Savaşın İlk Hamlesi
Aras’ın kapısı kapanalı daha on dakika olmuştu ama ben hâlâ mutfağın ortasında dikilmiş, elimdeki kahve kupasına boş boş bakıyordum. Kendime kızıyordum. İstanbul’a geleli daha bir gün bile olmamıştı ve ben şimdiden komşumla savaş ilanı seviyesine gelmiştim. Üstelik ortada kazanılacak bir ödül bile yoktu. Sadece biraz huzur istiyordum. Fakat Aras’ın son cümlesi aklıma geldikçe içimdeki inat yeniden kabarıyordu. Tahtını sallamak mı? Peki. Madem savaş istiyordu, savaşacaktı. Önce evimi yerleştirmeye karar verdim. Kolileri açarken kafamı dağıtacağımı düşünüyordum. Salondaki ilk koliyi açtım, içinden tabaklar çıktı. İkinci koliden kitaplar, üçüncüden ise birbirine dolanmış kablolar çıktı. Beş dakika sonra salonun ortasında oturmuş, elimde ne işe yaradığını bilmediğim bir kabloyla tavana bakıyordum. Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan annemdi. “Nasıl gidiyor kızım, yerleştin mi?” diye sordu. Etrafa baktım. “Tabii anne, her şey harika.” Yalanım o kadar hızlı çıkmıştı ki kendim bile şaşırdım. Annem birkaç dakika daha konuştu, sonra dinlenmemi söyleyip kapattı. Telefonu masaya bıraktığım anda yan daireden bir ses geldi. Önce bir sandalye sürüklendi, ardından kahkaha duyuldu. Dişlerimi sıktım. Aras uyanmıştı. Birkaç saniye sonra kapımın önünden ayak sesleri geçti. Ardından zil çaldı. Kapıyı açtığımda karşımdaki kişi Aras değildi. Elinde market poşetleri bulunan, kıvırcık saçlı bir kız duruyordu. “Merhaba, sen yeni komşusun değil mi?” dedi gülümseyerek. Şaşkınlıkla başımı salladım. “Evet, Defne.” “Ben Ece. Karşı dairede oturuyorum. Dün geceki gürültü için kusura bakma. Aras ve çocuklar biraz fazla coştu.” İçimden, biraz mı, diye geçirdim ama yüzüme belli etmedim. Ece poşetlerden birini kaldırdı. “Sana da kahvaltılık bir şeyler aldım. İlk günlerde markete gitmek zor oluyor.” Bu hareketi beklemiyordum. Teşekkür edip poşeti aldım. “Aras’la aranız bozulmuş galiba.” dedi. Kaşlarımı kaldırdım. “Bozulmuş mu? Biz daha tanışmadık bile, savaş ilan ettik.” Ece kahkahayı bastı. “Evet, Aras’ı tanıyorum. Biri ona meydan okuyunca geri adım atmaz.” “Ben de atmıyorum.” “Bunu fark ettim.” Ece giderken, “Akşama arkadaşlarla film izliyoruz. Ses konusunda merak etme, bu kez kulaklık kullanacağım,” dedi ve göz kırptı. Kapıyı kapattığımda istemsizce gülümsedim. En azından binada normal bir insan vardı. Kahvaltıdan sonra yeniden kolilere döndüm. Tam bir kitabı rafa koyarken telefonuma bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi. “Yeni komşu, tencere performansın için teşekkürler. Kulaklarım hâlâ çınlıyor.” Mesajın altında bir de gülen yüz vardı. Aras. “Rica ederim. Faydalı olduysa ne mutlu.” diye yazdım. Cevap hemen geldi. “Faydalı oldu. Artık intikam sırası bende.” Telefonu elimden bıraktım. Bir dakika sonra kapı çaldı. Açtığımda Aras elinde küçük bir karton kutuyla duruyordu. “Ne var?” dedim. Kutuyu bana uzattı. “Barış hediyesi.” Şüpheyle kutuya baktım. “İçinde ne var?” “Açarsan öğrenirsin.” Kutuyu