İçeriğe geç

Barlas Arslan

Bölüm 24 · 15 dk okuma

Barlas Arslan

Bölüm 24

24.Bölüm

Zühre misafirinin gelmesiyle gülümsedi ancak Barlas'ın yüzündeki kızgın ifadeyi görmesiyle gülüşü yarım kaldı. "Hoş geldin Barlas."

Zühre'yi görür görmez o kızdan kalan utanç duygusunu tamamen kenara attı. "Hiçte hoş gelmedim!", sinirle boş olan iskemleye oturdu. "Annem için beni çağırmışsın ve bunu Açelya'ya söylemişsin. Faysal ise keyfin istediği için benimle konuşmak istediğini söylüyor! Üstelik benim zamanım olup olmadığımı bilmiyorsun!"

Omuz silkti ve onun gibi kaşlarını çattı. "Hiçte bile ben Açelya'yı o durumdan kurtardım ve bu konu üzerinde konuşmak için seni çağırdım. İllaki Açelya'yı kurtarmam hakkında benimle konuşacaktın ben sadece durumu hızlandırdım! Bana teşekkür edeceğin yerde afra tafra yapıyorsun. Yardım eden ele yumruk atılmaz Barlas Efendi! Bunu sana öğretmediler mi?"

Açelya'yı kurtardığını söylediği an tüm siniri geçti yerini şaşkınlığa bıraktı. Kaşlarını kaldırıp ağzını açtı. "Ciddi olamazsınız? Teşekkür ederim kurtardığınızı bilmiyordum."

"Ah sadece bugün olanlardan değil onu tamamen kurtardım. Yani bir daha ona bulaşamayacaklar."

"Gerçekten mi?"

Gülümsedi. "Benim yalan borcum yok."

"Size borçlandım. Şuan ne desem bilemiyorum.", Açelya'nın tamamen kurtulması onu o kadar sevindirmişti ki söylemesi gereken kelimeler aklından uçup gitmişti. Birden aklına gelen şeyle dudaklarını birbirine bastırıp geri açtı. "Peki diğerleri. Açelya'nın durumunda olanlar hatta daha kötüleri var. Açelya'yı kurtaracak gücünüz olduğuna göre diğerlerini de kurtarmışsınızdır dimi?"

Başını iki yana sallayarak ellerinin arasındaki çay dolu bardağa baktı. Söylemesi gereken doğru kelimeleri bulur bulmaz başını kaldırdı. "Bazen hayat bize ağır yükler taşımamıza sebep olur. Bu yük ya seni kurtaracak güç olur ya da seni yakacak bir ateş. Böyle bir yakıcı gücü taşıyan çok kişi var ve benim gücüm sınırlı. Bu hayatta herkesi kurtaramazsın Barlas, ancak sen ipin ucunu çekersen gerisi gelir."

"Yani?"

"Yani merak etme ip çekildiği sürece bu pislikler tamamen tutuklanır. Açelya'yı ve senin dostluğunu bildiğim için Açelya'yı rahat bırakmaları için onları uyardım ama beni dinlemediler. Bu yüzden bugün Açelya'yı yakalamaya çalışan aptalların tutuklanmalarına sebep oldum ve eğer bir daha onu rahat bırakmazlarsa bundan fazlası olacağını söyledim. Onlarda kabul ettiler ancak onların adamları hala karakolda.", ufak bir kahkaha attı. "Üstüne en dayanıksız kişiler bunlar. İki tıslamayla sizinkilere bülbül gibi öterler."

"Ama sen başına iş almış olmuyor musun?", sesi endişeli çıkınca, Zühre ciddileşti.

"Sana fazla bir şey diyemem ama şunu söyleyeyim ki yıllar içinde bir sürü dost edindim ve tüm dostlarım böyle şerefsizlerden nefret ederler. Yani onlar bana bulaşmaya cesaret edemezler."

"İki yolda onlara cehenneme bilet sağlıyor ha?"

Kıkırdadı. "Aynen öyle. Cezadan kaçış yoktur. Ağlasa da zırlasa da her insan yaptıklarının bedelini ödeyecek. İşte bu yüzden elindekileri iyi değerlendirmen lazım evlat.", iç çekip sırtını dikleştirdi. "Seninle bu konuyu konuştuğumuza göre şimdi asıl meselemize gelmek ister misin? Seninle bunları konuştuktan sonra annen hakkındaki meseleyi konuşmamız gerektiğini düşündüm. Önceki gelişinden sonra annenin yaşayıp yaşamadığını kontrol ettirdim. Böylelikle anlatacaklarımdan sonra anneni arayacağın zaman, zamanını boşa harcamamış olacaksın."

