"Ben Barlas Arslan...", diye söze girdi Barlas, karşısındaki kadına bakarak. "...Haluk Kenan Arslan'ın oğluyum.", az önce tanıştığı Zühre Hanım ile dışarıda içi yanan eski bir tenekenin yanında oturmuş neyi nasıl konuşacaklarını düşünüyorlardı. İkisi birbirlerini gözleriyle inceliyordu. Barlas yeni tanıştığı bu kadının kim olduğunu, iyi mi yoksa kötü mü olduğunu kısacası kişiliğini anlamaya çalışıyordu. Zühre Hanım ise yıllardır görmediği ufaklığın büyümüş haline bakıyordu. Gözlerini ateşin yansıdığı mavi gözlerine sabitlerken bakışlarından geriye çocukluğundan hiçbir iz kalmadığını fark etti. Maviliklerinde yaşamı gördü. Barlas'ın yıllar içinde yaşadığını gördü. Her anı, her duyguyu, her saniyeyi yaşamış ve bu yaşamın onu yormuş olduğunu gördü. Onun hakkında birkaç şey öğrenmişti ancak Barlas'ın gözlerinin bu kadar yorgun bakmasını beklemiyordu. Belki de oğlu olarak gördüğü çocuğun acı çekmesini, bununla olgunlaşmasını, büyümesini kaldıramıyordu. Bu kendisi içinde karışık bir durumdu.
Gülümsedi ve uzun sessizliği bozdu. "Çok büyümüşsün, çok yaşamışsın, çok görmüş ve çok geçirmişsin ancak hala yolun yarısındasın. İzninle.", Zühre Hanım sıcak ellerini Barlas'ın buz gibi olan yanaklarına koydu. Başını yana yatırıp ellerinin arasındaki adamın şaşkınlığını, mimiklerini izledi. Sanki yılların verdiği özlemin acısını ona şefkat göstererek çıkaracakmış gibi dokunuyor ve izliyordu onu. "Buraya geliş nedeninde birkaç tahminim var. Merak etme seni dinleyeceğim ve istediğin cevapları vermek için çabalayacağım ama önce benim seni tanıdığım kadar senin de beni tanımanı isterim.", Barlas okula başladığından itibaren onu yakından görmeyi bırakmıştı. Onu kendince az da olsa tanısa da daha çok tanımak istiyordu. En çok Barlas'ın, kendisini tanımasını istiyordu. Geldiği saniyeden beri en merak ettiği şey Barlas, kendisini tanımak ister miydi?
"Anlıyorum.", Zühre Hanım'ın ellerini tutup yanaklarından çekti. Bu durumdan rahatsız olduğunu hissetti. Zaten ailevi sorunlar yaşadığı düşüncesiyle Zühre'nin gerçek annesi çıkmasından korkuyordu ve buna hazır olmadığını düşünüyordu. Kollarını dizlerine yaslayıp ellerini birleştirdi ve "Elbet tanışırız ama benim acelem var. Ziyaretimin sebebini biliyorsanız sorumun cevabını isterim.", diyerek hızla sohbeti konuya yönlendirdi.
"Peki o zaman ilk hangisini öğrenmek istersin? İş mi yoksa hayat mı?", Zühre Hanım gülümserken Barlas bu soruya karşılık sertçe yutkundu. İstediği cevapları hemen öğrenebilirdi ancak bunu şimdi konuşamazdı, zamanı değildi. En azından o böyle düşünüyordu. Biraz tereddüt ederek iş ile alakalı söyleyeceği şeyleri duymak istediğini belirtti. Kendi hikayesini sonra da öğrenebilirdi. Zaten bencil olma zamanı değildi. Zühre Hanım başını sallayıp onun isteğini kabul etti. Başlamadan önce önündeki masadan çay bardağını eline alıp bir iki yudum içti. Bardağını elinde tutarak gözlerini ateşe çevirdi ve anlatmaya başladı.
