İçeriğe geç

Barlas Arslan

Bölüm 23 · 18 dk okuma

Barlas Arslan

Bölüm 23

23.Bölüm

"Barlas! Hemen uyanman gerek!", aniden deprem oluyormuşçasına sarsılınca gözlerini açıp kimin kendisini bu derece salladığına baktı. Ömer'i gördüğü gibi onu durdurmak için koluyla ellerini itip yerinde doğruldu. Sesli bir şekilde esneyerek kollarını geriye doğru açıp kendine gelmek için gözlerini sıkıca kapatıp açtı ve başını iki yana salladı. Yaptıkları bir işe yaramadı. Hala uyku sersemiydi. Ömer, ortağının uykulu olduğunu görünce kendisine getirmenin vakti olmadığından kolunu kavrayıp zorla ayağa kaldırdı ve kapıya doğru yönlendirdi. Attığı hızlı adımlar, uyku sersemi olan Barlas'ı neredeyse yere düşürecekti ancak bu Ömer'in pek de umurunda değildi. Barlas'ı emniyetten çıkarıp direk kendi arabasına bindirdi ve arabayı çalıştırıp gaza bastı. Bir ambulansın peşinden gidiyorlardı. Yeri göğü oynatacak şiddetle öten ambulansın ve kendi araçlarının dış tavanında çalan sireni Barlas'ın olanları idrak etmesini sağladı. Şu anda ortağıyla beraber emniyetten çıkmış, bir ambulansın peşinden gidiyorlardı.

"Neler oluyor?", sesi uykulu ve kısık bir tonda çıkınca boğazını temizleyip tekrar sordu. "Neler oluyor?"

"Neler olmuyor neler! Tahminimce yirmili yaşlarda bir kadın az önce emniyetin önünde kısık sesle 'yardım edin' diye söylenerek bayıldı."

"Bunun bizimle alakalı olan tarafı ne?"

"Kadın nefes darlığı çekiyordu ve bayılırken elini kalbine götürüyordu. Kerim Müdür ambulansın peşinden gitmemizi emretti.", olayı özetlerken gözlerini ambulanstan ayırmıyordu. Barlas'ın kendine gelmesi için Ömer'in anlattıkları yetti. Sırtını dikleştirip biraz öne eğildi.

"Kadının üzerinde bize yardımcı olabilecek bir şey buldunuz mu?"

Başını iki yana salladı. "Hayır. Telaştan bir şeye bakamadık.", ikisi de ambulansın hastane girişine yönelmesiyle konuşmayı kesti. Hastaneye vardıklarında Ömer arabayı hızla frenleyip Barlas'a döndü. "Sen in ben arabayı park edip geliyorum.", cevap vermeden arabadan inip koşarak ambulanstan indirilen kadının peşinden gitti. Kadın müdahale odasına alınırken bir hemşire, Barlas'ı içeriye girmeyeceğine dair uyarıp müdahale odasına girip onu orada tek bıraktı. Birkaç dakika içinde Ömer gelip bir gelişme olup olmadığını sordu. Olumsuz cevap alınca da Barlas'a kantinde beklemeyi teklif etti. O da kabul edince beraber kantine gittiler. Kantin giriş katında ve fazla uzakta olmadığı için, kadına yapılan müdahalenin bitmesini orada beklemenin bir sakıncası olmadığını düşünüyorlardı. Duvar kenarında kaloriferlere ve kantin girişine yakın bir masaya geçmişlerdi. Barlas arkasına yaslanıp kolunu masaya, yumruk yaptığı elini ise dudaklarına yasladı. Ömer ise çoktan telefonuna dalmış, zamanın geçmesi için internetten haber okuyordu. İkisi de zamanı kendilerince değerlendiriyordu. Yaklaşık yirmi dakika sonra Barlas bir gelişme olup olmadığını kontrol etmek isteyerek masadan kalkıp kantinden çıktı. Geldiği yoldan ilerleyip giriş tarafına vardığında sekreter masasının başında telefonuyla uğraşan -muhtemelen biriyle mesajlaşan- Oya'yı gördü. Hızla yanına gidip başında dikildi. Aniden yanında birinin belirmesiyle irkilen Oya, renkten renge girerek telefonunu kapatıp cebine koydu. Barlas, Oya'nın telefonu kapattığı sırada ekranda kırmızı renkte bir mesaj yeri gördü. Kaşlarını çattığında Oya boğazını temizleyip ellerini yumruk yaptı.