Barlas'ın boğazı bir an için düğümlendi. Bir anlığına gerçekten gerçek annesini öğrenip öğrenmek istemediğine karar veremedi. Burukça gülümsedi. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki gerçeği öğrenmenin zamanının geldiğini hiç fark etmemişti. Şimdi omuzlarına bırakılacak bu yükün altında dayanabilir miydi bilemedi. Küçük yaşlarda annesinin ona olan sevgisizliğinden dolayı, başkalarının anlatılanlardan duyduğu 'üvey evlat' meselesini kendinde düşünmüştü. Annesi onu sonradan çok sevmiş olmasına rağmen çocuk kalbinde ufacık bir noktada hep bunun düşüncesini taşımıştı ve bugüne kadar taşımaya devam etmişti. Bunu şimdi fark edebilmişti. Yıllar geçti ve bu düşüncesinin doğruluğunu öğreniyordu. Her ne kadar inanmak istemese de bunun doğruluğunu küçüklükten beri hissediyordu, biliyordu ve şimdi kabul ediyordu. Gözlerini kapatıp bastırdı. Bir anda elinin üzerinde bir el hissedince geri açtı. Zühre ona cesaret verircesine elini tutuyordu. Barlas başını 'hazırım' anlamında salladı. Bu yaştan sonra gerçek annesini öğrenmenin tüm duygularını taşıyordu. Heyecanı, öfkesi, üzüntüsü, hayal kırıklığı bunların hepsi şu an damarlarında geziyordu.

"Barlas bakıcını hatırlıyor musun?"

Duyduğu şeyle vücudunun her bir yerinin titrediğini hissetti. Sertçe yutkunup tekrardan başını salladı. İçten içe beklediği şeyin olmamasını diledi. "Evet.", diyebildi kısık bir sesle. O da dudaklarının arasından zorla çıkabilmişti. Zühre devam etti.

"Sana bakıcılık yapan kadın senin annendi. Yani Kumru Aktaş senin gerçek annen."

Tam da beklediği gibi olmuştu. Bakıcısıyla olan tüm anıları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi aktı geçti. Bakıcıyla oynadığı oyunlar, okuduğu masallar, ettikleri danslar ve şimdi daha iyi anlayabileceği bakıcının, annesiyle ettiği kavgalar, hepsi gözlerinin önünden geçti. En sonunda bakıcısının veda ettiği sahne vardı o da geçip gitti. Zühre hızlıca birkaç ayrıntı daha verdi. "Eski eşi onun hayatını mahvediyordu bu yüzden baban o adamı öldürüp anneni yanına aldı. Onu o hayattan kurtarsa da baban yaptıklarıyla herkesin hayatını mahvetti. Öyle ki sen doğduğunda Ceylan'ın sana zarar vermesinden korkup onu sana bakıcılık yapması için tuttu. Barlas? Barlas iyi misin? Barlas!"

Bakıcı...

Hayır, hayır...

Kumru abla...

Yanlış!

Anne...

Evet. İşte doğru olan. İçinde fırtınalar koptu bir an. Başını çok ağırmış gibi yavaşça salladı. İnkâr etmeye hazırdı. İçten içe inkâr ediyordu da zaten. Başının döndüğünü hissetti ve anne, babası ile ilgili olan tüm anıları zihninde dolanıp durdu. Ettikleri kavgalar, annesinin içten içe babasından hayat boyu nefret etmesi, annesinin ona yaşattığı eziyetler. İşte şimdi her şey mantıklı geliyordu. Birden sarhoşmuş gibi gülmeye başladı. Zühre'nin kendisine korkuyla bakmasını umursamadan ayağa kalktı ve sendeleyerek merdivenlere yöneldi. Zühre arkasından giderek ona sesleniyordu ancak çabaları boşaydı o duymuyordu. Zihninde çalan kriz müziğinden dolayı hiçbir şey duymuyordu. Her attığı adımda kendisini ne kadar zayıf bir hale soktuğunu düşündü. Bu yüzden bundan sonraki attığı her adımı güçlü ve kararlı bir halde attı. Merdivenlerden inip hemen yanında duran kapıyı açtı ve evden çıktı. Arkasından kimse gelmesin diye kapıyı kapatıp öne doğru birkaç adım attı. Gözlerini kapatıp ciğerlerini acıtana kadar içine hava çekti. Şimdi kendini daha iyi hissediyordu. Şimdi hayatında olan bütün kavgaların, nefretin, acının bir açıklaması vardı. Buradaki işinin bittiğine karar verip yürümeye başladı. Arabasının yanına gelene kadar sıradaki adımlarını planladı. Artık yapması gerekenleri gayet iyi biliyordu. Arabaya vardığında direk çalıştırıp emniyete sürdü. Arabayı kullanırken aklı hep bakıcısıyla geçirdiği zamanlara kayıyordu bu yüzden yola konsantre olması zorlaşıyordu. Emniyete geldiğinde arabayı park edip dışarı çıktı. İçeriye girdiğinde yanından geçen insanların kendisine selam vermesine karşılık sadece başını salladı. Aradığı kişinin masasına gidene kadar etrafındaki sesleri duymadı. Kulağı çınlıyor kalbi ağrıyordu. Elini masaya koyup durakladı. Gözlerini sıkıca kapatıp masanın önündeki sandalyelerden birine oturdu.

