Barlas'ın uyanmasıyla zaman onlar için hızlanmıştı adeta. Doktorların Barlas'ı kontrol etmesi, onu normal odaya almaları ve herkesin onun odasında toplanması, kısacası her şey çok hızlı gelişmişti. Odadaki herkes büyük bir mutlulukta Barlas'a ve kucağındaki Çiçek'e bakıyordu. Çiçek babasına, Barlas minik kızına kavuşmuştu. Kızını, yanaklarından öpüp güzel sözler söyleyerek şımartıyordu.
"Kurban olurum ben kızıma. Çok özledin mi beni? Ben seni çok özledim."
"Emin ol hepimiz seni özledik Barlas. Neler oldu neler bir bilsen! Yalnız kalalım anlatacağım her şeyi.", Ömer'in sözlerinden sonra gülümsedi Barlas.
"Neler kaçırdığımı cidden merak ediyorum. Gerçi birkaç şey duydum. Onları da konuşmak istiyorum. Şimdi, Dünya Hanım lütfen Çiçek'i alabilir misiniz? Uykusu geldi galiba. Teşekkür ederim.", Dünya Hanım, Çiçek'i kucağına alır almaz Çiçek başını göğsüne yaslayıp gözlerini kapattı. Açelya cebinden telefonunu çıkarıp Barlas'ın başucuna geldi ve telefonunun kamerasını açıp ön kameradan fotoğraflarını çekti. Birkaç tane fotoğraf çektikten sonra fotoğraf galerisine girip çektiği fotoğraflardan bir tanesini açtı.
"Hatıra fotoğrafı, bir gün bunlara bakıp güleceğiz. Baksana.", telefonu çevirdiğinde Barlas kendisini görmesiyle gözlerini kocaman açtı. Ten rengi hafif gitmişti, göz altı torbaları çok belirginleşmişti ve zorla gülümsüyor gibi görünüyordu. Kendisini yorumlamak gerekirse ölmüş ve şimdi dirilmiş gibiydi. Gerçi bir nebzede olsun öyleydi. Açelya, Barlas'ın yüz ifadesini fark edince telefonunu kapatıp cebine geri koydu. "Hala çok yakışıklısın merak etme."
"Sen diyorsan öyleyimdir.", Barlas'ın sözleriyle Açelya daha da keyiflenip Barlas'a öpücük yolladı. Birden kapı açıldı ve içeriye Oya ve Füsun girdi. Füsun gülümseyerek elindeki kağıtları havaya kaldırdı.
"Sıla ve Barlas tebrik ederim siz kardeşsiniz!", aniden gelen bu haberle herkes afallamıştı. Barlas bakışlarını ilk defa gördüğü kadına çevirdi. Sesi tanıdık gelmişti. Kaşlarını çatarak sesini nereden tanıdığını düşünmeye çalıştı ancak aniden Sıla'nın yanına gelmesiyle dikkati dağıldı. Sıla büyük bir mutlulukla Barlas'ın boynuna sarıldı. Kendisi zaten kardeş olduklarına emindi şimdi Barlas'ta emin olmuştu. Ancak şu an dikkati Sıla ile kardeş olmalarında değil karşısındaki bu kadındaydı. Bu kadın kimdi? Sesi nereden tanıdık geliyordu? Onun önemli biri olduğunu söyleyen hisleri ne kadar haklıydı? Bunun gibi sorular aklını kurcalamaya başlamıştı. Onlar sarılırken Oya kaşlarını çatarak, Barlas'ın kendisine baktığını fark etmeyen Füsun'a döndü.
"Ciddi olamazsın Füsun! İzinsiz DNA testimi yaptın? Ve ben bunu şimdi öğreniyorum!", Füsun gayet sakin bir tavırla havaya kaldırdığı kağıdı indirip iki eliyle tuttu.
"Hayır ya, hasta yakınından izin aldım.", kısa açıklamasından sonra şaşkın bakışlarla kendisini izleyen Barlas'a döndü. "Annen gelmedi mi buraya?", yine ses çıkmayınca boğazını temizleyip sorgulayıcı gözlerle baktı. "Ceylan Arslan senin annen değil mi?"