aldım. Aras arkasını dönüp gitmek üzereyken, “Bu kadar kolay mı?” dedim. Omzunun üzerinden baktı. “Kolay olduğunu söylemedim.” Kapıyı kapatıp kutuyu masanın üzerine bıraktım. Birkaç saniye bekledikten sonra açtım. İçinden minik bir not ve kulak tıkacı çıktı. Notta tek cümle vardı: “Gece lazım olur.” Gözlerim büyüdü. “Bu çocuk gerçekten akıllanmıyor.” Kutuyu kapatıp çöpe atacakken yeniden düşündüm. Sonra kulak tıkaçlarını masanın üzerine bıraktım. Aras’ın oyununa dahil olmak istemiyordum ama belli ki o beni çoktan oyunun içine çekmişti. Akşamüstü ev nihayet biraz toparlanmıştı. Perdeleri taktım, kitaplarımı yerleştirdim ve kendime makarna yapmaya başladım. Tam sofrayı kurduğum sırada kapı yeniden çaldı. Bu kez kapının önünde Aras vardı. Elinde iki bardak kahve tutuyordu. “Bunlar ne?” diye sordum. “Komşuluk.” “Sabahki savaş ilanından sonra mı?” Gülümsedi. “Savaş ilanları kahvesiz yapılmaz.” Kahveyi almak istemedim ama elim kendiliğinden uzandı. Bardağı aldığım anda Aras’ın yüzündeki ifade değişti. “Bak, Defne. Sürekli kavga etmek zorunda değiliz.” “Sen başlattın.” “Sen devam ettirdin.” Birkaç saniye sustuk. İlk kez yüzünde alaycı bir ifade yoktu. “Gece için özür dilerim,” dedi sonunda. Şaşırmıştım. “Gerçekten mi?” “Evet. Fazla kaçırdık.” Başımı salladım. “Ben de sabah tencereler konusunda biraz abarttım.” “Biraz mı?” Gülmeye başladım. O da güldü. Tam ortam yumuşamışken Aras’ın telefonuna mesaj geldi. Ekrana baktı, sonra bana döndü. “Bu arada çocuklar akşam buraya geliyor.” Gülümsemem anında kayboldu. “Ne?” Aras kahvesinden bir yudum aldı. “Merak etme, bu sefer müzik açmayacağız.” “Umarım.” “Ama masa oyunlarında ses çıkar.” Kapıyı kapatırken arkasından seslendim. “Aras!” Döndü. “Eğer gece yine gürültü yaparsanız tencereler hazır.” Kahkaha attı. “Demek tehditler devam ediyor.” “Her zaman.” Kapıyı kapattım. İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Bu çocuk hâlâ sinir bozucuydu ama artık aramızdaki savaşın başka bir şeye dönüştüğünü hissediyordum. Ne olduğunu henüz bilmiyordum. Bildiğim tek şey, yeni komşumla hikâyemin daha yeni başladığıydı. Akşam saatleri yaklaşırken evin içindeki sessizlik bana ilk kez güzel gelmişti. Pencereden dışarı baktığımda sokak lambaları yanmış, karşıdaki binaların camlarında sarı ışıklar belirmişti. İstanbul’un kalabalığı aşağıda kendi halinde akıp gidiyordu. Birkaç saat önce bu şehri yalnızca yorucu bulurken şimdi içimde garip bir merak vardı. Belki de yeni hayatımın beklediğimden farklı geçmesi kötü değildi. Tam bunu düşünürken yan daireden kahkaha sesleri yükseldi. Kaşlarımı kaldırdım. “Başladınız yine.” Telefonuma bir mesaj geldi. Aras yazmıştı: “Daha başlamadık.” Ardından ikinci mesaj geldi: “Ama birazdan başlayacağız.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra kapıya baktım. Bu evde geçireceğim ilk haftanın, düşündüğümden daha hareketli geçeceği artık belliydi. Ve nedense, bundan şikâyetçi olduğumu söylemek artık eskisi kadar kolay gelmiyordu. Hem de hiç kolay gelmiyordu.