"Barlas Komiserim iyi misiniz?"

"İyiyim Şevket. Buraya senden bir şey rica etmeye geldim.", biraz duraksadı. Tek eliyle yüzünü sıvazlayıp derin bir nefes verdi. Şevket, Barlas'ın halini görünce boğazını temizledi ve ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

"Siz iyi misiniz komiserim?"

Elini yüzünden çekmeden, "Sen beni merak etme.", dedi.

"Size nasıl yardımcı olabilirim?"

"Kumru Aktaş adında bir kadını araştırmanı istiyorum ancak bu kadını araştırdığını kimse bilmeyecek. Kerim Müdür, Doruk, Ömer ya da başka biri. Hiç kimse bilmeyecek."

"Anladım. Kumru Aktaş'tı dimi?"

"Evet.", Barlas'ın onaylamasıyla Şevket ismi not defterine yazdı. O yazarken ona birkaç ayrıntı vermeyi de ihmal etmedi. "Bakıcı falan olabilir. Eski kocası ölmüş olabilir.", kendince önemli bilgileri Şevket'e söyledi.

"Tamamdır. Başka bir isteğiniz var mıydı?"

"Ah hayır. Sadece beni bugün görmedin tamam mı? Biraz dinlenmeye ihtiyacım var geldiğimi kimse bilmesin."

"Peki."

Barlas yerinden kalkıp ağır adımlarla dışarıya çıktı. Telefonunu çıkarıp annesine akşam yanına uğrayacağına dair mesaj attı. Dışarı çıktığında Halide'nin geldiğini gördü. Üşüdüğünü belli edercesine kollarına sarılmıştı. İçeriye gireceği sırada Barlas'ı görmesiyle gülümseyerek başıyla selam verdi ancak karşılık alamadı. Barlas önüne dönerek arabasına ilerledi. Akşam olana vakit geçirmek için uçurumu olan bir araziye gitti. Arabasını park edip uçurumun yakınlarına gitti. Orada duran kayalardan birine oturup kollarını dizlerinin üstüne koydu. Boğuluyormuş gibi hissediyordu. Gerçeklerin kötü tarafı büyük acı vermeleriydi. Şu an neden acı çektiğini veya çekmesi gerektiğini bilmiyordu. Aklına tekrardan bakıcının vedası gelince gözlerini kapatıp o günü düşündü. Ancak bu sefer farklı bir bakış açısıyla izledi. Şimdi bakıcısının değil annesinin terk etmesini izliyordu.

******

10 Aralık Perşembe 1992

"Ah benim güzel bebeğim lütfen ağlama.", dantelli eldivenlerinin takılı olduğu elleriyle tek tek sildi karşısındaki küçük çocuğun küçük mavi gözlerinden akan yaşları sildi. Çocuk, kadının kollarından ayrılıp onun yüzüne baktı. Yüzünü ağlamaktan tam göremiyordu. Sadece sivri burnunu, ağzının yanındaki beni ve sarı saçlarını görüyordu. Burnunu çekip koluyla yüzünü sildi.

"Ama sen neden gidiyorsun ki?", ağlamaklı sesiyle söylediği sözleri kadının yüreğine bir ateş gibi düşmüştü. Yüreği her ne kadarda yansa geri adım atmadı. Elini çocuğun çenesine koyup başını kaldırdı ve çocuğun mavi gözlerini kendi mavi gözlerine bakmasını sağladı.

