Changbin: Yarın sabah Felix seni almaya gelecek. Onunla birlikte şehri gezeceksin. Daha iyi tanımalısın burasını.
Taehyun: Teşekkür ederim.
Changbin başını hafifçe salladı. Kapıyı kapatmadan önce durdu.
Changbin: Ve Taehyun... burada yalnız değilsin. Bunu unutma.
Kapı kapandı. Yalnız kaldım. Herkes "yalnız değilsin" demesine rağmen illa ki yalnız kalıyordum...
Yatağa geçip uyumaya karar verdim. Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum ama yine de yorgundum ve... biraz da duygusal boşluktaydım...
Gözlerimi açtığımda, odanın içi turuncu bir ışıkla doluydu. Pencereden bakınca gördüm ki gökyüzü artık o kesif kırmızı değil, daha yumuşak bir ton almıştı. Sabah oluyordu. Ya da en azından bu dünyanın sabah dediği şey.
Yataktan doğrulurken dün yaşananların şoku hala üzerimdeydi. Changbin'in söylediği son sözler kulağımda yankılanıyordu: "Burada yalnız değilsin." Ama kendimi her zamankinden daha yalnız hissediyordum.
Kapı çalındı. Üç vuruş, kısa ve net. Kapıyı açtığımda karşımda Felix duruyordu. Kıyafetleri dünden daha renkliydi, yüzünde ise neşeli bir ifade vardı. Başında minik, tüylü bir aksesuar vardı — sanki bir tüy ya da hafif bir süs.
Felix: Günaydın! Uyuyabildin mi?
Taehyun: Biraz... Gökyüzü neden bu renk?
Felix: Mor-sarı tonlar mı? Bu, ikinci periyot. Günün en sessiz saatlerinden biri. Kırmızı saatten sonra gelen geçiş dönemi. İnsanlar yavaş yavaş uyanır, sokaklar canlanır.
Felix elini uzattı.
Felix: Hadi, sana şehri gezdireceğim. Seungmin'in emri. Ayrıca kahvaltı edeceğiz. Aç mısın?
Taehyun: Pek değil, ama yine de bir şeyler yiyebilirim.
Felix: Harika. O zaman hadi. Biliyorum burada her şey sana yabancı ama... belki bugün biraz daha az korkutucu gelir.
Felix'in arkasından yürürken, koridorlar yine uzun ve karmaşıktı. Ama bu sefer dikkatimi çevreme verdim.
Duvarlarda, daha önce fark etmediğim semboller vardı — kimisi geometrik, kimisi daha organik, sanki yaşayan birer desen gibi.
Bir süre sonra, geniş bir salona ulaştık. Uzun bir masa vardı, etrafında birkaç kişi oturuyordu. Jeongin bir şeyler okurken, Hyunjin elinde bir fincanla bir şeyler karalıyordu. Jisung ise masanın başında, önünde duran tuhaf bir meyve tabağını inceliyordu.
Başlarını kaldırdıklarında, bakışlarını üzerimde hissettim. Ama bu seferki bakışlarda daha az şüphe, daha çok merak vardı.
Jeongin: Günaydın, Taehyun. İyi uyudun mu?
Taehyun: Biraz. Burası çok sessiz.
Hyunjin: Sessizlik mi? Bizim için normal. Ama senin için alışılmadık olmalı. Dünyanda insanlar hep gürültü içinde miydi?
Taehyun: Aşağı yukarı... Arabalar, insan sesleri, müzik... hep bir ses oluyordu.
Jisung: İlginç. Bizde ise sesler daha çok niyetle gelir. Bir şey duyuyorsan, birileri bir şey yapıyordur.
Felix beni masaya yönlendirdi. Oturdum. Önüme hafifçe buharı tüten bir kase ve yanında garip görünümlü ekmekler kondu. Biraz tereddüt ettim.
Felix: Endişelenme, normal yiyecek. Biz de yiyoruz. Sadece... görünüşleri aldatıcı olabilir.
