Füsun, Efsun'dan aldığı ilaç ve bilgilerle hemen işe koyulmuştu. Barlas Arslan'nın kim olduğu hakkında duydukları dışında hiçbir fikri, hiçbir bilgisi yoktu. Onun bildiği tek şey oğlunun, hayalindeki yaşama kavuşmasını sağlayacak kişiydi Barlas. En azından Barlas bunun başlangıcıydı. İlacı ve bilgileri alalı bir gün geçmişti. Günün tüm saatini laboratuvarda geçirmişti. Tek bir sorun çıkmaması için elinden geldiğince çalışıyordu bu da onu yorgun düşürüyordu. Hele uzun zamandır çalışmamanın verdiği tembellikle iyice yorulmuştu. Kendine kahve almak için laboratuvardan çıktığı sırada karşısında Oya'yı gördü. Onu umursamadan merdivenlere ilerlerken Oya yanına gelerek kendisiyle beraber yürümeye başladı.
"Günaydın Doktor Hanım nasıl yardımcı olabilirim?", Oya'nın bir şey söyleyeceğini düşünerek sohbeti başlattı.
"Konuşmamız gerek.", Oya'nın sözü üzerine durdu ve ona bakıp sözlerinin devamını bekledi. "Çok çalışıyorsunuz ama bu öyle böyle çalışmak değil. Sanki Barlas'ı uyandıracak ilacı bulmuşsun da test aşamasında gibisin!", Füsun bir şey söylemeyince kaşlarını çattı. "Öyle dimi? Barlas'ı bu hale getirenlerle iletişime geçtin dimi? Hemen Emniyet Müdürü'nü arıyorum!"
Oya telefonunu çıkardığı sırada Füsun hızlıca elinde telefon olan bileğini tutup onu durdurdu. Kaşlarını üzgünce yukarıya kaldırdı ve Oya'nın yüzüne baktı. "Oya lütfen bunu yapma! Bak yemin ederim ki onlarla daha alakam yok sadece ilacı bize getireceklerini biliyordum. Onların amacı da bizim gibi Barlas'ı yaşatmak çünkü o ilacın panzehiri onlara da lazım. Ben sadece emin olmak için testler yapıyorum.", derin bir nefes verdi. "Bak bana inanmak zorunda değilsin ama yemin ederim ki Barlas uyandıktan sonra Kerim ile konuşacağım ama şimdi hiç zamanı değil.", birkaç saniye durdu ve aklına gelen şeyle devam etti. "Sen hiç anne oldun mu?"
Sorunun samimiyetiyle dudağının sağ kenarını yukarıya kıvırdı. "Kedi annesiyim diyelim."
"Tamam o kedi için her şeyi yaparsın dimi? Muhtemelen ailenle yaşamıyorsun ve o kedi senin her şeyin. Arkadaşın, mutluluğun, çocuğun. Fırat'ta benim için öyle. O benim oğlum. Ona hamile olduğum zamanlardan bu yana elimden geldiğince onun mutluluğu için çalıştım. Şimdi hayatını düzene sokacağım bir fırsat var elimde ve bunu asla çöp etmem.", Oya'nın gözlerinin içine baktı. Gerçekten Oya'nın kendisini anlamasını istiyordu. Eğer Kerim, kendisinin Efsun ile iletişime geçtiğini öğrenirse bir sorun çıkacağından korkuyordu. İçini izinsiz kaplayan bu korkuyu yatıştıramıyor aksine yorgunluğun verdiği kötü enerji ile zihninde kötü senaryolar üretiyordu.
Oya, Füsun'un yüzünü inceledi. Karşısındaki kadın gerçekten güzeldi. Yüzünde olan yaşından büyük hafif kırışıklıklara rağmen çok güzeldi. Bu kırışıkların yorgunluğun ve strestin belirtisi olduğuna dair bahse girebilirdi. Bakışlarını ondan çekip telefonuna çevirdi. İçinden başının belaya girmemesini dileyip telefonunu cebine koydu. "Peki Kerim Bey'i aramayacağım ama araştırmalarını bana ve laboratuvar doktoru meslektaşıma açıklamak zorundasın."
Gülümseyerek başını salladı. "Tabi açıklarım ama önce bir kahve alayım. Benimle gelir misin?"
"Olur.", ikisi beraber merdivenlere ilerlerken Oya dişlerini gösterecek şekilde sırıttı. "Kerim ha ne zamandan beri 'Bey'i atacak kadar samimi oldunuz?", Oya'ya yaptığı şakanın kendisine yapılmasıyla gözlerini devirip gülümsedi.