"Barlas biz seninle bu konuları konuşmuştuk. Benim zamanım doldu artık gitme vaktim geldi."

"Gitmesen olmaz mı?", kendi sesinin titrediğini fark edince gözlerinden biraz daha yaşlar aktı. Bakıcısı tekrardan gözlerini sildi.

"Sana söz veriyorum tekrar görüşeceğiz ve kavuştuğumuz an bizi hiçbir güç ayıramayacak bir tanem.", Barlas'ı kucağına alıp ona sıkıca sarıldı. O da küçük kollarıyla sarılabildiği kadar sarıldı bakıcısına. Annesi ile olan sorunlarından dolayı bakıcısının gitmesi kendisini çok üzüyordu. Annesi ile kavgalıyken bakıcısı vardı şimdi annesi ile iyiydi ve bakıcısı gidiyordu. Farkındaydı, annesi ile arası iyi olduğu gibi bakıcısının buradan gittiğini. Fark ettiği bu şey onu çok üzüyordu ancak elinden bir şey gelmiyordu. Bir anda annesinin gelip hızla kendisini kucağına almasıyla şaşıp kaldı Barlas. Annesi saçlarını okşayıp başını omuzuna yasladı. Sert bakışlarını bakıcıya çevirdi.

"Bu kadar veda yeter. Artık gidebilirsin Kumru.", sesi sert ve otoriter bir tonda çıkmıştı. Kumru oturduğu yerden kalkıp kıyafetini düzeltti.

"Şimdi gidiyorum hanımefendi, ancak şunu bilin ki geri döneceğim ve döndüğüm gün bir daha asla ama asla Barlas'tan ayrılmayacağım!", kendince ettiği bu yemin Ceylan'ı tepeden tırnağa kadar sinirlendirmeye yetmişti. Daha fazla bir şey demeden son kez Barlas'ın saçını öpüp arkasını döndü ve evin önündeki taksiye bindi. Ceylan onun, kendisine ve Barlas'a baktığını görünce kaşlarını iyice çatıp arkasını döndü. Eve girip kucağında Barlas ile koltuğa oturdu. Ona sıkıca sarılıp derin bir nefes verdi. Artık rahattı. Bakıcı gitmişti, en azından şimdilik.

******

Tekrar tekrar gözden geçirdi bu anıyı. Her izlediğinde sanki tekrardan yaşıyordu o anları. İliklerine kadar hissediyordu gerçek annesinin verdiği o sözü. Aklında gerçek annesinin ettiği cümle defalarca geçiyordu ve her defasında annesinin geri gelmediğini dile getiriyordu. Annesi asla gelmemişti. Gelmeyi bırak onu aramamıştı. Göz ucuyla bile uzaktan bakmamıştı. Belki de yanılıyordu. Bir anlığına gerçekten annesi gelmişti ama yanına gelmeye cesaret edemediğini düşündü. Bu düşüncesine güldü. Kendisini kandıramıyordu. Çabalıyordu ancak çabaları boşa gidiyordu. Kendisini hiçbir şekilde kandıramıyordu. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine giren soğuk ve temiz havayı iliklerine kadar hissetti. Soğuk onu kendine getirmişti. Kapalı olan gözlerini açtı ve karşısındaki manzarayı izledi. Dalgalanan denizin sesini dinledi. İşte şimdi kendini iyi hissediyordu. Sanki bu yükü taşıyabilmesi için ona yedek ayaklar takılmıştı, o da o ayaklar sayesinde ayakta duruyor gibiydi. Bu yedek ayaklara bağlanmaması gerekirdi. Kendi ayaklarının üzerinde durmalıydı. Aksi takdirde hedeflerine ulaşamayabilirdi.

Bakışlarını manzaradan çekip kol saatine çevirdi. İşte şimdi annesinin yanına gitme vaktiydi. Hikayeyi bir de onun tarafından dinlemek istiyordu. Acele ederek arabasına bindi ve annesinin evine sürdü. Sanki hayat ona sabretmeyi öğretmeye çalışır gibi trafiğin yoğun olmasını sağlamıştı. Trafiğin yoğunluğu içindeki merak, heyecan gibi duygularını kötü etkiliyordu. Biraz geç kalsa da sonunda annesinin evine gelmişti. Arabasını park edip evin bahçesine girmişti. Kapıya ilerlemeden önce çocukluğunu geçirdiği eve dikkatlice baktı. Bütün anılar zihninde tek tek canlanırken o yavaş adımlarla evin kapısına yöneldi. Kapıya geldiğinde zile basıp açılmasını bekledi. Çok geçmeden yaşlı bir uşak kapıyı açıp Barlas'ı selamladı.

