Taehyun: Önemli bir şey değil. Bilmene gerek yok...
Gözlerim yere kaydı. Felix'in bakışları üzerimdeydi, ama ben ona bakamıyordum. O anda kendimi çok zayıf hissediyordum...
Felix: Bilmiyorum Taehyun... Dünkü halinle şimdiki halin arasında uçurum var. Ne olduğunu söylemezsen, biz sana nasıl yardım edebiliriz?
Taehyun: Söyleyebilecek kadar cesaretli değilim...
Felix'in sorusu odanın içinde asılı kaldı. Gözlerim hâlâ yerdeydi. Parmaklarımı sıkıp gevşetiyordum. Bir şey söylemem gerektiğini biliyordum. Ama kelimeler boğazımda düğümleniyordu.
Sanki konuşursam, bu zayıflığımı herkese göstermiş olacaktım. Ve bu dünyada zayıf olmak... ölümcül olabilirdi.
Felix: Bak, seni zorlamak istemem. Ama seni böyle görmek, içimden bir şeyleri koparıyor. Sanki bir kardeşimi kaybediyormuş gibi...
Başımı kaldırdım. Felix'in gözlerinde endişe vardı. Gerçek bir endişe. Daha önce kimsenin bana böyle bakmadığını fark ettim.
Taehyun: Teşekkür ederim... ama yine de...
Gözlerim hâlâ yerdeydi. Parmaklarımı sıkıp gevşetiyordum. Felix'in sözleri içime işlemişti ama kelimeler hâlâ boğazımda düğümleniyordu. Tepsideki çorbanın buharı havaya karışırken, odanın sessizliği ağırlaşıyordu.
Felix bir adım daha yaklaştı. Sesi daha da yumuşamıştı.
Felix: Taehyun, bak. Burada kimse senden mükemmel olmanı beklemiyor. Hepimizin kırık tarafları var. Sadece... seninkileri saklamak yerine paylaşabilirsen, belki daha hafifler.
Tam o sırada kapı aralandı. Changbin içeri girdi. Yüzü her zamanki gibi sakindi ama gözleri sorguluyordu.
Changbin: Felix, Seungmin seni çağırıyor. Acil bir şey var.
Felix: Şimdi mi?
Changbin: Evet. Hemen.
Felix bana son bir kez baktı.
Felix: Konuşacağız, tamam mı?
Ve kapıdan çıktı. Changbin kapıda kaldı, kollarını göğsünde kavuşturdu.
Changbin: Ne oldu?
Taehyun: Hiçbir şey.
Changbin: Yalan söylüyorsun. Ama zorlamayacağım. Sadece bil ki, eğer konuşmak istersen... ben buradayım.
Kapıyı kapatıp gitti. Odada yalnız kaldım. Yatağa uzandım ve tavana baktım. Kızıl gökyüzü pencereden sızıyordu. Zaman geçiyordu ama ben hâlâ aynı yerdeydim.
Bir süre öylece yatağa uzanıp tavana baktım. Kızıl ışık odanın içinde dans ediyor, gölgeler duvarlarda kıvrılıyordu. Felix'in sözleri hala kulaklarımda çınlıyordu.
"Sanki bir kardeşimi kaybediyormuş gibi..."
O kelime... kardeş. Bu dünyada hiç kimsem yokken, bana bunu söylemesi... içimi garip bir şekilde ısıttı. Ama aynı zamanda daha da yalnız hissettirdi.
Çünkü bir kardeşi kaybetmekten korkan biri varsa, bu benim için bir sorumluluktu. Ve sorumluluktan kaçmaya alışkındım...
Tavanın çatlakları arasında kaybolan kızıl ışık, gözlerimi kamaştırıyordu. İçimdeki o ağırlık, Felix'in gidişiyle daha da belirginleşmişti.
Sorumluluk... O kelimeyi düşünmek bile nefesimi daraltıyordu. Bu dünyada kimseye bağlanmamalıydım. Bağlandığım her şey, bir gün beni geride bırakabilirdi.
Ya da daha kötüsü, ben onları geride bırakmak zorunda kalabilirdim...
Birkaç dakika sonra kapı tekrar çaldı. Bu seferki vuruş daha kararlıydı. Ayağa kalktım ve kapıyı açtım. Karşımda Hyunjin duruyordu.
Saçları omuzlarına dökülüyor, gözlerinde her zamanki o hafif alaycı ifade vardı. Ama bugün bir şey farklıydı. Elinde küçük, koyu renkli bir kumaş parçası tutuyordu.