"Öncelikle asla bu olaylara karışmak istemediğimi belirtmek isterim. Haluk ile hikayemiz eskiye dayanır. Kocamdan boşandıktan sonra gidecek hiçbir yerim yoktu. Haluk beni bulduğu zaman hamile ve perişan bir haldeydim.", o zamanı şimdi yaşıyormuş gibi endişeyle ellerini karnının üzerinde birleştirdi. "Bana yardım edeceğini söylediği zaman ilk başlarda korkmuş ve çekinmiştim ancak hiç düşündüğüm gibi olmadı. Haluk o zamanlar sokakta kalan çocuklara yardım ediyordu. Onlara iş ve kalacak yer ayarlıyordu. Her şey iyi gitse de Haluk hepsine yetişemiyordu bu yüzden bana iş teklifi sundu. Çocuklara anne, abla, patron -ne demek istersen- olmamı istedi. Bende kabul ettim. Burada gördüğün herkesin üzerinde emeğim var. Haluk sayesinde bütün bunlara sahip olabildim.", Barlas'a yandan bir bakış atıp anlattıklarına karşı ne hissettiğini öğrenmeye çalıştı. Meraktan başka bir şey göremeyince devam etti. "Hayatım, buradakilerin hayatı hepsi mükemmel gidiyordu taaki o güne kadar. Her şey bir perşembe akşamı babanın yanıma gelmesiyle başladı. Yardımıma ihtiyacı olduğunu söyleyerek kaçakçılık işi yaptığını anlattı. Getirttiği malları az kalsın polis yakalıyormuş bu nedenle malları saklayacak yeni bir yer aradığını söyledi.", başını kaldırıp manzarasında duran eski binalara dikti gözlerini. "Buralarda çoğu yere sahibim. Sağ olsun bizim çocuklar çalışıp kendi yerlerini aldı. Bu sayede Haluk'a yardım edebilirdim. Ne kadar istemesem de kabul ettim çünkü babanın benim için yaptıklarından sonra onu geri çevirmem doğru olmazdı. Bu seçim oğlumu kaybetmeme sebep olsa da babana hiç kinim yok. O istedi diye yine olsa yine yaparım."
Sessizlik. Bu konuşma ikisinin de iştahını kaçırmış, hala sıcak olan çaylarını yarıda bırakmasına sebep olmuştu. Gözlerini ateşe dikip bir anlığına babasının halini düşündü. Babası kendi ailesinin hayatını mahvederken -en azından çözdüğü kadarıyla- başka hayatları kurtarması ya da karartması kendisini düşündürmüştü. Şimdi babası iyi birimiydi yoksa kötü birimiydi bunu çözememişti. Derin bir nefes verip ona döndü. "İşime yarabilecek başka bir bilgin var mı?"
Bir anlığına durup düşündüğünü gösterecek şekilde ince kaşlarını çattı. Aklına gelen şeyle başını salladı. "Evet. Sana söyleyebileceğim iki şey var ancak birini beklemek zorundasın. Diğeri ise sana malları sakladığımız binayı gösterebilirim.", arkasını dönüp el hareketiyle kapının yanında bekleyen genç adamı yanına çağırdı. Genç adam yanlarına gelip başıyla Barlas'a selam verdi. Barlas'ta ona aynı şekilde karşılık verdi. Genç adam Zühre'ye dönüp söyleyeceği şeyi bekledi. "Barlas'a o binayı göstermeni istiyorum Yamaç."
Yamaç adındaki delikanlı hızla başını sallayıp, "Tabi nasıl istersen ablam.", diyerek kabul ettiğini belirtti. Barlas bakışlarını delikanlının gözlerine dikti. Zühre'ye büyük bir saygı ve sevgiyle bakıyordu. Sanki Zühre kırılacak bir eşya gibiymiş ve Yamaç onu kırmaktan veya kırılmasını engelleyememekten ölesiye korkuyor gibi görünüyordu. Bu korkusunu da tebessümünün arkasına gizliyordu.
Zühre, Barlas'a gülümseyip, "Sonra görüşürüz Barlas Arslan.", dedi. Barlas adının seslenmesiyle dalgınlığını hızla yok etti ve Zühre'nin vedasına karşılığında sadece başını salladı. Ayağa kalkıp Yamaç ile evden ayrıldı. İkisi de sert ve emin bir şekilde çamurla kirlenmiş karlara basarak ilerliyorlardı. Bir sokak ileride olan turuncu, dört katlı bir binaya doğru ilerlediler. Yol boyunca bir şey konuşmasalar da Yamaç'ın gözü hep Barlas'ın üzerinde oldu. Barlas bundan rahatsız olsa da bir şey dememişti. Sonunda binaya geldiklerinde Yamaç kapalı yeşil rengindeki kot ceketinin cebinden anahtarlık çıkardı. Çıkardığı anahtarlıktaki anahtarlardan biriyle demir kapıyı açtı. İçeriye girdiklerinde Yamaç demir kapıyı kapatıp durdu. O durunca Barlas'ta durup ona döndü.