"Barlas Bey siz misiniz?"

"Evet benim."

"Memnun oldum efendim. Buyurun içeriye geçin. Lütfen paltonuzu almama izin verin. Çok teşekkür ederim. Buyurun hanımefendi sizi oturma odasında bekliyor.", nazik uşak paltoyu askılığa asıp Barlas'ı oturma odasına yönlendirdi. Barlas oturma odasına girdiği gibi, camın önündeki tekli koltuklardan birine oturmuş çay içen annesini gördü. Yüreğindeki ufak titremeyle onun yanına gitti. Ceylan Hanım oğlunu görmesiyle gülümseyerek ayağa kalktı ve ona sarıldı.

"Hoş geldin oğlum benim. Tek mi geldin?"

Tuhaf görünen bıkkın bir ifadeyle başını aşağı yukarı salladı. Ceylan Hanım oğlunun bu yüz ifadesinden dolayı biraz tırsmıştı ve anlamıştı bir şeyler olduğunu ancak ne olduğunu tahmin edemiyordu. Yine de gülümsemesini bozmadan oğlunun elini tuttu. "Keşke diğerleri de gelseydi. Hep beraber yemek yerdik. Neyse bizde anne oğul beraber yeriz dimi? Hadi gel.", Barlas'ın elini çekiştirse de onun bir yere gitmeye pek niyeti yok gibiydi.

"Anne.", dese bile de Ceylan Hanım durmadı. Oğlunun elini bırakıp ilerledi.

"Müthiş yemekler hazırlattım. Sen seversin."

"Buraya konuşmaya geldim.", net bir tonda söylese de Ceylan Hanım anlamamakta ısrarcı bir şekilde onu oturma odasında bulunan sofraya davet ediyordu.

"Konuşuruz bir tanem ama önce baş başa güzel bir akşam yemeği yiyelim. Uzun zaman olmuştu."

İçinden bir ses bu akşamı bozmak istemese de ağzı durmadı. Aynı ciddi tonda, "Annem hakkında konuşmak istiyorum.", dedi. Söylediği sözler Ceylan Hanım'ın olduğu yerde donakalmasına sebep olmuştu. Servis yapmak için eline aldığı çorba kepçesini elinden yere düşürdü. Kepçeyi umursamadan arkasına, oğluna döndü. Gördüğü ifade ve bakışlar oğlunun çok ciddi olduğunu gösteriyordu. Susması oğlunu konuşmaya itti. "Annemin bir başkası olduğunu biliyorum."

İşte bu cümle Ceylan Hanım'a daha çok ağır gelmişti. Bayılacak gibi hissettiğinden bir elini masanın üzerine diğer elini ise başının üzerine koydu. Barlas durumu fark edince yanına gidip koluna girerek ona destek oldu. Onu tekli koltuğa geri yürütüp oturmasını sağladı. Oturttuğu gibi ilk işi yüzüne bakmak oldu. Ceylan Hanım gözlerini sıkıca kapatmış ve dudaklarını bastırıyordu. Uzaktan olanları izleyen uşak, masada duran su dolu bardağı alıp yanlarına gitti. Barlas bardağı alıp annesine bir iki yudum su içirdi. "Anne özür dilerim galiba konuya çok hızlı girdim.", pişman olsa da geri adım atmak istemiyordu. Çünkü öğreneceği her bilginin önemini biliyordu.

"Barlas Bey işinize karışmak gibi olmasın ama bence hanımefendinin biraz dinlenmeye ve düşünmek için zamana ihtiyacı var. Yani izin verirseniz...", Ceylan Hanım elini kaldırarak uşağın sözlerini kesti.

"Tamam Recai sen gidebilirsin ben iyiyim ve konuşmak istiyorum."

"Ama..."