"Annem burada mı?", sessizliğini sonunda bozmuştu. Bakışlarını Kerim'e çevirip sorusuna cevap aradı ancak Kerim bilmediğini ifade edecek şekilde omuzlarını silkti. Odadaki herkes sessizleşip başka taraflara bakınmaya başladılar. Ortamdaki gerginliği hisseden Oya birkaç adım öne atıp ellerini birleştirdi ve gülümsedi.
"Eğer Barlas hastaneden erkenden çıkmak istiyorsa dinlenmeli. Lütfen hastamızı yalnız bırakalım.", Oya'nın uyarısından sonra Sıla, Barlas'a kısa bir veda edip yanından kalktı. Açelya, Barlas'ın yanına gelip ciddi bir tavırla ona yaklaştı.
"Merak etme anneni ben bulurum sonra yanına geliriz.", Barlas başını sallayıp bakışlarını ileriye çevirdi. Açelya odadan çıkmadan Barlas'ı saçından öptü. Ömer'de tam çıkacağı zaman Kerim onu kolundan tutup durdurdu ve Oya'ya doğru gülümsedi. Oya onların burada kalacağını anlayınca başını sallayıp diğerleri gibi odadan çıktı. Kerim ve Ömer odanın bir tarafında bulunan sandalyelerden kendilerine alıp Barlas'ın sağ tarafında oturdular.
"Sen uyurken çok şey oldu Barlas.", diye söze girdi Kerim. Konuşmayı devam edeceği sırada biraz tereddüt etti. "Eğer kendini iyi hissetmiyorsan sonra konuşabiliriz."
"Hayır ben iyiyim. Olanları bana anlatın."
Kerim aldığı cevapla başını sallayıp devam etti. "Babanla bir anlaşma yaptık. Sen uyandığında seni görebilmesi için bize ufak bir bilgi verdi. Sanayi bölgesinde yaşlı bir balıkçının bu şeyleri yapanlar hakkında birkaç şey bildiğini söyledi.", konuşmanın devamını Ömer getirdi.
"Adamın adı Muzaffer Taşkın. O adamları tam göremediğini ama az da olsa konuşlarından biraz bir şeyler duyduğunu söyledi. Bizim işimize yarayacak olansa bir otelin olduğu. Muzaffer'in anlattığına göre bu adamlar bir otel ile iş birliği yapıyormuş. Yapılan ilaçların malzemeleri o otelde saklanıyormuş."
"Hangi otel olduğu belli mi?"
Ömer başını iki yana salladı. "Hayır. Otelin hiçbir özelliği hakkında konuşmamışlar."
Barlas başını eğdi ve kaşlarını çatarak düşüncelere daldı. Birkaç dakikalık sessizliği verdiği ağır nefesle bozdu. Başını kaldırdı onlara baktı. "Babam mı beni görmeye gelecek yoksa ben mi onu görmeye gideceğim?"
"İkinci kez hapisten çıkması riskli olur. Sen iyice dinlendikten sonra onu görmeye gidersin.", Barlas, Kerim'in dediğine başını sallayıp başını yastığa koydu. Gözleri tavanda gezinirken koluna bağlı serumunu görünce durdu ve serumunun damlayışını izlemeye başladı.
"Açelya'ya saldırmaya çalıştılar."
Barlas duyduklarına karşı yerinden fırlayıp kaşlarını çatarak Ömer'e baktı. "Ne diyorsun sen? Ne oldu? Kim yaptı? Anlat!"
"Anladığımız kadarıyla Cahit adamlarını Açelya'yı uyarmaları için yollamışlar ancak iş istedikleri gibi olmamış. Hastanenin içinde Açelya'ya saldırmışlar neyse ki etraftakiler onu kurtarmış."