"Bu binada sekiz ev var ve hepsi depo olarak kullanıldı. Önce hangisi?"
"En yukarıdan başlayalım o zaman.", binanın en üst katından sol taraftaki evden başlayarak tüm evleri birlikte araştırmaya koyuldular. Yamaç'ın söylediğine göre mallar en üst kattaki evler dışındaki evlerde bulunan eşyaların içinde saklanıyormuş. En üst kattaki evlerin durumu diğerlerinden daha beter bir durumda olduğundan onları kutularda rahatlıkla eski eşya gibi saklayabildiklerini anlattı. Barlas ona başka bir şey bilip bilmediğini sorduğunda da pek fazla bir şey bilmediğini, bildiklerini de Zühre bir şey söylemeden anlatamayacağını dile getirdi. Barlas'ın içi bu konuda rahattı. Zühre'nin ona gerektiği yerde gerekli bilgiler vereceğinden emindi. Emin olmasının sebebi bakışlarında gizliydi. Zühre'nin bakışları kendinden emin ve yumuşaktı. Üstelik her kelimesini dinlerken Zühre'nin gözlerine odaklanarak bakan biri olarak yalan söylemediğini ve her sözünün arkasında olduğuna emindi. Bunları düşündüğü sırada son eve geldiklerini fark etti. Hiçbir şey bulamamanın siniriyle içeriye girdi. Evlere bakarken gözle görülür bir delil arıyordu. Geri kalanını adli tıp çalışanlarına bırakacaktı. Şimdilik kendisine küçük bir şey lazımdı. İlk önce oturma odasına girip kapıdan odaya göz attı sonra odaya daha dikkatli bakmak için içeriye adım atıp eşyalara bakınmaya başladı. Koltuk altlarına, eski ve küçük televizyonun olduğu masanın arkasına, dolaplara, buz gibi olan sobanın içerisine her yere dikkatlice baktı. Oturma odasından sonra sırayla balkonlar, mutfak, yatak odası, banyo, tuvalet ve en sonunda çocuk odasına baktı. Bir şey bulamadığını düşünüp vakit kaybetmenin siniriyle küfredeceği sırada çocuk odasındaki dolabın arkasına buruşturulmuş kırmızı bir peçete olduğunu fark etti. Sanki suç işliyormuşçasına yavaş adımlarla dolaba yaklaştı ve eğilerek eldivenli eliyle peçeteyi yerden aldı. Buruşturulmuş peçetenin üzerinde göremediği bir işaret vardı. Bu işaretin bir logo olduğunu düşünerek dikkatlice çevirerek bakıp işaretin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Peçeteyi açmayı düşünse de peçetede hissettiği ağırlıkla peçeteyi açmaya çalışırsa yırtılacağını anladı. Bir şey yapamayacağı düşüncesiyle peçeteyi küçük bir poşete koydu sonra da poşeti cebine yerleştirdi. Yamam, Barlas'ın işinin bittiğini anlayınca onunla binadan çıktılar. Demir kapının önünde Yamaç'ın kapıyı kilitlemesini izlerken içeriden bulduğu şeyi anlattı.
"Bir peçete buldum. Bu bize ne kadar yeterli olur bilmiyorum ama bir şey çıkacağını düşünüyorum. Yakından inceleme için adlı tıp ekibinin buraya gelmesi gerek."
Yamaç duyduğu şeyle işini bitirdiği anahtarını cebine atıp kaşlarını çatarak Barlas'a döndü. "Yani Zühre ablanın ortaya çıkması gerek, bunu mu demek istiyorsun?"
"Evet. İllaki bana burayı nasıl bulduğumu ve malların burada saklanıp saklanmadığımdan neden bu kadar emin olduğumu soracaklardır."
"Onun yerine ben itiraf edeyim. Beni al!", bir anda yükselip bağırdığı sırada etraftan geçenler ona tuhaf bakışlar attılar. Yamaç bunu umursamayıp Barlas'ın vereceği cevabı bekledi.
"Emin misin? Paçayı kolay kolay kurtaramayacaksın."
"Eminim, hem de çok eminim!"