"Aması filan yok. Konuşalım hem de hemen şimdi.", hizmetli başka bir şey söylemeden başıyla selam verip yanlarından ayrıldı. Ceylan oğlunun elini tuttu. Eli titriyordu. Oysa birkaç dakika önce oğlu geldi diye ağzı kulaklarında olan bir kadındı. Annesinin iyi olmadığını fark edince diğer elini annesinin elinin üzerine koydu ve yanında olduğunu belirtmek için hafifçe sıktı. Kahverengi gözlerini oğlunun masmavi gözlerine dikti. Bu gözleri çok iyi tanıyordu. Hem yıllardır eşi olan adamın hem de Barlas'ın gerçek annesinin gözleriydi bu mavilikler. Yıllarca ona annelik yapmıştı. Onu sevip saymaya başladığı andan itibaren bugüne kadar olanları düşündü. Şimdi bütün bu olanların başının gerçeğini anlatacaktı. Annesinin uzun süre sessizce kendisini izlemesinden dolayı bu konuyu şimdi konuşmanın uygun olduğunu düşünmüyordu. Boğazını temizleyip annesinin elini biraz daha sıktı. Kendini kötü hissetmişti.

"Biliyor musun Recai haklı. Olanları sonra konuşalım."

"Ah hayır, hayır! Ben iyiyim merak etme. Bir gün elbet konuşacaktık Barlas, şimdi zaman varken konuşmamak aptallık olur.", yerinde doğrulup derin bir nefes aldı. "Her şey 1986 yılının ocak ayında başladı. Babanı annenle bir restoranda yakaladım. Annen o zamanlar sana bir aylık hamileydi.", çok hızlı bir şekilde girdiği konuyu birden bir telefonun çalmasıyla susturuldu. Barlas, annesinin ellerini bırakıp cebinden telefonunu çıkardı. Arayanın Ömer olduğunu görünce bekletmeden açıp, telefonu kulağına götürdü.

"Efendim."

"Barlas neredeysen ve ne yapıyorsan hemen işini bırak gel."

Kaşlarını çattı. "Ne oldu?"

"Yamaç'ın arkadaşı geldi ve adresi verdi. Biz oraya gidiyoruz. Sana konum atıyorum hemen gel.", Barlas göz ucuyla annesine baktı. Duraksayınca Ömer, ortağının cevap vermemesinden dolayı ona seslendi. Boğazını temizleyip bakışlarını başka tarafa çevirdi.

"Tamam birazdan geliyorum.", ortağının cevabını beklemeden telefonunu kapatıp iç çekti. Tam zamanında adres bilgisi gelmişti. Gitmeyi içten içe hiç istemese de işi yarım bırakmaması gerektiğini bildiğinden oyalanmadan annesinin elini tuttu. "Gitmem gerekiyor. Akşam bende kalırsan çok mutlu olurum. Hem konuşuruz hem de bir kahve içeriz."

"Peki. Kendine dikkat et tamam mı?"

"Tamam.", annesinin elini hafifçe sıkıp onu oturma odasında yalnız bıraktı. Evden çıkıp arabasına bindiğinde cebinden telefonunu çıkarıp Ömer'in attığı konuma baktı. Konumun, Dila'nın peçeteden bulduğu reçinenin bulunabileceği ormanın yakınlarında olduğunu fark edince telefonu kenara koyup arabayı çalıştırdı. Elinden geldiğince hızlı olarak konumun gösterdiği yere gitti. Polis arabalarını görmesiyle arabayı uygun bir yere park edip araçtan indi. Hızlı adımlarla önünü polis arabalarının kapladığı eski depoya gitti. Ekipler etrafı incelerken Barlas, hararetli bir şekilde el kol hareketleriyle bir şeyler anlatan ortağının ve diğerlerinin yanına ilerledi.

"Müdürüm çok yanılıyorsunuz. Kadının buraya sürünerek geldiği çok belli. Öncelikle koşarak geldi ve daha fazla dayanamayarak yere kapaklanıp ölmüş."

"Saçmalama Ömer, görmüyor musun cesedin üzerindeki morlukları. Demek ki buraya atılmış."

"Böldüğüm için kusura bakmayın.", hafifçe öksürüp Ömer ve Kerim'in ortasında durdu. "Neyi tartışıyoruz efendim?"