"Barlas ile sen kadar samimi değiliz ama işte bir şeyler var. Fırat'a daha bir şey demedim.", ikisi de bu sözün üzerine kahkaha attı. Füsun boğazını temizleyip kahkahasını durdurdu. "Şaka bir yana böyle bir durum olsa Fırat'ın iyi bir tepki vereceğini sanmam. Şakasına bile katlanamaz."
"Düğününüzde söylersin.", Oya'nın söylediği sözle Füsun gülerek dirseği ile onun koluna vurdu. Füsun, Oya'dan yaşça büyük olmasına rağmen iyi anlaşmışlardı. Kantine gidene kadar sohbet etmişlerdi. Tam kantin tarafına ilerleyecekleri zaman Oya ambulans kapısında gördüğü hasta ile durdu. Getirilen hasta, Barlas'ı getiren polislerle gelmişti.
******
"Bari kahvaltını yapıp gitseydin.", sitem ederek Ömer'e kalın kabanında giymesinde yardımcı oldu Ayşen. Kabanın önünü düzeltirken sitemine devam etti. "Dün akşam da geç geldin, yorgunsun ama ağzına bir lokma almamak için direniyorsun."
Ömer ayakkabı dolabının aynasının önüne giderek kendine aynada göz gezdirdi. Gömleğinin yakalarını düzeltip Aynadan Ayşen'e baktı. "Ben iyiyim, sonra yerim. Sen kendi işlerine bak."
Kocasının terslemesine karşı bozulsa da aldırmamış gibi yapıp boğazını temizledi. "Barlas'ın kaldığı hastaneyi söyler misin?", sözlerine karşılık Ömer kendini düzeltmeyi bırakıp Ayşen'e döndü. Tek kaşını kaldırarak bir gözünü sorarcasına kırptı. Ayşen sabır dilercesine nefes verip gözlerini devirdi. "Bu zamanda Barlas'ın ailesinin yanında olmak lazım."
"Tamam sonra mesaj atarım bakarsın şimdi gitmem gerek.", atkısını boynuna taktı ve botlarını giyip kapıyı açtı. Tam evden çıkacağı zaman kendisine seslenilmesiyle durdu.
"Ömer.", Ayşen ona yaklaşıp bir elini yanağına koydu ve Ömer'i boştaki yanağından öpüp geri çekildi. Gülümseyerek ellerini arkasında birleştirdi. "Kendine dikkat et. Kerim Abiye de selam söyle.", Ömer bir şey demek yerine sadece başını sallayıp evden çıktı. Arkasından bakakalan Ayşen oflayarak kapıyı kapattı. Evliliklerinin kötüye gittiğini artık hissetmekten çok görüyordu ama nedenini bilmiyordu. Bu durumu düzeltmek için neler yapmazdı ki. Sonuçta ikisi birbirleri için yıllarını vermişti. Bu güzel yılların çöp olmasını istemezdi. İçeriden Emre'nin ağlama seslerinin gelmesiyle daha fazla olduğu yerde durmayarak oğlunun odasına ilerledi.
Ömer evinden çıktığı gibi arabasına bindi. Kar olması havayı ileri derecede soğuk yapıyordu şimdi de hafif rüzgar esmesi soğuğu artırıyordu. Böyle bir havada dışarıda fazla durmak iyi değildi. Bu güzel beyazlığın altındaki büyük soğuğu insan bazen fark edemiyordu. Bu da insanı kar zamanı normalden daha az dikkatli yapıyordu. Soğuğun hemen farkına vararak arabanın klimalarını açtı. Bugün gideceği ilk yer Haluk Kenan Arslan'ın yanıydı. Sabah Kerim'in aramasıyla uyanmıştı. Aramasının sebebi Haluk Bey'in bir şeyler söylemek istemesiydi. Onun söyleyeceği her kelime bu olay için gerekliydi. Kerim sadece bunun için aramamıştı. Bir Barlas vakası daha görülmüştü. Söylediğine göre Barlas'ın durumunda olan bir kadın bulmuşlardı ve direk hastaneye sevk edilmişti. Kerim, Ömer'e Haluk Bey ile konuşmasından sonra direk merkeze gelmesini söylemişti. Hem yeni vaka hakkında hem Haluk Bey'in anlatmış olacağı şeyler hakkında, hem de Doruk'un, Alev'in telefonunda bulduğu şeyler hakkında konuşacaklardı. Ömer bazen Kerim'e hayret ediyordu. Kerim koskoca Emniyet Müdürüydü ama bu vakayı uzaktan takip etmek yerine baya yardım ediyordu. Bir insan işin ciddiyetini buradan da anlayabilirdi.