"Günaydın. Galiba yeni gelen hastayı soracaktın?", cevap vermek yerine başını sallayınca devam etti. "Sizin vakalardan biri olduğu açık. Kadın şu an uyutuluyor. O uyurken bazı testler yapacağız. Test sonuçlarına göre sana net bir şey söyleyebilirim."

"Anladım. Peki kadının kimliği belli mi?"

"Evet. Ebrar Sancak, bir hafta önce kayıp ilanı verilmişti. Haberlerde görmüştüm."

"Peki üzerinde değişik bir şey var mıydı? Yumruk yaptığı bir eli varmış onun içinden bir şey vardı belki."

Bir anlığına aklından çıkan detayı duymasıyla hızla başını sallayıp cebinden çıkardığı, içinde top gibi bir şey olan plastik eldivenini uzattı. "Avucunun içinde sarı renkte bir peçete vardı. Ne olur ne olmaz diye çıplak elle dokunmadan eldivene koydum."

"İyi yapmışsın, teşekkür ederim."

"Önemli değil.", biraz durup yanağına düşen saç telini kulağının arkasına attı. "Bu arada yılbaşı gecesi çok güzeldi. Beni de davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Asla unutamayacağım güzel bir yılsonuydu."

"Beğenmene sevindim. Asıl ben geldiğin için teşekkür ederim.", sanki yanlış bir şey söylemişçesine biraz durup boğazını temizleyerek devam etti. "Yani ne kadar kalabalık o kadar iyi.", Oya buna karşılık gülümsedi. Başını sallayarak onu onayladı.

"Aynen öyle.", ikisi de bakışlarını birbirine kenetleyince sessiz ve hareketsiz kaldılar. Barlas bunun farkına varınca kısa sürelik olan bakışmayı bakışlarını kaçırarak sona erdirdi. Aniden Oya'nın telefonundan mesaj sesi gelince Barlas bunu gitme zamanı olduğunu algılayarak ellerini cebine koyup tekrardan boğazını temizledi.

"O zaman sonra görüşürüz?"

"Görüşürüz.", kısa vedanın ardından Barlas onu orada bırakarak hala kantinde oturan Ömer'in yanına gitti. Bıraktığı gibi aynı şekilde telefonla uğraşıyordu. Ortağının geldiğini fark edince başını telefondan kaldırıp bir gelişme olup olmadığını öğrenmek için ona baktı. Barlas'ın başıyla 'gidiyoruz' hareketi yapmasıyla yerinden kalkıp kantinden ortağıyla beraber çıktı. Beraber hastanenin otoparkına gidip arabaya bindiler. Barlas kendini şoför koltuğunun yanındaki koltuğa attığı gibi cebindeki eldivenleri çıkarıp taktı. O sırada Ömer'de kendi yerine geçmiş ona meraklı gözlerle bakmaya başlamıştı. Buna fark eden Barlas, duruma özet geçti.

"Bu kadın bir hafta önce kaybolan Ebrar Sancak. Oya'nın söylediğine göre şu anda uyutuluyormuş. Kızın yumruk yaptığı elinden de sarı renkte bir peçete çıkmış. Bakalım peçete neyin nesiymiş.", Oya'nın verdiği eldiveni çıkarıp top olan peçeteyi eldivenin içinden aldı. Nazik ve dikkatli bir şekilde peçeteyi açıp gerçek şekline getirdi. Altın renginde olan peçetede küçük bir simge vardı. Bir gözün içinde göz bebeğinin etrafını mandala şekilleri sarmıştı. "Bunu Doruk'a gösterelim.", deyip peçeteyi katlayıp küçük bir poşetin içine yerleştirip poşeti, çıkardığı eldivenleriyle birlikte cebine koydu. Arkasına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Şimdi Dila'ya gidelim o binadan ne çıkmış öğrenelim.", kendini uykuya teslim etmeden önce Ömer'i uyardı. "Lütfen gelmeden beni uyandırma."

"Tamam.", Ömer kabul edince Barlas esneyip gözlerini sıkıca kapatıp kollarını göğsünde birleştirdi. Yol boyunca Barlas uyudu, Ömer ise sessizce araba kullandı. Ortağının bu kadar yorgun olması akşamdan kalma habercisiydi. Bir an için merakından dolayı neden uyumadığını düşününce, aklına gelen şeyle göz ucuyla Barlas'a baktı. Dün Doktor Oya ile baya samimiydiler. Üstelik dün gece dilek balonunu söndürdükten sonra eve geldiğinde ne Barlas'ı ne de Oya'yı salonda bulabilmişti. Bugün de hastayı sormaya tek gitmişti. Yani Oya'nın yanına tek gitmişti. Bunlardan çıkardığı sonuç ya Barlas ile Oya sevgiliydiler ya da dün geceyi beraber geçirmişlerdi. Bunu Barlas'a sorması gerektiğini aklının bir köşesine yazıp tüm konsantresini yola verdi. Yaklaşık on beş dakika sonra adli tıpa varmışlardı. Barlas'ı uyandırıp beraber Dila'nın yanına gittiler. Dila masaya yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi.

