Kristal titredi. Jisung'un sesi uzaktan geldi.
Jisung: Enerjisi dalgalanıyor. Minho, geri çekil!
Minho'nun elleri şakaklarımdan çekilir çekilmez gözlerimi açtım. Nefes nefeseydim. Alnımda soğuk terler vardı. Kristal sönmüştü.
Minho bana bakıyordu. Yüzü ifadesizdi ama gözleri... gözleri bir şey biliyordu. Ama söz vermişti. Konuşmadı.
Jisung: Taehyun, iyi misin?
Taehyun: Evet... sadece... biraz yoruldum. Ne gördüm bilmiyorum ama...
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Ne hissettiğimi tarif edemiyordum. Sanki bir şeyler hatırlamak üzereydim ama bir duvar çarpıvermişti yüzüme.
Minho hâlâ arkamda duruyordu. Sessizdi. Çok sessizdi.
Jisung, Minho'ya döndü.
Jisung: Ne gördün?
Minho: Söz verdim. Konuşmayacağım.
Jisung: Peki en azından enerjisi hakkında bir şey söyleyebilir misin? Dengeleyebilecek miyiz?
Minho'nun gözleri bir an bana kaydı, sonra tekrar Jisung'a döndü. Ellerini yanına indirdi ve derin bir nefes aldı.
Minho: Enerjisi... katmanlı. Her katman farklı bir evrenin izini taşıyor. Ama en altta... orada bir boşluk var. Sanki hiçbir şeyin olmadığı bir nokta. O boşluk büyüyor.
Jisung: Büyüyor mu? Bu ne anlama geliyor?
Minho: Ya Taehyun'un gerçek benliği orada saklı... ya da Taehyun'un kendisi o boşluk. Bugünlük bu kadar yeter. Taehyun dinlenmeli.
Jisung başını salladı. Bana doğru yürüdü ve omzuma hafifçe dokundu.
Jisung: Odana gidelim. Changbin seni bekliyordur.
Changbin... her zaman orada, sessizce bekliyordu. Bu dünyada belki de en güvendiğim kişiydi. Sözcükleri azdı ama varlığı sağlamdı.
Odama döndüğümde, Changbin kapının önünde duruyordu. Başını hafifçe kaldırdı ve bana baktı.
Changbin: İyi misin?
Taehyun: Bilmiyorum. Herkes bana soruyor ama gerçekten iyi olup olmadığımı bilmiyorum.
Odama girdim. Kapı kapandığında, yatağa oturdum ve Felix'in verdiği taşı avucuma aldım. Hâlâ ısıtıyordu. İçindeki altın damarlar sanki benimle birlikte nefes alıyor gibiydi.
Belki de gerçekten bir hiçtim. Belki de hiçbir yere ait olmamak, aslında bir yere ait olmak demekti. Ama nereye?
Gece boyunca uyuyamadım. Gökyüzü kırmızıdan koyu mora döndü, sonra yeniden kızıl bir tona büründü. Zamanın akışını hissetmek garip geliyordu. Sanki her dakika, her saniye bana bir şeyler fısıldıyordu.
Sabah olduğunda, kapı çalındı. Bu sefer Felix'ti.
Felix: Taehyun, Seungmin seni çağırıyor. Yalnız gitmeni istiyor.
Yutkundum. Yalnız mı? Neden? Ama itiraz etmenin bir anlamı yoktu.
Felix: Merak etme. Seungmin sana zarar vermez. Ama... söyleyeceği şeyler önemli olabilir.
Kule'nin zirvesine doğru yürüdüm. Merdivenler sonsuz gibiydi. Her adımda kalbim daha hızlı atıyordu. Zirveye vardığımda, geniş bir odayla karşılaştım. Duvarları cam gibiydi ve dışarıda tüm şehir görünüyordu.
Seungmin, odanın ortasında duruyordu. Elleri arkasında birleşmiş, gözleri ufukta kaybolmuştu. Beni duyduğunda arkasını döndü.
Seungmin: Taehyun. Gel, yanıma otur.
İşaret ettiği yerde iki sandalye vardı. Karşılıklı değil, yan yana. Oturdum. Seungmin de oturdu. Bir süre sessizce dışarıyı izledik.
Seungmin: Geçmişin yok. Geleceğin belirsiz. Sadece şu an var. Ve bu, seni özel kılıyor.
Taehyun: Özel olmak istemiyorum. Sadece normal olmak istiyorum.
Seungmin: Normal olmak istiyorsun ama normal olmadığın için buradaydın. Eğer normal olsaydın, evren seni hiç fark etmezdi.
Sözleri ağırdı, ama doğruydu...