Arabasının içinin sıcak olduğunu hissedince biraz rahatlayarak Haluk Bey'in kaldığı cezaevine doğru sürdü. Cezaevine vardığında kontrolden geçtikten sonra Haluk Kenan ile buluşacağı odaya ilerledi. İçeriye girdiğinde bakışları direk Haluk Bey'i buldu. Şaşkınlıkla kendi sandalyesine yavaşça ilerleyip oturdu. Haluk Bey dünden bu güne baya çökmüş görünüyordu. Ömer bir anlığına bunun sebebini Barlas'ın durumu olduğunu düşündü. Acı mı çekiyordu? Kaç yıldır bu cezaevindeydi ve ilk tanıştıklarından bu yana baya iyi görünüyordu. Şimdi ise göz altları çökmüş, suratı kireç gibi olmuş ve en son geldiğinde gördüğü yeni çıkmaya başlayan sakalları daha da uzamıştı. İnsanın cezası asıl, yanlışını fark ettiğinde başlardı. Ondan öncesi yalandı. İnsanın cezası hemen cezaevine girince başlamazdı. Ceza zaman isterdi pişmanlığı getirebilmesi için. Bu zaman belki haftalar, belki aylar, belki de yıllar isterdi. Ne kadar olursa olsun zaman olmadan ceza olmazdı. Ömer biraz daha inceledi karşısındaki adamı. Koskoca Haluk Kenan Arslan bu hale gelmişti. Eee ceza insanın statüsüne değil yaptığına bakar. Suçlunun yaptığı ne kadar büyükse cezası da o kadar büyük olur.
"Berbat göründüğümü biliyorum. Bana öyle bakarak bunu yüzüme vurmayı kesersen sevinirim.", Haluk Bey'in konuşmaya başlamasıyla düşüncelerinden sıyrıldı Ömer. Kaşlarını çatarak yumruk yaptığı ellerini sertçe masanın üzerine koydu.
"Benimle düzgün konuş. Ne söyleyeceksen söyle zamanımız yok.", bunları söylediği sırada cebinden telefonunu çıkartıp ses kaydını açtı ve telefonu masanın üzerine koydu. Haluk Bey göz ucuyla telefona baktı sonra Ömer'e döndü.
"Barlas nasıl iyi mi?"
"Doktorlar hala çalışıyor."
"Uyandığında onu görebilecek miyim?"
"Anlattığın şeyin işe yaraması şart."
Anladığını ifade edecek şekilde başını yavaşça salladı. Masanın üzerine kelepçeli ellerini bileştirip duruşunu dikleştirdi. Boğazını temizleyip Ömer'e doğru eğildi. "Sanayi bölgesine git. Orada artık kullanılmayan eski bir gemi tersanesi var. Kime sorarsan gösterirler. Eskiden anlaşmaları orada yapardık. Orada yaşlı bir balıkçı var. Zamanında onu oralarda gezerken görmüştüm. Neyse ki onlar onu fark etmemişti. Balıkçıya yardım ederim. Adam torun torba sahibi eh pek geçimi de yok. Kimseye bir şey söylememesi karşılığında ona yardım ettim hala daha ediyorum. 'Haluk'un selamı var' diyerek yanına gidin konuşun. O benden daha iyi bilir onları.", sanki başka biri duyacakmış gibi fısıltıyla söylemişti bütün bunları.
"Niye sen bilmiyorsun ki?", Haluk Bey'in bu tavrı Ömer'in sinirini bozuyordu. Ondan başka herkes her şeyi biliyormuş gibi davrandığını düşünüyordu. Haluk Bey bu sorusuna karşılık kaşlarını çatarak arkasına yaslandı.
"Haklısın ne de olsa beş sene ben içerideyken yer değişimi yapmış olamazlar dimi? A ya da dur başkalarıyla anlaşma yapmazlardır çok severler ya beni! Ya da ben beş sene de bir şeyleri unutmuş olamam dimi?", durdu ve biraz düşünüp devam etti. "Tüh şansın yokmuş beş sene de unutmuşum bazı şeyleri. Yaşlılığıma ver!"
Ömer kollarını göğsünde birleştirip gözlerini devirdi. "Aman ne komik! Barlas'a da söylesene bu güzel esprini ama bir dakika...", durup düşünüyormuş gibi sağ elini çenesine koyup bakışlarını duvara çevirdi. Birkaç saniye öyle durdu sonra hızla ellerini masaya sertçe koyup gözlerini kısarak Haluk Bey'e döndü. "A doğru Barlas şu an ölüm döşeğinde dimi? Belki de şimdi ölmüştür. Düşünsene doktorlar Barlas'ın başında ölüm saatini yazıyorlar.", ayağa kalkıp telefonunu masanın üzerinden aldı ve ses kaydını kaydedip telefonunu cebine koydu. Ona tekrardan bakmaya küçümseyici bakışlarla devam etti. "Sen, Barlas dahil bir sürü kişinin katilisin ve hala espri anlayışın var. Böyle devam et."