"Ne kadar oldu görüşmeyeli? Bir yıl mı?", yalandan ciddiyetle sorduğu soruya karşı Ömer sırıtırken Barlas gülümseyerek gözlerini devirdi. Tam yeni yıl esprisi duymadan yeni yıla girdik diye sevinirken bu yıl da başarılı olamamışlardı.

"Direk konuya girer misin lütfen?"

Barlas'ın isteği üzerine başını sallayıp masaya yaslanmayı bırakıp arkasını döndü. Masanın üzerindeki telefonunu eline aldı. Telefonun şifresini girip birkaç yere bastı ve Ömer ile Barlas'a dönüp ekranı onlara gösterdi. İkisi de telefona yaklaşıp kırmızı renkteki buruşuk peçetede yazan rakamlara baktılar. Onlar rakamları incelerken Dila peçetede hakkındakileri açıkladı. "Peçetede bu rakamları ve reçineden başka bir şey bulamadım. Dün öğle vakitlerinde rakamların anlamını bulur diye peçeteyi Doruk'a yolladım. Yani bu yüzden onun yanına gitmelisiniz. Peçetede bulduğum reçinenin güney ormanlarından çıktığını düşünüyorum.", telefonunu kapatıp masasına geri koydu ve tekrardan masasına yaslandı. "Bu peçete dışında binadan başka bir şey çıkmamış."

"Peki teşekkürler. O zaman hadi Ömer gidelim.", Ömer işaret parmağıyla bir dakika diyerek, Dila ve Barlas'ın onun ne ara çıkardığını anlamadıkları küçük not defterine Dila'nın söylediklerini yazdı. İşi bittiği gibi Dila'nın yanından ayrıldılar. Doruk'tan peçetedeki rakamların ne anlama geldiğini öğrenmek için emniyete gitmek için yola çıktılar. Yolda arabanın yakıt göstergesinin alarm vermesiyle bir benzincide durdular. Ömer yakıtı doldurtmak ve para işini halletmek için arabadan indiğinde Barlas'ta hava almak için peşinden indi. Ömer görevliye depoyu tamamen doldurması için ricada bulunduktan sonra Barlas gibi arabanın sağ tarafındaki boş olan kapıya yaslandı.

Ortağını düşünceli görmesiyle ayağının dibindeki karları ayakkabısının ucuyla itip boğazını temizledi. "Aklında neler geçiyor Barlas?"

"Bizi sona götürecek bir yola yaklaştığımız geçiyor. Senin aklından ne geçiyor?"

"Aynı fikirdeyim. Umarım bu yol çabuk gelirde sona geliriz. Kaç aydır bunun için çabalıyoruz ve adamlar resmen bizimle bir çocuğun oyuncak arabasıyla oynadığı gibi oynuyor."

"Doğru. Yolu onlar belirliyor ancak yakın bir zamanda onların belirlediği yoldan çıkıp onları adalet yoluna sokacağız. Buna inanıyorum."

"Bende inanıyorum ve daha çok inanmayı istiyorum.", görevlinin depoyu doldurduğunu söylemesiyle ikisi de bu kısa sohbeti susarak sona erdirdi. Ömer yakıtın parasını ödemek için aracın diğer tarafına giderken Barlas arabanın kapısını açıp kendi yerine bindi. Üç dakika içinde Ömer'de yerine geçip arabayı çalıştırdı. Barlas artık tamamen uykulu halinden çıkmış, zihnini ve bedenini bu olaya geri vermişti. Aklında o rakamlar teker teker gözlerinin önünden geçti. Rakamlardan ne çıkacağına dair az çok tahmini vardı ancak Doruk'un onlara bir açıklama yapmadan tam bir karara varmak istemiyordu. Bir an için aradıklarının ne olduğunu düşündü. Aklı karmaşa içerisindeydi bu yüzden toparlamaya ihtiyaç vardı. Bu ilaçların üretimini, ülkeye sokulmasını, insanlara enjekte edilmesini sağlayan kişileri arıyorlardı. Bu kişilerin çalıştırdığı kimliksizlerden bazılarını bulmuşlardı ancak en önemlisi ellerinden kaçmıştı. Görevleri normal olarak en baştaki kişiyi ya da kişileri ortaya çıkarmaktı ancak bu baktığı ve duyduğu vakalardan çok farklı ve zordu. Kimliksizlere bakılırsa bu iş yıllar önceden planlanan bir işti. Yılların planıyla onların birkaç haftalık hatta bir aylık bilgileri yarışıyordu. Bunları düşünmek Barlas'ın başına ağrı saplanmasına neden olmuştu. Gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Neyse ki şu an emniyetin otoparkına girmişlerdi. Kendine gelmek için bir kahvaltı yapabilir veya kahve ya da su içebilirdi. Ömer'in arabayı park etmesiyle ikisi de arabadan inip emniyet binasına yöneldi. İçeriye girdiklerinde oyalanmadan çalışma odasına ilerlediler. Bekledikleri gibi Doruk bu odadaydı. Doruk, Ömer ile Barlas'ın geldiğini görünce gülümseyerek ellerini iki yana açtı.