Bir şey söylemedi Barlas. Bu işin en kısa zamanda bitirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Açelya'nın zarar görmesi bu hayatta en son isteyeceği şeydi. Tekrardan yatağına geri uzandı ve başını sola yatırdı. Sanki hiç uyumamış gibi kendini yorgun hissediyordu. Gözleri ağır ağır kapanırken birkaç adım sesi ve iki kere kapı çarpma sesi duydu. Kerim ve Ömer, Barlas'ın uyuyacağını anlayıp rahatça dinlenmesi için odadan çıktılar. Artık odada yalnızdı. Gözlerini ovuşturup derin bir nefes alarak uykusunu açmaya çalıştı. Birden kulaklarına babasının söylediği sözler ve tanımadığı iki kadının kavgası geldi. Görüntü yoktu ama sesleri vardı. Aklı babasının söylediklerinden çok Füsun ve o diğer sesteydi. Acilen Füsun ile konuşmak zorundaydı ancak bu durumu engelleyen iki şey vardı. Füsun'a nasıl ulaşması gerektiğini bilmiyordu ve yorgunluktan ölüyordu. Dinlenmesi gerektiğini hissediyordu ama bunu istemiyordu. Aklındaki önemli sorulara rağmen uyumak kendisine tersti. Yine de kendisine sağlam bir vücudun lazım olacağını bildiğinden vücudunu zorlamamaya karar verdi. Başını düzeltip gözlerini tamamen kapattı ve aklındaki sorulara cevap arayarak yavaşça kendini uykuya teslim etti. Bu sefer rüya falan görmemişti. Zihni onu rahat bırakmış ve iyi bir uyku çekmesine izin vermişti. En azından şimdilik. Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu, şu anda bildiği tek şey birinin saçını ve yanağını okşuyor olmasıydı. Gözlerini açıp ellerin sahibine baktı. Gördüğü kişiyle gözlerinin hareketlendiğini hissetti. Siyah uzun saçlarından, dolmuş olan gözlerine doğru göz gezdirdi. Görmeyi beklemediği kişinin karşısında olmasının şaşkınlığından açılmış ağzından çıktı o asil kelime;
"Anne."
Ceylan Hanım duyduğu kelimeyle gülüşünü büyüttü ve Barlas'a sıkıca sarıldı. Barlas gözlerinin dolduğunu hissetti. Burnunu çekip annesinin sarılmasına karşılık verdi. Annesini, babasının hapse girdiği günden beri görmemişti. Şimdi onun, karşısında olması kendisini hem mutlu hem de huzurlu hissettirmişti. Büyük bir hasretle annesine sarılıyor ve kokusunu içine çekiyordu. Başını kaldırıp odaya baktığında odada Açelya'nın, Doruk'un ve Ömer'in olduğunu gördü. Birbirlerine gülümsedikleri sırada Ceylan Hanım geri çekilip bir elini Barlas'ın yanağına diğerini de ellerinin üzerine koydu. "İyi olmana o kadar sevindim ki, sevincimi anlatmaya kelimeler yetmez. Normalde daha erken gelecektim ama abin buna bir türlü izin vermedi."
"Sorun değil anne, geldin ya bu yeter.", gülümsedi ve rahat bir nefes alarak arkasına yaslandı. Konuşacak o kadar konu olduğunu ikisi de çok iyi biliyordu ancak Doktor Oya ikide bir yanlarına gelerek, yarına kadar bir sorun çıkmaz ise Barlas'ın taburcu olacağını bu yüzden iyice dinlenmesi gerektiğini söyleyip durmasıyla konuşmayı ertelemeye karar verdiler. Barlas uyuyacağını söyleyerek herkesi odadan çıkarırken o sırada Oya iki hemşire ile tekrar odaya geldi. Bir hemşire, Barlas'ın biten serumunu yenilerken diğeri de tansiyonuna bakıyordu. Oya'da, Barlas'ın ateşini ölüp çıkan sonucu hasta dosyasına yazması için serumu değiştiren hemşireye söyledi ve Barlas'a döndü.
"Ateşin var ve tansiyonun düşük. Sen kendinde farklı bir şey hissediyor musun?"