Ömer arkasını döndüğü sırada Haluk Bey'in kahkahasıyla durdu. Ona döndüğünde Haluk Bey kahkahasını durdurup gülümsedi. "Bu lafları sen söyleyince gülesim geliyor. İyi oynuyorsun.", Haluk Bey'in sözlerine karşılık bir şey demek yerine sadece gülümsedi ve odadan çıktı.
******
Açelya yorgun hissedince kendine gelmek için dışarıya hava almaya çıktı. Bembeyaz karlara her bastığında çıkan sesi huzurla karşıladı. Barlas'ın bu halde olmasına en çok üzülen kişilerdendi. Barlas onun bu hayattaki tek ailesiydi. Öyle ya aile kan bağıyla değil can bağıyla oluyor. Annesinin yolundan gitmek zorunda kalmıştı. Barlas'a sorduğu zamanlarda, asla zorunda olmadığını ve buna karşı koyabileceğini cevabını almıştı. Belki de haklıydı savaşabilirdi kaderine karşı. Belki de haksızdı ne olursa olsun hayat onu oraya sürükleyecekti. Bunun cevabını hiçbir şekilde bilmiyordu. Şu an tek bildiği şey Barlas'ın uyanmasını istediği. Barlas'ı bir kahraman, bir arkadaş, bir kardeş kısacası her şey olarak görüyordu. Şimdi onun o halde olması kendisini korkutuyordu. Açelya her kadın gibi çok güçlü bir kadındı ancak her insan gibi o da bir destek bekliyordu. Belki bu düşüncesi bencillikti. Barlas'ın uyanmasını bu yüzden istiyormuş göründüğünü düşünüyordu. Bunun gerçekliğinden çok korkuyordu.
Aklı çok karışıktı. Her seçeneğin sonunda kendisini huzursuz eden bir düşünce vardı. Bu durumdan kurtulmak ve Barlas gibi yaşamak istiyordu. Birine aşık olmayı, evlenmeyi ve anneyi olmayı istiyordu. Barlas'ın bunu tamamlayamadığını bilse de bu hayallerini hep Barlas'ı ve Havin'i düşünerek kurmuştu. Tabi bunları kimseyle paylaşmadı. Eğer paylaşsaydı herkesin onu zayıf biri gibi göreceğini düşünüyordu. Kolay değildi. Hem de hiç. Öyle bir hayattan sonra şimdi sıradan bir hayat istemesi kendisini korkutuyordu. Bunu da kimseyle paylaşmamıştı çünkü korkaklık iyi değildi. Dünyanın acı gerçeği. Korkaklar hayatın gerçekliklerine karşı boğulurdu. Kötü düşünceleri kafasından silmeyi isteyerek etrafa bakındı. Her yer bembeyaz karlarla örtülmüştü. Ağaçlar aynı annesinin dediği gibi 'gelinlik giymiş' gibi karla kaplanmıştı. Hastanenin arka bahçesini gezerek hem manzarayı izledi hem de soğuğu içine çekerek uykusunu giderdi. Tam hastanenin girişine ilerleyeceği sırada uzaktan tanıdık birini görmesiyle olduğu yerde durdu. Gördüğü bıyıklı adam umursamaz bakışlarını gözlerine dikerek başını tehditkâr bir şekilde, bir kereliğine yavaşça aşağıya ve yukarıya doğru salladı. Bu Açelya için belanın yaklaştığı işaretiydi. Onu görmezden gelip montuna sıkıca sarılarak hastanenin içerisine girdi. Acil bir şekilde tanıdık birinin yanına gitme ihtiyacı duyarak adımlarını hızlandırdı. Tam merdivenlere yöneleceği sırada birinin kolunu tutup çekmecesiyle dengesini kaybetti ve birkaç saniyeliğine elin sahibinin kendisini sürüklemesine izin verdi. Elin sahibi, Açelya'yı sertçe duvara yaslayıp hızlıca ağzını kapatıp Açelya'nın ses çıkarmasını engelledi.