"Sizlere mükemmel haberlerim var."

"Dila'nın sana gönderdiği peçetedeki rakamların anlamını buldun ve bize diyeceksin?", Doruk, Ömer'den duymayı beklemediği sözlerine karşı şaşkınlıkla ağzını açsa da sonra tekrardan gülüşüne geri döndü.

"Demek Dila'nın yanından geliyorsunuz. Neyse olayı açıklamama gerek kalmadığına göre size bulduklarımı anlatayım.", iş laptopuyla biraz uğraştıktan sonra ekranı onlara çevirdi. Ömer ve Barlas kendilerine sandalye alıp yerlerine geçtiler ve ekrandaki resme yani İstanbul Limanı'nın resmine baktılar. İkisi de akıllarına gelen ilk şeyle ağızlarını açık bıraktılar. İkisi de sessiz kalınca Doruk ciddiyetle anlatmaya başladı. "Peçetenin üzerinde yazılı olan rakamlar aslında bir kimlik. Anlaşılan yakalamaya çalıştığımız kişiler gümrük görevlileriyle baya iyi anlaşıyorlar."

Barlas durumu anlasa da sormadan edemedi. "Ne demek bu?"

"Bu kimlik numarasını kontrol ettim ve 'Fehim Şimşek' adlı bir şirketin konteynırlarına ait. Yüzde seksenlik bir şekilde ifade edebilirim ki aradığımız kişiler ilaç malzemelerini ülkeye deniz yoluyla sokuyorlar. Yani sadece bu şahısların malları getirttiği yolu değil gümrük görevlilerin işini doğru düzgün yapmadığını da öğrenmiş olduk.", gümrükte dışarıdan gelen veya dışarıya gönderilen konteynır ve benzeri taşınacak şeyler büyük bir özenle yapılan güvenlik ve konteynırın ne taşıdığını öğrenmek üzere gümrükten geçip gemilere yüklenirdi. Görevlerini yerine getirmedikleri sürece ülkeye tehlike arz edebilecek bir maddeyi, malzemeyi veya başka bir şeyi fark etmeden sokabilirlerdi. İşte şimdi bu olayda da bu durumu yaşıyorlardı. Ya gümrük görevlisi görevine ihanet ediyordu ya da doğru düzgün yapmıyordu. Bu büyük bir suçtu ve en kısa zamanda bunun ortaya çıkarılması gerekiyordu. Ancak Barlas'ın aklında hemen ortaya çıkarmak gibi bir düşünce yoktu. Zaten bu işi yapan kişiler her ince ayrıntıyı belirlemiş olmalılar ki bu vaka giderek zorlaşıyordu. Şimdi yapacakları her hareketin sonucunu en ince ayrıntısına kadar düşünme zamanıydı. Elde ettikleri bilgiyi nasıl kullanacaklarını düşünmeye başladığı sırada Doruk'un tekrar konuşmasıyla dikkatini ona verdi. "Dahası da var. Bu Fehim Şimşek eski zamanların en büyük suçlusuydu. Maalesef o kadar eski zamandan ki dosyası arşivlerde gizli yani bilgisayarlarda sadece onun büyük bir suçlu olduğunu öğrenebildim."

"Arşivleri karıştırmalı mıyız?"

Ömer'e dönüp başını iki yana salladı. "Buna gerek kalmayacak çünkü eski suçları araştıran bir üniversite dekanı tanıyorum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Celalettin Kara'nın size yardımcı olabileceğini düşünüyorum. En eski suçları araştırmayı seven bir suç tarihçi. Eminim Fehim Şimşek'in hakkında da bir şeyler biliyordur."