Yamaç'ın bu sadakatine şaşırsa da belli etmemek adına yüz ifadesini değiştirmedi, bir şey demedi. Onu anlayabilirdi. Ne de olsa Yamaç küçüklüğünden beri Zühre'nin yanındaydı. Emindi ki Zühre ona büyük iyilikler yapmıştı. Şimdi ona böyle fedakarca yardım etmesi tabi ki normaldi. Sadece başını sallayıp onunla beraber oldukları yerden fazla uzakta olmayan bir taksi durağına ilerlediler. Sonunda durağa geldiklerinde ikisi ciddi bir şekilde birbirlerine baktılar. Yamaç başını aşağıya doğru eğip derin bir nefes vererek geri kaldırdı.
"Umarım beni anlıyorsundur. Ne zaman ekip gelecekse bana haber ver en iyi şekilde bir senaryo kurarım."
Barlas gözlerini sıkıca kapatıp yavaşça açtığında yorgunluğunu belli ederek gözlerini ona dikti. "Bu yaptığım koca bir hata. Umarım bana oyun oynamıyorsunuzdur aksi halde hepiniz kendinizi içeride bulursunuz. Bu yüzden sende beni anlayarak adım at.", Yamaç bir şey demek yerine anladığını sadece başını sallayarak gösterdi. Barlas ona, "Güzel.", deyip yanındaki taksinin kapısını açtı. Taksiye bindiğinde tam kapıyı kapatacağı zaman Yamaç kapıyı tutarak kapatmasına engel oldu. Tek kaşını kaldırarak ne yaptığını anlamaya çalışan Barlas birden gözlerinin önünde kendisine uzatılan küçük kağıdı gördü. Küçük kağıt, deseninden ve boyutundan anladığı kadarıyla orta boyutlu, çizgili ve sarı renkteki bir defter sayfasından yırtılmıştı. Kağıdı aldığında üzerinde 'Yamaç Alabaş' yazdığını gördü. İsmin yazdığı yerin altında da bir telefon numarası vardı. Barlas, Yamaç'a başını sallayıp küçük kağıdı ceketinin cebine koydu ve Yamaç kapısını kapatırken önüne döndü. Taksi şoförü arabayı çalıştırıp sürmeye başlayınca Barlas telefonunu çıkarıp rehberden Ömer'in adına bastı ve telefonu kulağına götürdü. Ömer telefonun bir iki kere çalmasından sonra açtı.
"Alo."
"Buluşmamız gerek."
"Zaten akşam için buluşacaktık. Senin uyanışını aramızda kutlayacağız.", Barlas bu fikre gülümserken Ömer devam etti. "Neredesin? Seni almaya geleyim mi?"
"Konum at ben şu an bir taksideyim."
"Tamam. Geldiğinde konuşuruz."
"Görüşürüz.", bir cevap beklemeden aramayı kapatıp internetini açtı ve gelen konumu taksiciye gösterdi. Kendisinden biraz büyük olan taksici sadece 'tamam' deyip yoluna devam etti. Barlas dibindeki pencereye dönerek yol boyunca pencereden dışarıyı izledi. Hem bulduğu peçeteyi hem de hayatı hakkında düşünüyordu. Bu olayı kişiselleşmesini istemiyordu. Eğer kişiselleşirse görevinden alınma ihtimali vardı. Geri geldiğindeki ilk görevinden uzaklaştırılması isteyeceği en son şeydi. Her ne kadar bu durumdan korksa da olayın kişiselleşeceğinden korkuyordu. Başta babası olmak üzere bu olaydaki herkes hayatı hakkında bir şey söylüyordu. Herkes hayatında bir rol oynuyordu. Belki de böyle düşünerek olayı kendisi kişiselleştiriyordu ancak düşünmeden duramıyordu. Bilinmezlik kendisini korkutuyordu. Aklından bir sürü olay geçse de hangisinin doğru olduğunu bilmediğinden korkuyordu. Şu an aklı bulanmıştı. Taksi kırmızı ışık yandığı için durduğu sırada Barlas sanki gözlerini yeni açmış gibi dışarıya baktı. Durdukları yerin biraz ilerisinde bulunan tanıdık direği hatırladı. Gördüğü gri direğin yerinde önceden bulunan beyaz direğe kendisi çarpmıştı. O gün hafızasına öyle kazınmıştı ki direğin değişmesi ve havanın kararması bile tekrardan hatırlamasına engel olamamıştı. Bir anlığına kendini iyi hissetmemişti. Sanki biri onunla oynuyordu ve onu bilerek burada durdurmuştu. Sonunda konumun gösterdiği yere geldiklerinde taksiciye parasını verdi ve teşekkür edip arabadan indi. Geldiği yer deniz kenarında bir meyhaneydi. Gece yeni yeni oluşurken boğazdaki suyun akıntısı ve parlaklığı rahatlamasını sağlamıştı. Derin bir nefes alarak boğazın kokusunu içine çekti. Aldığı nefesi geri verdiğinde hızlı adımlarla meyhaneye ilerledi. İçeride daha yeni akşam olduğundan fazla kişi yoktu. Sol tarafta az ışık alan bir masada tanıdık bir sima görünce o masaya doğru ilerledi. Masaya yaklaştıkça gördüğü kişinin Ömer olduğunu anladı. Anladığı kadarıyla Ömer herkesten önce davranıp buraya ilk gelen kişi olmuştu. Garson, Ömer'in önüne dolu bir rakı bardağı ve meyve tabağı koyup gitti. Ömer tam bardağı eline alacaktı ki Barlas hızla yetişip bardağı aldı ve kafasına dikip birkaç saniyede bardağı bitirdi. Bardağının alınmasına karşı şaşkınlıkla ona bakarken o boş bardağı masaya koyup arkadaşının karşısındaki boş sandalyeye oturdu.