"Kendimi burada yatarak işe yaramaz gibi hissediyorum onun dışında yorgunum.", deyip güldü. Oya onun gülümsemesine aynı şekilde karşılık verdi.
"Bir insanın işe yaraması için aklı ve bedeninin dinç olması gerekir ama sen bunu reddediyorsun. Sana sadece dinlenmen gerektiğini söylüyorum ama sen hala sohbet muhabbet peşindesin."
"Ben sadece uyuduğum zamanların hesabını soruyordum. Ama siz merak etmeyin dinleneceğim."
"Güzel. Yarına kadar dinlenin ve yemeklerinizi aksatmayın. Geçmiş olsun.", deyip hemşirelerle birlikte kapıya yöneldi ancak aniden kendisine seslenilmesiyle durdu.
"Doktor Hanım.", arkasına dönüp hastasına bakıp söyleyeceği şeyi duymayı beklediğini gösterdi. "Oya'ydı dimi?"
"Evet."
"Rica etsem arkadaşınızı çağırır mısınız? Hani Sıla ile benim kardeş olduğumuzu söyleyen kadın, adı Füsun'du galiba."
Oya başını yavaşça sallayıp, "Tabi ben ona söylerim gelmesini.", Barlas iki gözünü uzunca kırparak teşekkürlerini dile getirdi. Oya ve iki hemşire odadan çıkınca gözlerini yavaşça akan serumuna kilitledi. Teker teker damlayan serumu izleyerek Füsun ve diğer kadının konuşmalarını gözden geçirdi. Diğer kadının sesi tanıdık geliyordu ancak sesin sahibini bir türlü çıkaramıyordu. Çok geçmeden kapı açılınca direk oraya baktı. Füsun gülümseyerek yanına geldi.
"Barlas Arslan seninle tanıştığıma çok sevindim ama en çok senin beni tanımaya çalışmana sevindim."
"Onlardan olduğunu biliyorum."
Füsun konuyu anlayınca hiç istifini bozmadan cevap verdi. "Evet, eskiden onlarla çalışmıştım ancak şimdi oğlumu korumak için size yardım ediyorum."
Barlas yatağa yasladığı kollarından güç alarak oturur pozisyona geldi. "Yalan söylemeyi kes! Konuşmalarınızı duydum."
"Ve bu konuşmaya karşılık benim hala onlardan olduğumu düşünüyorsun öyle değil mi?"
"Evet."
"O zaman konuşmaları biraz daha düşünmeni tavsiye ederim."
"Peki bu buluşmanızı Kerim'e veya başka birine anlattın mı?"
"Hayır.", cevabına karşılık Barlas tek kaşını kaldırınca Füsun kollarını göğsünde birleştirip Barlas'ın tavrına karşılık verdi. "Eğer Kerim'e anlatsaydım sadece Efsun'u yakalardık. Eğer hepsini yakalamak istiyorsak zamana ihtiyacımız var.", derin bir nefes verdi. "Ve birbirimize güvenmeye ihtiyacımız var."
"Göreceğiz."
******
Üç Gün Sonra...
Barlas'ın uyanmasının ardından üç gün geçmişti. Maalesef Oya dediği gibi yapmamış onu hemen taburcu etmemişti. Bu Barlas'ı kızdırsa da şimdi kendini daha iyi hissediyordu. Takılan onca serumlar, yemekler ve dinlenmek gerçekten çok iyi gelmişti. Doktor Oya'nın bugün verdiği taburcu kararı da kendisini daha iyi hissetmesini sağlamıştı. Üç gün boyunca ne kadar kaçmaya kalkışsa da başarılı olamamıştı. Şimdi Oya'nın izin vermesiyle kaçmasına gerek kalmamıştı. Hastaneleri sevmeyen biri olarak kendisini özgür hissetmişti. Hemşire, kolundaki serumu çıkarıp odadan çıktığında çantasından giyeceği kıyafetleri çıkardı. Bir anda kapının tıklanınca 'Gel' diye seslendi. Oya içeriye gelip yatakta oturan Barlas'ın karşısına geçti.