Kahvaltı devam ederken, sessizlik arada bir konuşmalarla kesiliyordu. Ama içimde bir soru vardı. Kaç kez sormaktan çekinmiştim...
Taehyun: Seungmin... neden bugün gelmedi?
Oda bir anda sessizleşti. Hyunjin'in eli havada kaldı. Jeongin başını kaldırdı. Jisung kaşlarını çattı.
Felix: Seungmin... sabahları Kule'nin zirvesinde olur. Orada zamanı okur. Kimse onu rahatsız etmez.
Taehyun: Hep böyle mi?
Jisung: Her gün. Seungmin için zaman, bizim için nefes gibidir. Onu anlamak zor ama... o olmadan bu evren dengesini kaybeder.
Kahvaltıdan sonra Felix beni dışarı çıkardı. Sokaklar artık daha canlıydı. İnsanlar yürüyordu, bazıları elinde tuhaf cihazlar taşıyordu, kimileri ise havada süzülen ışıklarla konuşuyordu. Şehir, tıpkı bir canlı gibi uyanmıştı.
Herkesin bir gücü vardı ama tek güçsüz kişi bendim. Ama zorundaydım, benim lanetim buydu...
Felix de yüzümdeki ifadeyi görünce sanki kendi öz kardeşiymişim gibi davranmaya başladı.
Gözlerim sokaklarda gezinen insanların üzerinde dolaşıyordu. Her biri farklı bir yeteneğe sahipti; kimisi havada asılı duran eşyaları yönlendiriyor, kimisi elindeki ışıklarla şekiller oluşturuyor, kimisi ise sadece yürürken arkasında bıraktığı ayak izlerinin çiçek açmasına neden oluyordu.
Bu dünya... ne kadar büyüleyici olsa da, bir o kadar da korkutucuydu...
Felix yanımda yürüyor, ara sıra bana dönüp gülümsüyordu. Sanki beni neşelendirmeye çalışıyordu.
Felix: Bak, şuradaki dükkân bizim en sevdiğimiz yer. İçinde her türlü kristal ve enerji taşı bulunur. Belki sana uygun bir tane bulabiliriz.
Taehyun: Bana mı? Ama benim hiçbir gücüm yok ki.
Felix: Gücün olmasa da, seni koruyacak bir tılsım olabilir. Hem... kim bilir, belki bir gün bir şeyler değişir.
Felix'in sözleri içimi ısıttı. Dükkâna girdik. İçerisi loş ışıklıydı ve raflar binlerce kristalle doluydu. Her biri farklı renkte parlıyor, farklı frekansta titreşiyordu.
Felix, tezgâhtarın yanına gidip bir şeyler fısıldadı. Tezgâhtar başını salladı ve arkadan küçük, koyu renkli bir taş getirdi.
Tezgâhtar: Bu taş, yabancı enerjileri emer ve onları dengeler. Belki sana yardımcı olur.
Taşı avucuma aldım. Soğuktu ama dokunduğum anda hafifçe ısınmaya başladı. İçinde incecik altın damarlar parlıyordu. Sanki taş beni tanıyor gibiydi.
Taehyun: Teşekkür ederim. Ama... bunu hak edecek bir şey yapmadım ki...
Felix: Ne saçmalıyorsun? Herkes bir şeyi hak eder. Sen de buradasın, bu da bir şans. Hem bunu sana ben hediye ediyorum.
Şehrin dar sokaklarında yürümeye devam ettik. Felix bana her yeri anlatıyordu: meydanlar, kuleler, insanların toplandığı alanlar. Ama bir ara durakladı. Gözleri ileriye dikilmişti.
Felix: Taehyun, şu adama bak.
İleride, siyah bir palto giymiş bir adam duruyordu. Elinde tuhaf bir alet vardı; sanki bir pusula gibiydi ama ibresi sürekli dönüyordu. Adam, bize doğru bakıyordu. Yüzünü göremiyordum ama bakışları üzerimdeydi.
Taehyun: O kim?