Ömer kaşlarını çatarak gözlerini ellerini masanın üzerine koyup, tabaktan aldığı portakalı ağzına atan arkadaşına dikti. "Abicim sen manyak mısın? Adama bak ya üç gün önce geberiyordu şimdi rakıyı tek dikişte gömüyor ruh hastası!"
Barlas çiğnediği portakalı yutup eline bir dilim elma aldı. "Çok konuşma boş bırakma bardağımı."
"Barlas az iş mi konuşsaydık?"
"Yarın iş konuşacağız hadi abicim bekletme doldurt şu bardağımı!"
"Eh iyi madem. Garson!", Ömer'in garsonu çağırmasıyla garson gelip Ömer'e dolu bir bardak getirdi ve Barlas'ın bardağını tazeledi. İkisi beraber iş dışında başka şeyler konuştu. Ömer, Barlas'ta bir hal olduğunu düşünerek her konuşmada ağzından bir laf almaya çalışsa da sanki bunu hissetmiş gibi hiçbir şekilde istediği cevapları alamadı. Onların konuşmaları Hakan ve Kerim'in gelmesiyle son buldu. Selamlaştıktan sonra yerlerine geçtiler. Hakan, Barlas'ın yanına, Kerim ise masanın sol baş köşesine oturdu. Hakan gülümseyerek Barlas'ın koluna dostça vurdu.
"Vay be Barlas'ım! Seni iyi gördüm."
"Eyvallah Hakan'ım! Toparlanmaya çalışıyoruz.", Barlas etrafına göz gezdirdi ve aradığı kişiyi bulamayınca Hakan ve Kerim'e döndü. "Doruk nerede?"
"Gelir birazdan.", diyerek sorusuna cevap verdi Kerim.
"Biz geldik!", Barlas bir anda duyduğu tanıdık kadın sesiyle sol tarafına baktı. Açelya'nın gülümseyerek, Doruk'un koluna girmiş bir halde geldiğini görünce kaşlarını çattı. Açelya'nın diğer tarafında duran Fırat'ı görünce şaşırsa da başını sallayarak ona selam verdi. Fırat'ta ona aynı şekilde karşılık verdi. Açelya, Doruk ve Fırat boş sandalyelere geçerken Barlas çatmış olduğu kaşlarının altındaki gözlerini Açelya'ya dikti.
"Senin ne işin var burada?"
"Valla Doruk sağ olsun beni de çağırdı buraya gelirken. Dedi sensiz olmaz bende geldim işte.", Açelya tatlı ve şeytani gülüşüyle Barlas'ın tepkilerini gözleriyle ölçerken o ve diğerleri Doruk'a baktı. Doruk kendisine soru sorulmuş gibi onlara cevap verdi.
"Açelya eğer kendisini de götürmezsem kabusum olacağını söyledi. Eğer getirirsem de rüyam olacağını söyledi bende getirdim."
"Ayrıca Fırat'ı da getirdik. Çocuk dış dünya ile ilgili hiçbir şey bilmiyor. Bende onu burayı tanısın diye getirdim.", Açelya'nın söylediği şeyle Hakan kısa bir kahkaha attı.
"Tanıtacağın dış dünya bir meyhane mi?"
"Bir yerden başlamak lazım."