"Tamam o zaman biz Dekan Celalettin ile konuşalım sende bulduklarını Kerim'e anlat ve ona olaya hemen müdahale etmemesi gerektiğini söyle.", Barlas'ın söyledikleri biter bitmez Doruk kaşlarını çattı.

"Müdahale etmemesi gerektiğini mi söyleyeyim?", aslında Kerim'e söylemesi gereken şeyi anlamıştı ancak son derece önemli bir şeye müdahale edilmemesini istemesinin verdiği şaşkınlıkla söyleyeceklerini doğrulamak istedi.

"Evet."

"Ama başına büyük bir bela alır."

"Sanırım ortağımın ne demek istediğini anladım. Kerim Müdür elbette üstlerine böyle bir durum olduğunu açıklasın ancak suçüstü yapmak yerine en yukarıdakilere ulaşabiliriz.", Barlas büyük şekilde gülümserken Doruk anladığını ifade eden bir ses çıkardı.

"Haa anladım. Tamam o zaman o iş bende. Siz gidin daha fazla vakit kaybetmeyin.", Barlas ve Ömer başlarını sallayıp odadan çıktılar. Kendilerinden emin ve hızlı adımlarla emniyetten çıkıp arabaya yöneldiler. Hava yavaşça kararırken ikisinin de şu an düşündükleri tek şey dekan ile konuşabilmekti. Eğer eskilerin suçlusu olan Fehim Şimşek'in suçunu öğrenebilirlerse olayla ilgili bir ipucu bulabilirlerdi. Buna inanıyorlardı. Sonunda üniversiteye geldiklerinde arabayı uygun bir yere park edip üniversite girişine ilerlediler. Birden karşılarına çıkan güvenlik görevlisinin konuşmasına izin vermeden kimliklerini çıkarıp gösterdiler ve Ömer buraya gelmelerinin nedenini açıkladı.

"Dekan Celalettin Kara'ya birkaç soru sormak için gelmiştik.", görevli açıklamayı yeterli bulup başını salladı sonra da geçmelerine izin verdi. Üniversiteye girdiklerinde birden güvenliğin onlara seslenmesiyle durdular.

"Beyler durun! Aradığınız dekan geliyor. İşte şuradaki adam.", ikisinin de bakışları görevlinin işaret ettiği adama döndü. Gelen adam ellili yaşlarda, gözlüklü, şık ve ciddi bir tavrı olan bir beyefendiydi. Celalettin kendisine bakan adamları fark edip meraklı olduğunu istem dışı belli edecek hızda yanlarına geldi. Görevliye bakmadan onunla konuştu. Ağzı görevliye soru sorsa da gözleri karşısındaki adamlardaydı.

"Mustafa Bey yanılmıyorsam bu beylere beni gösterdiniz öyle mi?"

Güvenlik görevlisi Mustafa başıyla onayladı. "Evet efendim. Polisler sizinle konuşmak istediklerini söylediler.", görevlinin söylediği ikinci cümle Celalettin'in ilgisini daha çok çekmişti.

"Öyle mi? Benimle ne hakkında konuşmak istiyordunuz?"

Boğazını temizleyip ellerini ceplerine koydu. "Ben Barlas Arslan, bu da ortağım Ömer Denizoğlu. Acaba bize birkaç dakikanızı ayırabilir misiniz? Sizin geçmiş yıllardaki suçları araştırdığınızı biliyoruz ve bizde size birini sormak istiyorduk."

Celalettin, Barlas'ın adını duyunca hem etkilenmiş hem de şaşırmış gibi bir surat ama hemen şaşkınlığı bırakıp gülümsedi. "Tabi vaktimi ayırabilirim. Lütfen buyurun odamda konuşalım. Konuşabileceğimiz en iyi yer orası.", beylerin cevabını beklemeden üniversitenin bahçesine girdi. Bir kereliğine arkasına bakıp onların takip edip etmediklerini kontrol etti. Barlas ve Ömer peşinden gidiyorlardı. Uzun bir süre bahçede yürüdükten sonra büyük bir binanın yüksek merdivenlerinden çıkıp içine girdiler. Koridorda ilerlerken yanlarından geçen öğrenciler Celalettin'e selam veriyorlardı o da nazik ama ciddi olmaya özen göstererek karşılık veriyordu. Barlas bu adamın günümüze göre aşırı nazik biri olduğunu fark etti. Zaten fark etmemek elde değildi. Koridorları aşıp merdivenlerden çıktıktan sonra sonunda odaya gelebilmişlerdi. Celalettin masasının tam önünde olan tekli koltuklardan birine oturup arkasına yaslandı ve diğerlerine de oturmaları için işaret verdi. Barlas, Celalettin'in oturduğu tekli koltuğun karşısındaki boş koltuğa geçerken, Ömer ikisini de görebileceği üçlü koltuğa oturdu. Celalettin dirseklerini koltuğun kollarına yerleştirip parmaklarını havada birleştirip Barlas'a ilgiyle baktı. "Öncelikle çay veya kahve alır mıydınız?", ikisi de başlarını iki yana sallayıp içmeyeceklerini belirttiler. "Peki o halde belki sonra. Şimdi sizi dinliyorum Barlas Bey."