"Geçmiş olsun.", dediğinde Barlas gülerek katlı olan kazağını eline aldı ve onu açıp yatağının üzerine serdi sonra da Oya'ya döndü.
"Ne o çıkarmaktan mı vazgeçtin?"
"Hayır. Sadece birkaç şey söylemek için geldim.", Doktor Hanımın ciddiyetini fark edince gülümsemeyi kesip dikkatini ona verdi. Bunun üzerine Oya sözlerine başladı. "Sigarayı bırakman, alkolü de azaltman gerekiyor ki benim tavsiyem onu da bırakman. Şu an şans eseri hayattasın belki de ölebilirdin. Spor yapman, sağlıklı beslenmen bunların önüne geçmez.", Barlas kaşlarını çatınca gözlerini devirip devam etti. "Boşuna kaşlarını çatma. Bu şeyler seni erkenden öldürür. İllaki bunu biliyorsundur."
"Biliyorum ama...", Oya sözünü kesti.
"Bunun aması filan yok Barlas. Çiçek'i çok seviyorsun dimi? Belli ki evet. Onun yanında daha uzun bir süre kalmak istiyorsan hayatın için çabalamalısın.", Barlas gözleriyle etrafa bakınıp Oya'da durdu ve gülümsedi.
"Çok haklısınız Doktor Hanım. Ben kızımı her şeyden çok seviyorum bu yüzden deneyeceğim ve elimden geleni yapacağım. Şimdi izninizle hazırlanmam gerek.", birkaç saniye birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Oya başını sallayıp kapıya gidip odadan çıktı. Barlas birkaç saniye arkasından bakakaldı. Gözlerini uzunca kırpıp önüne döndü ve derin bir nefes verdi. Oya'nın haklı olduğunu biliyordu. Bunun için çabalayacaktı ama başaracağından emin değildi. Bu konuyu sonra daha detaylı düşünmeye karar verip ayağa kalktı. Kıyafetlerini yavaşça çıkarıp yatağın üzerindekileri giydi. Bir anda Ömer hızla odasına daldı. O sırada Barlas ceketini giyiyordu. Ömer'in hızlı adımlarla yanına geldiğini görünce ellerini cebine koydu.
"Bir şey mi oldu?"
"Evet yolda anlatırım. Hazırsan çıkalım?", Barlas başını sallayınca beraber odadan çıktılar. Ömer'in arabasına geldiklerinde Ömer vakit kaybetmeden arabayı çalıştırdı ve hastanenin bahçesinden çıktı.
"Babana saldırmışlar.", Barlas'ın kaşlarını çattığını görünce devam etti. "Durumu iyi. Omuzuna bıçak darbesi almış. Kaldığı hapishane revirinde tedavisi yapıldıktan sonra başka bir cezaevine nakledilmiş. Bütün bu olanlar dün olmuş."
"Yani şu an oraya mı gidiyoruz?"
"Evet. Haluk Kenan acilen seni görmek istemiş.", ortağı ses çıkarmayınca ona kısa bir bakış attığı sırada başını salladığını gördü. Cevabını alır almaz yola geri konsantre oldu. İkisi yol boyunca konuşmadı. Barlas yol boyunca babasının, kendisini çağırma sebebini düşündü. Söyleyeceği şeyleri tahmin etmeye çalıştı. Pek başarılı olamasa da birkaç düşüncesini mantıklı bulmuştu. Onu yaralayan kişi hakkında bir şeyler söyleyebilirdi ve söyleyecekleri onları bir yere götürebilirdi. Sonunda cezaevine geldiklerinde ikisi de arabadan inip bir gardiyanı takip ettiler. Üzerleri arandıktan sonra Haluk Kenan'ın odasına yönlendirildiler. Tam içeriye girecekleri sırada Barlas durdu ve Ömer'i kolundan tutup durdurdu.