Kerim ciddi bir ifadeyle Barlas'a bakarak görevlilere seslendi. "Arkadaşlar ceset torbasını bir açabilir miyiz?", Adli Tıp görevlilerinden biri başını sallayıp ceset torbasına ilerledi ve torbayı yarıya kadar açtı. Barlas yavaş adımlarla torbaya ilerleyip göz ucuyla cesedi inceledi. Sarı renkteki kısa saçları üzerinde bulunan tek renkli şeydi. Teni morarmıştı. Dudaklarının kenarından aşağıya doğru bir sıvının aktığını belli eden iz vardı. Barlas, kadına eğilip gözlerine daha yakından baktı. Ölü kadının açık olan gözlerinde tek bir şeyi gördü. Korku. Anlaşılan ölmeden önce deli gibi korkmuştu. Yarıya kadar açık olan ceset torbasını tamamen açıp belden aşağısında bir şey olup olmadığını kontrol etti. Diz kapaklarındaki ve dirseklerine kadar açık olan kollarındaki yaralardan başka dikkatini bir şey çekmemişti. Torbayı tam kapatacağı sırada gözüne, sol göğsündeki düğme dikkatini çekti. Birkaç saniye gözleri orada takılsa da daha fazla kurcalamadan ceset torbasını kapatıp ayağa kalktı. Diğerlerine döndüğünde Ömer yerdeki küçük bir göl oluşturan kötü kokan sıvıyı işaret etti.

"Kızı bunun yakınlarında bulduk. Son nefesini verirken ve düşmeden önce kustuğunu tahmin ediyorum."

"Ya da atılmadan önce.", diyerek söze girdi Kerim. Ömer gözlerini devirip ellerini cebine koydu. Barlas gelmeden önce Ömer ve Kerim maktulün buraya nasıl geldiğini ya da getirildiğini konuşuyorlardı ancak ikisi de bunu bir rekabete dönüştürmüş ve kendi fikirlerinden dışarı çıkmayı reddetmişlerdi. Kerim, Ömer'in göz devirmesini görmüş ve kaşlarını çatmaya başlamıştı. Gözlerini ondan ayırmadan Barlas'a seslendi. "Barlas senin fikrin nedir?"

"Adli Tıp sonuçlarını bekleme taraftarıyım çünkü maktuldeki yaralara bakacak olursak iki şekilde uygun.", bu söyledikleri ikisini de tatmin etmemişti ancak onu haklı bularak başka bir şey de söylemediler. Birkaç dakika sonra olay yeri inceleme ekibi buradaki işlerinin bittiğini belirtip toparlanmaya başladılar. Ömer not defterine birkaç bir şey yazarken Barlas etrafa göz gezdiriyordu. Görsel hafızasına güveniyordu ve en ufak ayrıntıları bile aklında tutabileceğine inanıyordu. Buradaki işlerinin tamamen bitmesiyle herkes depodan çıktı ve depoyu mühürlediler. Barlas arabasının yanına gittiğinde fark etmeden çamurlu kara basmasıyla küfretmek yerine bıkkınlıkla iç çekti. Bunu fark eden Kerim kendi aracına gitmeden önce Barlas'a yaklaştı.

"Sen iyi misin?", başını çamurlu kar olan botlarından kaldırıp müdürüne baktı. Dudaklarını birbirine bastırıp yavaşça başını salladı.

"İyiyim, sadece sona yaklaştığımız kadar uzaklaştığımıza dair hissettiğim tuhaf hissin verdiği bir bıkkınlık üzerimde diyelim.", ağzından çıkan sözleri bir anlığına düşündü. Sona yaklaşmak. Her saniye, her salise sona yaklaştığını düşünüyordu. Bazen bu vakanın sonuna bazen de bütün her şeyin sonuna ama sonra bir o kadarda sona uzak olduğunu düşünüyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kerim onun söylediklerinden emin olmak için onun üzerinde göz gezdirdi. Yine de daha fazla sıkmamak adına yalandan öksürdü.

"Peki o halde yarın görüşürüz."

"Görüşürüz.", kısa vedadan sonra müdürü kendi aracına doğru ilerledi. Barlas etrafına bakınıp ani hareketle ileriye doğru adım atıp kaydı. Dengesini kurduğunda Kerim'e seslendi. Kendisine seslenildiğini duyunca Barlas'ın bir şey bulmanın verdiği ciddiyetle parlayan mavi gözlerine odaklandı. "Ormanı kontrol etmemiz gerekli.", yüksek sesle söylediği şeyle herkes bir anlığına durdu. Ormanda bir sır vardı, o bundan emindi ve bu sır ne olursa olsun onların işine yaracağı bir sır olacaktı. Bundan da emindi.

-----------------------------------------------------

Bölüm Sonu 💙

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.