Barlas boğazını temizleyip kollarını bacaklarının üstüne koyup biraz öne doğru eğildi. "Buraya geliş nedenimizi size açıklamıştık ama en iyisi tekrardan gözden geçirelim. Eski suçları araştırdığınızı, bu konular hakkında yazılar ve kitaplar yazdığınızı biliyoruz. Bizde araştırdığımız dosyada bir tane suçluya rast geldik ancak ne yaptığına dair bir bilgimiz ve arşivi karıştıracak zamanımız yok. Bulabildiklerimiz sadece araştırdığımız suçlunun 1945'li yıllarda suçları işlemeye başlamış olması ve 1948'de de vefat etmiş olması."

Karşısındaki beyefendi kaşlarını çattı. "Tanıdık geldi. Acaba isim alabilir miyim?"

"Fehim Şimşek."

İşaret parmağını havaya kaldırarak bir dakikalığına zaman istedi ve ellerini eski haline getirip düşüncelere daldı. Bir dakikanın bitmesine az kala düşünürken farkında olmadığı gözlerini kaldırıp ciddi bir ifadeyle başını salladı. "Fehim Şimşek ha? Şimdi hatırladım. Evet dediğiniz gibi 1945'li yıllarda suçlarına başlayıp 1948'de halk tarafından idam edildi."

"Bize neler olduğunu anlatır mısınız?"

"Elbette hemen anlatayım.", ellerini ayırıp koltuğun kollarına yerleştirdi ve oturuşunu düzeltti. "Fehim Şimşek gerçekten büyük bir suçlu ve psikopatın önde gideniydi ancak zekiydi de.", hayranlığını onu yakından tanıyormuş gibi konuşmasından belli etmişti. "İnsanlara çeşitli deneyler yaparak insan vücudunda bilinmeyenleri ortaya çıkaracağını söyleyip duruyormuş. Mesela sihir, insanların tüm gücüyle bir çita gibi koşması, yemek yemeden yaşayabilmesi gibi şeylerden bahsedip dururmuş. Kimi insan onunla dalga geçmiş, kimisi de hakaretler etmiş. Üstelik onunla dalga geçen ve hakaret eden sadece halk değilmiş. Aynı şeyleri devlette yapıyormuş.", önündeki orta sehpada duran sürahiyi ve bardağı alıp kendisine su doldurup içti. Kuruyan boğazının ıslanmasıyla devam etti. "Fehim artık böyle şeyler düşünmeyi bırakıp 5 Nisan 1945'te bir tane akıl hastanesi açmış. Herkese iyi bir şifacı bulduğunu söyleyerek çoğu insanın akrabasını, sokakta kalanları vesaire akıl hastalarının hastanesine gelmesini sağlıyormuş. Ancak insanları iyileştirmek yerine dediği araştırmalardan yapıp onlara işkence ediyormuş. O zamanların iyi bir dedektifi olan Hafiye Necati Arslan bu olayı araştırmış ve sonunda Fehim'in tüm kirli çamaşırlarını dökmüş. Ailelerine işkence yapılan halk buna çok sinirlenmiş ve Fehim'i küçük oğlunun olanları izlemesini umursamadan sokak ortasında acımasızca onu idam etmişler."

İkisi de Dekanın ağzından çıkanları duydukları gibi birbirlerine baktılar. İlk Barlas kendine geldi ve boğazını temizleyerek Celalettin'e döndü. "Necati Arslan mı?"

"Evet. Hatta onun torunu da bir dedektifti ve adı Naci Barlas Arslan'dı. Bu yüzden adınızı duyunca şaşırmıştım. Muhtemelen onlar sizin atalarınız."