"Sadece ben girsem senin için sorun olur mu?", Ömer birkaç saniye onun yüzüne baktı. Bir şey demeden geri çekilince Barlas ona teşekkür edip içeriye girdi. Kapıyı kapattığı an odada babasıyla baş başa kaldılar. Yavaş adımlar atıp babasının karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Barlas, babasına göz gezdirirken gözleri sağ omuzunda durdu. Kıyafetinden dolayı bandajı ufak bir yerini görebiliyordu. Babasının rengi gitmiş, gözaltındaki halkalar morarmıştı. Bu yorgunluğun, acının, hastalığın halkalarıydı. Aynı halkalar bir iki gün önce Barlas'ta da bulunuyordu.
Oğlunun, kendisini incelemesi Haluk Kenan'ın hoşuna gitmişti. Gülümseyerek oğlunun gözleri içine baktı ve "Gelmene çok sevindim oğlum. Eminim sende benim iyi olduğumu görünce sevinmişsindir", dedi. Barlas cevap vermeyince devam etti. "Şu an yaşıyor olmana ayrı bir sevindim evlat."
"Eyvallah.", kelimesiyle bozdu sessizliğini. Haluk Kenan, bu lafına karşılık gülüşünü büyüttü sonra dudaklarını birbirine bastırıp ciddileşti.
"Öncellikle bana saldıran kişinin onlardan olduğunu düşünüyorsundur. Gibi gibi haklısın."
"Gibi gibi?"
"Gibi gibi. Yani o adam benimle çalışırdı ama bir anda onların köpeği oluvermiş!"
Tek kaşını kaldırıp gözlerini kıstı. "Fark eder mi?", diye sordu.
Masaya kelepçeli ellerini kaldırıp, "Anlıyorum onun iki yüzlü olduğunu umursamıyorsun ben sadece demek istedim çünkü onun hakkında söyleyebileceğim pek bir özelliği yok.", diye açıklama yapıp indirdi. "Sana söyleyeceğim kişinin yardımı dokunabilir. Ancak bir şartım var."
"Neymiş?"
"Onu polisten uzak tutmak zorundasın."
"Buna ben karar veremem. Eğer tehlikeli bir suç işlemişse onun sonu da senin gibi burada olur."
Haluk Bey derin bir nefes verdi. "Evet o da bizimle çalıştı ve evet bu olaydaki herkesi yakalamanın önemini anlıyorum ancak o öylesine biri değil Barlas. Hem o bu olaylara fazla girişmedi sadece onların bana yaptığı ödemeyi alıyor ve malı saklıyordu. Onun dışında fazla bir bilgisi yok."
"Fazla bir bilgisi yoksa bize ne gibi bir yardımı dokunabilir?", soruya karşılık Haluk Bey neredeyse bir dakika boyunca sessizce Barlas'ın gözlerinin içine baktı. Derin bir nefes verip oğluna doğru eğildi.
"Emin ol sana yardımı dokunacaktır. Sadece bu olayla ilgili değil...", başını hafifçe eğip ellerini izlemeye başladı ve devam etti. "...yüzüne karşı söyleyemeyeceğim bazı gerçekleri de söyleyecek...", durdu ve tekrardan Barlas'a baktı. "...hayatınla ilgili."
Babasının söylediği son şey kaşlarının önce yukarıya doğru kıvrılmasına sonra da çatmasına sebep olmuştu. Annesi ile barıştığı günden beri hayatında yalanlar olduğunu düşünüp durmuştu. Tabi o küçük yaşta düşünmemişti ama hissetmişti. Hisleri ona hep yanlış yerde olduğunu söylemiştir. Kendi doğum gününde çekildiği aile fotoğrafından Arslan ailesinin iki yılda bir toplandıkları partiye gittiği zamanlara kadar hep orada olmaması gerektiğini hissetmişti. Şimdi babasının tavırları ve söylediği sözlerle daha da emin olmuştu. Yutkunup burnunu çekti. "Kim bu adam? Ya da kadın? Onu nereden bulabiliriz?"