Barlas gözlerini Fırat'a dikti. Fırat'ın biraz çekindiğini ancak bunu belli etmemek için dik durduğunu fark etti. Bunu normal karşıladı. Bildiği kadarıyla Fırat hiçbir zaman o hastaneden dışarıya çıkmamıştı. Film ve dizilerden biliyordu dışarıdaki hayatı. Neyse ki şimdi daha fazlasını kendi gözleriyle görebiliyordu. Annesiyle geldiği hastaneyi Kerim araştıracak birini ayarlayacağını söylemişti. Kerim'in bir başka söylediğine göre; Füsun Hanım o hastanenin tehlikeli bir yer olduğunu söylemişti. Hastaneden ne çıkacağını merak ediyordu.
"E daha gelecek kimse yoksa donattıralım masayı. Yiyin için her şey benden.", Kerim keyiflenerek bunları söyleyince masadakiler hemen kabul edip garsonu çağırdılar. Masanın üzerini dolduran garson gittikten sonra Kerim bardağını eline alıp havaya kaldırdı ve Barlas'a yandan bir bakış attı. "Bardağımı bu hıyarın uyanışına kaldırıyorum.", diğerleri de gülerek Kerim'e uydu ve bardaklarını kaldırıp ortada tokuşturup birkaç yudum içtiler. Fırat diğerleri ne yapıyorsa aynısını yaparken rakıdan aldığı birkaç yudumla yüzünü buruşturup bardağını masanın üzerine koydu. Barlas bunu fark edince elini masanın üzerine koyup ona doğru eğildi.
"Fırat bak sen Açelya'ya uyma rahatsız olduysan sana başka bir şey söyleyebiliriz."
Fırat başını iki yana sallayıp, "Hayır ben iyiyim.", dedi. Barlas buna pek inanmasa da zorlamadan yerinde doğrulup Açelya'ya sert bir bakış attı. Açelya bunu fark edince ona öpücük attı. Barlas buna karşılık gözlerini devirdi sonra Ömer'in konuşmasıyla ona döndü.
"Eee yarın yeni yıla giriyoruz, kimde toplanacağız?"
"Tabi ki bende.", Barlas arkasına yaslanıp söylediği şeyle masadakileri sevindirdi. Açelya ellerini çırptıktan sonra dirseğini Doruk'un omuzuna yaslayıp bardağını eline aldı.
"Bu harika. Geliyor musun Doruk?", telefonuyla uğraşan Doruk başını kaldırdı, kendisine yaslandığını şimdi fark eden Açelya'ya çevirdi.
"Tabi, gelirim."
"Güzel."
Geç saate kadar iş dışında her konuda sohbet ettiler. Sohbetlere Fırat'ta katılmıştı. İlerleyen saatlerde masadaki herkes bu akşamın gerçekten gerektiğini ve yine yapmaları gerektiğini düşündüler. Sohbet, atılan kahkahalar ve çalan müzik herkesi mutlu etmiş, mutlu etmenin yanı sırada yormuştu. Saat on iki olunca herkes kalkıp vedalaştıktan sonra evlerine dağıldılar. Barlas üzerindeki ağır yorgunluğuyla arabayı kullanıyordu. Arabanın camını açıp içeriye soğuk girmesine izin vermişti. İçeriye dolan soğuk kendisini ayakta tutuyordu. Fırat arkada, Açelya ise ön koltukta uyuyakalmıştı. Eve vardıklarında Fırat banyoya koşup direk klozete kusmaya başladı. Sıla ve Dünya Hanım sesten uyandıklarında Sıla hızla Fırat'ın yanına, Dünya Hanım ise mutfağa kendilerine gelmeleri için kahve yapmaya gitti. Açelya dengesini kaybetmemek için kolunu Barlas'ın omuzuna, Barlas ise aynı sebepten kolunu Açelya'nın beline koymuştu. İkisi beraber salına salına ilerlerken kapısı açık olan banyonun önünde durdular. Barlas kaşlarını çatarak Sıla ve Fırat'ı izlemeye başladı.
Sıla elini Fırat'ın sırtında gezdirerek kusmasında yardımcı oluyordu. Fırat yeterince kustuğunu hissedince kendisini klozetten uzaklaştırdı. Sıla tuvalet kağıdı koparıp kendisini daha fazla oturur pozisyonda tutamayan Fırat'ın arkasına geçip kendisine yaslanmasını sağladı. Elindeki peçete ile Fırat'ın ağzını silip klozete attı. Fırat'ın yavaşlayan nefes alışverişlerinden sakinleştiğini anlayan Sıla bakışlarını onun üzerinde tuttu. Parmakları Fırat'ın alnına dökülen saçlarında gezinirken, "Daha iyi misin?", diye sordu.