"Muhtemelen", sessiz bir şekilde kendince mırıldandı. Biraz duraksayıp asıl sorusuna geçti. "Peki Fehim'in ailesi olaya nasıl tepki verdiğini biliyor musunuz?"

Başını salladı. "Evet. Eski gazetelerde yazan haberlere göre Fehim'in eşi ve çocukları utanç duydukları için başka yere taşınmışlar."

"Peki en ufak oğlu? Sonuçta o babasının idamını kendi gözleriyle gördü?"

"En ufak oğlunun aklının yitirmiş olduğu yazılıydı.", eksik bir şey söyleyip söylemediğini kontrol etmek için birkaç saniyeliğine düşündü. Eksik bir şey olmayınca devam etti. "Evet beyefendiler, bendeki bilgi bu kadar. Umarım işinize yarayan bir şey olmuştur?"

"Bize verdiğiniz bilgilerin işe yarayacağından emin olabilirsiniz efendim.", Barlas son noktayı koyduğunu düşünürken Ömer'in konuşmasıyla ona baktı.

"Sizce çocuk ya da ailesi hala hayatta mıdır?"

"Olacağını sanmam. O çocuğun evlenmesi biraz zor olabilir. Babasının kötü şöhretinden ve aklını biraz yitirmesinden dolayı kendine bir aile kurması zor olurdu. Hele ki o zamanlar.", Ömer bunları not defterine özet geçerken Barlas ayağa kalkıp Celalettin'e elini uzattı. Celalettin'de onun gibi yaparak ayağa kalktı ve elini sıktı.

"Sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz. Umarım sizi sıkmamışızdır."

Dekan heyecanla başını iki yana salladı. "Hayır, hayır kesinlikle hayır. Hatta çok memnun oldum. Araştırmalarım ve tarihimizin sizlerin işe yaramasına sevindim. Umarım bir gün bir olay olduğundan değil de ilginizden dolayı geçmiş hakkında soru sorarsınız.", son cümlelerini söylerken sırıttı. Ömer ve Barlas'ın işleri bittiğinde üniversiteden ayrılıp emniyete doğru yol aldılar. İkisinin de aklı Fehim Şimşek'te idi. Eğer ailesinden yaşayan varsa bütün bu olanların onlardan çıktıklarını düşünüyorlardı. Bir intikam meselesi ya da büyükbabalarının izinden gitmek olabilirdi. Hem zaten Fehim'in yaptıkları ve düşünce tarzı bu kişilerin yaptıklarıyla uyuşuyordu. Bir insan ailesinden öğrendiklerini araştırma yapmadan önce doğru olarak kabul edebilirdi. Hele o insan çocuksa. Trafiğin yoğunluğundan emniyete gitme ve düşünce süreleri uzamıştı. Sürenin uzaması düşünmek için iyi olsa da zaman bu dava için önemliyken bunu sadece düşünerek harcamak pek de iyi bir durum değildi. Sonunda emniyete vardıklarında emniyet girişinde Açelya'yı görmesiyle Barlas kısa bir şok geçirdi sonra endişelenerek yanına gitti.

"Açelya senin burada ne işin var?", Açelya'nın gözlerinin kızardığını görmesiyle içinden küfürler etti. Açelya, Barlas'a sarılıp derin bir iç çekti.

"Başıma neler geldi bilemezsin!", biranda Kerim ve Doruk'un gelmesiyle Açelya, Barlas'tan ayrıldı.

"Açelya'yı kaçırmaya çalıştılar ama biri polisi aramış. Şu an sorgudalar.", Kerim'in kısa açıklamasıyla Açelya başını sallayarak onayladı. "Barlas en iyisi sen Açelya'yı eve bırak. Olanları Ömer ile konuşuruz."

"Peki tamam.", Barlas, Açelya ile emniyetten çıkıp bir taksi durağı bulmak üzere yürümeye başladılar. Açelya'nın canını sıkmamak için ona sorular sorup üzerine gitmeyi erteledi. Biraz dinlenip kendine gelmesi daha iyi olurdu. Yürüyüşlerinin uzamasıyla Açelya'nın sıkıldığını fark edince ona destek olmak için elini omuzuna koydu. İki arkadaş yaklaşık on dakika boyunca yürüyüp sonunda bir taksi durağı bulmalarıyla onlara gösterilen taksiye ilerlediler. Barlas ön koltuğa, Açelya ise arka koltuğa oturdu. Yaklaşık yarım saatte eve vardıklarında Barlas taksicinin parasını ödeyip Açelya ile asansöre binip eve çıktılar. Arabasının anahtarını almak için eve gireceği sırada Açelya'nın söylediği şeyle yerinde dondu kaldı.