Haluk Bey burukça gülümsedi. "Aslında o kadının yerini biliyorsun. Hani abinle seni okuldan aldıktan sonra hep bir restorana götürürdüm ya sizde hep şikayet ederdiniz eve gidelim artık diye, hatırlıyor musun?"
"Orası Aydın ustanın yeri değil miydi?"
"Aydın oranın ustasıydı, sahibi değil."
"Eski bir mahalledeydi dimi?"
"Evet. Zühre'yi orada bulacaksın."
"Adı Zühre mi?", sorusuna karşılık babası başını olumlu bir şekilde salladı. "Tamam.", Barlas başka bir şey söylemeden ayağa kalktı ve kapıya yöneldi.
"Barlas.", babasının seslenmesiyle durdu ve söyleyeceği şeyi bekledi. "Lütfen Zühre'ye zarar gelmesine izin verme. O benim dostumdur. Onun yanına tek git. O iyi biri. Zaten her şeyi anlatacaktır ve anlatacağı şeylerin doğru olup olmadığını anlayabilirsin. Sen zeki bir adamsın."
Barlas bir şey demek yerine sadece başını sallayıp odadan çıktı. Ömer yanına yaklaştığında durdu ve ona bakıp, "Buradaki işimiz bitti. Beni bir taksi durağında indirmen gerekiyor.", yürümeye devam etti.
Ömer tek kaşını kaldırdı ve Barlas'ı takip etti. "Seninle gelmiyor muyum?"
"Hayır senin daha önemli bir görevin olacak. Bugüne kadar kurbanların bulunan yerlerine bir kez daha göz at. Kaçırdığımız bir şey olabilir."
"Peki bu iyi bir fikir ama sen ne yapacaksın?", cezaevinden çıktıklarında karların akasında gizlenen buzlu zemine basmamayı özen göstererek ilerleyip arabanın yanına gittiler. Arabaya bindiklerinde Barlas, Ömer'in sorusunu cevapladı.
"Benim biriyle konuşmam gerek."
"Haluk Kenan ile ne konuştuğunu anlatmayacak mısın?"
"Sonra anlatırım."
"Peki.", ikisi de daha fazla bir şey demeyince yola koyuldular. Yaklaşık yirmi dakika sonra Ömer arabayı bir taksi durağının yanında durdurdu. Barlas arabadan inip durağa yaklaştı. Onu gören taksicilerden en genç olanı duraktan çıkıp arabasına ilerledi ve Barlas'a arabayı işaret etti. Barlas başını sallayıp arabaya ilerlerken Ömer arabasını çalıştırıp gitti. İkisi de arabaya binince Barlas arkasına yaslanıp babasının tarif ettiği yeri taksiciye tarif etti. Kısacık zamanda yorulduğunu fark etti. Başını cama yaslayıp elini kalbine götürdü ve göğsünün altından atan kalbini hissetti. Bir an kalbinin başına birçok dert açtığını düşündü ve gülümsedi. Hastalanması, aşık olması, üzülmesi, duygusallığı hepsi başına bela açtığını düşündürmüştü.
"Abi iyi misin?", kendisine seslenen taksiciye doğru başını salladı.
"İyiyim merak etmeyin. Sorduğunuz içinde teşekkür ederim."
