni yıllardır tanırım Hale, şarap kadının teninden, rakı kadının derdinden içilir derler. Yani şarap aşkın, rakı ayrılığın içkisidir.Ayrılmazsınız siz. " dedi. Bu sefer tamamen kafamda bitirmiştim, yıllardır ektiğim çiçek filiz vermediği için söküp atmak en doğru karardı."Bende benimle rakı içen birini bulurum o zaman." dedim. Barış odadan çıkarken telefonumu çıkartıp Salihi aradım, "Buyrun Hale hanım."dedi telefonun ucundaki ses, dilim sormaya varmasa da," Uyandı mı? "diye sordum." Uyanmadı Hale hanım, durumunda herhangi bir değişiklik yok. Cihan bey geldi daha sonra eve döndü. Herhangi bir durum olursa sizi bilgilendiririm. " dedi Salih. Telefonu kapatıp başımı ellerimin arasına aldım.
Son zamanlar sıkça yaptığım bu hareket çaresizliğimin simgesiydi. Gidecek bir evim, sığınacak bir sevgilim yoktu. Tişörtümü çıkartıp aynanın karşısına geçtim kalbimin üzerine siyah mürekkeple kazınan 'Plüton' yazısının üzerinde parmaklarımı dolaştırdım. Gözlerimi kapatıp onun kalbinin üzerine siyah mürekkeple kazılı olan 'Güneş' yazısını düşündüm. 17 yaşındayken birbirimizin vücuduna kazıdığımız bu isimlerin dünyanın neresinde olursak olalım bize birbirimizi hatırlatacağına inandık. Deli gibi sevsek de kaderin bizi asla bir araya getiremeyeceğini hesaba katmadan yarınlar yokmuşçasına büyüdük. Şimdi ise göğsümün üzerine kabuk tutan bir yara oldun plüton, vazgeçiyorum kendimi kandırmaktan. Hala bir aptal gibi birbirimizi sevdiğimize inandırmaktan. Sakın beni özleme canın yanar, ciğerin sökülür, nefes alamazsın.
BÖLÜM SONU