"Zühre denen kadın seninle konuşmak istiyor."

"Sen nereden..."

Sözünü kesti. "Beni o kurtardı ve seninle konuşmak istediğini, annen hakkındakileri anlatmak istediğini söyledi.", 'anne' lafını duyduğu gibi kısacık bir süreyle bacaklarının titrediğini hissetti. Onun böyle hareketsiz kalmasıyla Açelya ellerini tuttu. "Barlas lütfen gidip ne olduğunu öğrendikten sonra bana da anlatır mısın? Tamam Sıla'nın gelişiyle bende böyle bir şey düşünmüştüm ama onun annesinin başka biri olduğunu düşünmüştüm."

Barlas iç çekip başka tarafa bakan sert bakışlarını onun gözlerine dikti ve ellerini hafifçe sıktı. "Bana araba anahtarımı getirir misin?", cevap olarak başını sallayıp içeriye girdi. Fazla bekletmeden anahtarı getirip ona verdi. Barlas anahtarı alır almaz içindeki merak ve heyecan duygusunun ona verdiği enerjiyle asansöre binmek yerine merdivenlerden inmeye başladı. Neden bu kadar merak ediyordu annesini hiçbir fikri yoktu, ancak onun kim olduğunu öğrendiğinde hayatındaki boşlukları dolduracağını düşünmeden edemiyordu. Bir başka merak ettiği şey ise Zühre'nin neden kendisini çağırmasıydı. Zaten kendisi yanına gidip konuşacaktı bu acele neydi ki? Şüphelense de hızını kesmeden merdivenlerden ara sıra tökezleyerek inmeye devam etti. Kısa sürede otoparka varıp nefes nefese kalmasını umursamadan arabasına ilerledi. Arabasına bindiğinde soluklanıp kendine geldiği gibi arabayı çalıştırıp yola çıktı. Yolların buzlu olmasından dolayı dikkatli ama hızlı gidiyordu. Dakikalar sonra Zühre'nin restoranına vardı. Arabayı uygun bir yere park edip hızla arabadan indi ve restorana girdi. Önceki gelişinde onu Zühre'nin yanına götüren Faysal'ı bir masada otururken buldu. Faysal sanki hissetmiş gibi gözlerini ona dikti. Elindeki tosttan bir ısırık daha alamadan iç çekerek tabağına koydu ve ayağa kalktı. Bu çocuğa acilen Zühre'nin evinin yolunu ezberletmek gerektiğini aklının bir kenarına yazarak Barlas'a takip etmesi gerektiğini işaret ederek montunu giyip restorandan çıktı. Barlas, Faysal'ın hızlı adımlarına ayak uydurup yanında belirdi.

"Neden beni annem hakkında konuşmak için çağırdı? Zaten ne zaman konuşacağımızı ben belirlemeyecek miydim?"

Faysal kıstığı gözlerini ona dikti. "Oldu paşam siz asistanınızın numarasını verin biz randevu alalım! Kusura bakma Barlas ama bizde öyle bir şey yok. Gel dediysek bir bildiğimiz vardır olamaz mı? Belki de o keyfinden şimdi konuşmak istedi ne var bunda?", bu kadar agresifliğin altında açlık yattığı belliydi. Bu yüzden başka bir şey demedi. Gerçi haklılık payı vardı. İnsanın neden başkasının küçük bir işi için yemeğinden olması gerekiyordu ki? Kısa süre içerisinde Zühre'nin evine vardılar. Faysal, Barlas'ı yalnız başına bırakıp restorana geri döndü. Barlas evin kapısını çalıp açılmasını bekledi. Kapıyı açan, önceki gelişinde restoranda Aydın Bey'in söylediği şeylerden dolayı yüzü kızaran kızdı. Kız karşısında Barlas'ı görünce tekrardan yüzü kızardı. Aynı şekilde Barlas'ın da öyle. Kız yalandan öksürerek sıkıcı havayı dağıtmaya çalıştı.

"Buyurun gelin. Zühre teyze sizi aynı yerde bekliyor."

"Tamam teşekkür ederim.", deyip hızla içeriye girdi ve merdivenlere yöneldi. Merdivenlerden çıkıp üst kata ulaşınca tam karşısında duran büyük cam kapıdan Zühre'nin geçen seferki gibi aynı ortam oluşturup manzaraya bakarak çay içtiğini gördü. Sertçe yutkunup gerçekleri öğrenmek adına yanına gitti.

-------------------------------------------------------------

Bölüm sonu. ^^

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.