"Ne demek abi bir an elini kalbine götürünce endişelendim.", Barlas bir şey demek yerine sadece başını sallayıp gülümsedi. Yol boyunca başka bir sohbetleri olmadı. Sonunda adrese geldiklerinde Barlas, taksicinin parasını verip arabadan indi. Taksi yanından geçip giderken kendisi etrafa bakındı. Burası eski ama hoş bir mahalleydi. Etrafta olan kahvehaneler, kafeler, restoranlar hepsi az da olsa doluydu. Bazı çocuklar kar topu savaşı yaparken bazıları da kardan adam yapıyordu. Havanın soğuk olmasına rağmen bu manzara Barlas'ın içini ısıtmıştı. Daha fazla vakit kaybetmeden yürümeye başladı. Elinden geldiğince hızlı ve dikkatli yürüyordu. Bazı yerlerin kaygan ve buzlaşmış olması işini zorlaştırıyordu. Aydın Usta'nın yerine gitmeyeli uzun zaman olmuştu bu yüzden tam olarak nereye gitmesi gerektiğini hatırlamıyordu. Hafızasını biraz zorlayarak ve mantık yürütmeye çalışarak ilerliyordu. Birkaç dakika sonra aradığı yeri buldu. İşte şimdi hatıralar zihninde canlanmaya başlamıştı. Kendisi çekindiği için babasının elini sımsıkı tutarken abisinin büyük bir rahatlıkla ilerlediğini, babası ve abisiyle yemekler yediğini hatta Aydın amcanın onlara bedava tatlı verip babalarına 'Çocuklara bedava sana on lira.' diyerek şakalaştığını gözlerinde canlandırdı. Küçük ama güzel hatıraların ciddiyetini bozmasına izin vermeden yavaş adımlarla içeriye girdi. Restoran çalışanlar dışında boştu. Etrafa bakınıp hiçbir eşyanın değişmediğini görünce içten içe hoşuna gitti. Tezgaha doğru ilerleyip arkası dönük olan kendisinden biraz kısa ve kilolu olan adama baktı. "Merhaba Aydın Usta burada mı?"
Adam Barlas'a dönüp, "Buyurun benim.", dedi. Gerçekten de Aydın Usta olduğunu anladı. Aynı görünüyordu ancak yaşlılık üzerindeydi. Saçları, sakalları ve bıyıkları grileşmiş beyazlama yolundaydı. Yüzü de kırışmıştı ancak en çok gözaltları kırışmıştı.
"Ben birini arıyordum sizin yardımcı olabileceğinizi düşünüyordum."
"Kimi arıyorsunuz?"
"Zühre adında bir kadını.", bunu söylediği an tüm çalışanlar Barlas'a döndü. Aydın Bey kaşlarını çatarak ona yaklaştı.
"Siz kimsiniz?"
"Ben Barlas Arslan. Haluk Kenan Arslan'ın oğluyum.", Aydın Bey durup biraz Barlas'ın yüzünü inceledi. Neredeyse bir dakika öyle kaldıktan sonra gülümsedi.
"Barlas! İnanamıyorum ne kadar büyümüşsün! Koca adam olmuşsun. Baban bahsetmişti ama bu kadar tahmin etmemiştim.", tezgahın arkasından çıkıp Barlas'a yaklaştı. Montunun önünü açıp kazağının boyun kısmını çekiştirip içine baktı ve kahkaha atarak geri çekildi. "Göğüs kılı bile var. Seni en son gördüğümde süt dişlerini döküyordun bacaksız!", Aydın Bey çalışanlarına döndü. "Merak etmeyin çocuklar Barlas benim de oğlum sayılır. Ah ah sünnetini burada yapmıştık. Ah kerata çok ağlamıştı ufaklığının tamamen kesileceğini sanmıştı. Bende ona hepsini kestik diye takılıyordum bacaksız hemen inanıyordu!"
Aydın Bey kahkaha atarken Barlas hissettiği utangaçlıkla yüzünü buruşturdu. "Bu kadar detaya gerek var mıydı?"
"Evet vardı.", Aydın Bey gülüşünü durdurup boğazını temizledi. "Şimdi Zühre'yi görmek istemiştin dimi?"
"Evet."
"Tamam sen burada bekle biz ona haber verelim."
"Tamam."
Aydın Bey babacan bir tavırla iki defa omuzuna vurup yanından ayrıldı. Barlas masalardan birine geçince görüş alanına kendisine bakan çalışan bir kız girdi. Kız, Barlas'ın kendisine baktığını fark edince yüzü kızardı ve hızla mutfağa gitti. Barlas elini alnına vurup ofladı. Rezil olduğunu hissetti.
----------------------------------------------------------------------
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Cidden yorumlarınız çok önemli düşüncelerinizi merak ediyorum ❤💙
Bakalım kim bu Zühre ? :)