Gülümseyerek yavaşça başını salladı. "Şimdi daha iyiyim.", sözleri dudaklarından ağırca çıktıktan sonra başını Sıla'nın göğsüne yaslayıp gözlerini kapattı.
Bunun üzerine gülümseyen Sıla parmaklarını Fırat'ın saçlarının tümünde gezdirdi. "Uyuma sakın Dünya Hanım kahve yapıyor. Kahve iyi gelir."
"Ben şu an da iyiyim kahve olunca bunun üzerine içerim.", sözleri yüzünün kızarmasına neden olurken karnında oluşan rahatlama hissiyle duvara yaslandı. Barlas ikisinin bu halini görünce içinde bir huzursuzluk oldu. Yine de onları rahat bırakmak adına Açelya'yı mutfağa doğru yönlendirdi. Mutfağa geldiklerinde önce onu bir sandalyeye oturttu sonra kendi oturdu. Açelya uzunca esneyip derin bir nefes verdi ve yarı açık gözlerle Barlas'a baktı.
"Onların ikisini görünce rahatsız mı oldun?"
Barlas omuzlarını silkti. "Bilmem. Sıla benim kardeşim olsa da o istediğini yapabilecek yaşta bu yüzden ona karışmamam gerekiyor."
"Ama...?"
"Ama bir abi olarak bundan daha iyilerini yaşayabileceğini düşünüyorum.", derin bir of çekti. "Beni yanlış anlama Fırat iyi bir çocuk zaten ben onların ikisine bir şey demiyorum. Sadece fazla temasın sorun çıkaracağını düşünüyorum."
"Oysa eskiden bu senin için sorun değildi."
"Değildi ancak şimdi baktığımda pişmanım. En azından evlendikten sonra..."
Açelya başını kaldırıp Barlas'ın sözünü kesti. "Barlas saçmalama Sıla ve Fırat'ı banyoda başka bir şey yaparken görmedik sadece sarılıyorlardı. Ayrıca bırak istediğini yaşasın. Eğer bir gün bir sorun çıkarsa da biz onunlayız. Yani abartmayı kes!", Barlas azarlandığını fark edince başka bir şey demedi. O kadar içmenin aklını bulandırdığını düşünerek derin bir iç çekti. O sırada Fırat ve Sıla içeriye girerken Dünya Hanım kendisi dışında herkesin önüne Türk kahvesi koydu. Yerine geçtiğinde masadakilere göz gezdirip kaşlarını çattı.
"Zıkkım da içseydiniz oğlum rakı ile iyi giderdi! Şu halinize bakın. Bir de Fırat'a da içirmişsiniz çocuğu kendinize benzetmişsiniz. Hele sen Barlas! Üç gün önce ölüm döşeğindeydin be oğlum ne çabuk unuttun?!"
Barlas bir dikişte kahvesini içip ayağa kalktı. "Ne söylerseniz haklısınız Dünya Hanım ama şimdi izninizle direk yatacağım aksi takdirde yarın uyanamam.", cevap beklemeden kapıya ilerledi. Sendeleyerek mutfaktan çıkınca onların direk yıl başı hakkında konu açtıklarını duydu. Konuyu açan Açelya, heyecanlı bir şekilde yarın olduğunda yapılması gerekenleri anlatıyordu. Kahve ona baya iyi gelmiş olmalıydı aksi takdirde bu kadar çabuk uyurgezerlikten çıkamazdı. Daha fazla orada durmadan koridorda ilerledi. Çiçek'in odasının önüne geldiğinde Bir anlığına Çiçek'in odasına girip onu öpüp koklamak isteyesi geldi. Ancak iğrenç koktuğunu ve Çiçek'in uyandırılmasının iyi bir fikir olmadığını düşünüp direk odasına ilerledi. Odasına geldiğinde ceketini çıkarıp daha fazla beklemeden kendini yatağa attı. Başını sola çevirip gözlerini kapattı.
******
"Ne demek ilacın içindeki maddelerin saklandığı kasaların yerini biliyorum? Bu şimdi mi söylenir aptal herif!"
Sabah erkenden kalktı ve hazırlandı. Baş ağrısını ve açlığını umursamadan karakola gelmiş ve Kerim'in odasına gideceği sırada Ömer'e rastlamıştı. Onunla Kerim'in odasına gittiklerinde ağrı kesici ve kahve ikramından sonra Barlas dün öğrendiği gerçeği Kerim ve Ömer'e anlatmıştı. Kerim buna aşırı sinirlenmiş ve Barlas'a dışarıdakilerin bile duyacağı bir ses seviyesinde Barlas'a bağırmıştı. Barlas yutkunarak elindeki yarısı içilmiş kahve bardağına baktı.
"Haklısın ama dün diyemedim. Tanıştığım kadın hakkımda bilmediğim şeyler bildiğini söyleyince aklım karıştı."
Kerim odanın içinde volta attığı sırada Barlas'ın söylediği şeyle durdu ve ona döndü. Büyük adımlarla Barlas'ın dibinde bitip elindeki kahve bardağını aldı ve sertçe orta sehpanın üzerine koyup bardaktan eline sıçrayan kahveyi önemsemeden ellerini Barlas'ın omuzlarına koyup ona eğildi. "Bana bak Barlas bilmediğin şeyler seni acıya sürüklüyor bunu anlıyorum. Sana bu yüzden hep dostça davrandım ama artık yeter! Eğer kendine gelmezsen bu davadan alırım seni. Sana güvendim ama sen hep özel hayatını işine kattın ve katmaya devam ediyorsun. Eğer böyle devam edeceksen, eğer kendine gelmezsen seni kovar üstüne bi' psikiyatri servisine yatmanı sağlarım ve kendine gelene kadar buraya adımını dahi atamazsın. Anladın mı beni?!"
Barlas başını kaldırıp dibinde olan müdürünün gözlerine baktı. "Ben özel hayatımı işimle karıştırmıyorum. Aksine, işim benim özel hayatıma karışıyor. Haklısınız müdürüm ancak çabalıyorum. Bu olayda nereye baksam kendimle ilgili bir şey görüyorum. Babam bu işin içindeyken, hayatımda bilmediğim şeyleri bilen bir kadının bu işin içinde olması, işimle özel hayatımı karıştırmamı zorluyor."
Derin bir nefes verdi ve orta sehpaya oturup ellerini dizlerinin üzerine koydu. Dünün yorgunluğunu Barlas'tan çıkardığını düşündü bir anlığına. Düşüncesini haklı buluyor olabilirdi ancak bu olayın çözülmesi için biraz sinir gerekliydi. Kızmak bazen acı veren bir duygu olsa da ciddiyeti ve kişinin kafasını toplamasını sağlardı ancak siniri kullanan kişi sinirin kendisini ele geçirmemesi için dikkatli olmalıydı. Tekrardan derin bir nefes verip sırtını dikleştirdi. "Bunun bende farkındayım ama sana kızmamın sebebi bu değil. Kendini bırakıyorsun, kafanı toplamıyorsun.", bir anlığına durup nasıl konuşmaya devam etmesi gerektiğini düşündü. Yüzünü huzursuz bir ifade kapladı ve konuşmasına devam etti. "İnsanları öldürüyorlar Barlas. Sadece İstanbul'da değil Türkiye'nin birçok ilçesinde. Meslektaşlarımla konuştuğumda bu işin başının İstanbul'da olduğunu ve acilen bu durumun çözülmesi gerektiğini konuştuk. Bu yüzden ne olursa olsun aklını bulandırmalarına izin verme."
Bu konuşma Barlas'ı ciddiyete büründürmüştü. Başını sallayıp duruşunu dikleştirdi. "Elimden gelenin en iyisini yapacağım."
"Güzel.", Kerim sevinerek ayağa kalktı ve gidip kendi masasına yaslandı. "İkiniz peçeteyi Dila'ya götürün, bende o sırada adli tıp ekibini ayarlayıp malların saklandığı yeri daha ayrıntılı araştırmalarını isteyeceğim. Ondan sonra biriniz dediğin adamı diğeriniz ise Füsun'u sorguya çekecek.", son anda aklına gelen Füsun'u söylemişti. Barlas'ın yoğun bakımda duyduğu kavga seslerinden sonra onunla da konuşulması gerektiği apaçık ortadaydı. Ömer ve Barlas başlarını sallayıp ayağa kalktılar. Bu işin sonu gelmeliydi artık.
-------------------------------------------------------------------
Bölüm sonu.