Şu an kimsenin bulunmadığı karanlık, muhtemelen tamirat aşamasında olan bir koridordaydılar. Açelya ona kaşları çatılı ve gözleri kısık bir şekilde bakarken o ise gülümseyerek bakıyordu. Gülümsemesinin altında bir şeytanlık vardı. "Açelya duydum ki seni kurtarmaya çalışan salak ölmüş ya da ölecekmiş öyle mi?", Açelya başını iki yana sallayarak 'hayır' demeye çalıştı. "Ölmedi öyle mi? Sıkıntı yok hallederiz onu. Sen şimdi bana bir söyle, bu durumdan nasıl kurtulacaksın? Önce bizi bitir sonra topukla ha! Yok öyle dünya!", kendisi pis pis sırıtırken Açelya hızlıca adamın bacağına vurmaya başladı. Adam sinirlenerek Açelya'nın bacağını tutup durdurmaya çalıştı ancak Açelya durmayarak ağzındaki eli itip yumruk yaptığı eli adamın gözüne doğru salladı. O dengesini kaybederken Açelya hızlıca elinden kurtulup tüm gücüyle çığlık attı.
"İmdat!"
Adam öfkeden kıpkırmızı olup yerden kalktı ve Açelya'yı fazla uzaklaşamadan belinden yakaladı. Arkasını dönerek Açelya'nın yere düşmesini sağladı. Tam ona vurmak için elini kaldırmıştı ki aniden bileğini birinin sıkıca tutmasıyla yerinde dondu kaldı. Başını yavaşça arkasına çevirdiğinde arkasında birkaç adamın toplanmış olduğunu gördü. Bileğini tutan adam sinirli olan bakışlarını Açelya'ya çevirdi. "Hanımefendi siz iyi misiniz?", Açelya sertçe yutkunarak yerde oturur pozisyona geldi. Konuşamayacağını anladığında iyi olduğunu belli edebilmek başını aşağı yukarı salladı. Adam, Açelya'nın tedirgin olduğunu anlayınca gülümseyerek başını salladı sonra Açelya'ya saldıran adama dönüp eski ifadesine döndü. Tuttuğu bileği daha çok sıkıp sinirini belli etti.
"Ulan şerefsiz Allah o eli tutmak için vermiş insanlara üstünlük taslamak adına vurmak için değil!", sıkıca tuttuğu bilekle beraber onu diğer adamların ortasına atıp tekme attı. Oradaki diğer erkekler ona saldırırken Açelya onları karışık duygular içerisinde izliyordu.
"Ne oluyor burada? Ayrılın hemen!", Kerim'in görevlendirdiği polislerden birinin gelmesiyle herkes durup polise baktı. Her ne kadar polisin gelmesiyle dursalar da adamı bırakmıyorlardı.
Açelya'yı tokattan kurtaran adam, "Bu şerefsiz, Hanımefendi'yi dövmeye kalkıştı komiserim. Hanımefendi'nin sesini duymamla buraya geldim. Geldiğimde bu şerefsiz, Hanımefendi'yi yere atıp tokat atmaya çalıştı. Ben durdurdum.", diyerek olayı özetledi.
"Bunlar doğru mu Hanımefendi?", polisin kendisine seslenmesiyle ayağa kalktı Açelya. Üstündeki tozları silkeleyip başını salladı.
"Evet Memur Bey bu Ahmet denilen adam aniden gelip bana saldırdı."
"Peki o zaman hepinizi Karakola alalım bir ifadenizi verin.", diğerleri bunun bir sorun oluşturmayacağını geleceklerini söylediler.
"Tamam ama önce bir arkadaşımı arayabilir miyim? Kendisi polis. Eğer o yanımda olursa kendimi daha rahat hissederim."
Polis, Ahmet'i yerden kaldırıp ellerini arkadan kelepçeleyip Açelya'ya döndü. "Karakolda arayabilirsiniz Hanımefendi. Şimdi gidelim buyurun."
"Peki.", Açelya kendisini kurtaran adama dönüp gülümsedi. "Çok teşekkür ederim. Allah razı olsun."
Adam başını sallayıp gülümsedi. "Ne demek Hanımefendi bu insanlık görevimiz. Eğer çığlığınıza karşılık biz kulaklarımızı kapatsaydık bizde ne insanlık ne de adamlık kaldırdı.", sözlerinin sonunda ciddileşmişti. Karakola gittiklerinde Açelya'nın morali daha çok bozulmuştu. Polislere ne cevap verecekti, onlarla ne konuşacaktı hiçbir fikri yoktu üstelik Dünya Hanım'a da haber verememişti. Dünya Hanım kesin meraktan çatlardı. Karakolun bahçesine geldiklerinde arabadan indikleri sırada Açelya'nın gözü tek bir kişiyi gördü.
"Doruk!", Karakolun girişinden çıkan Doruk kendisine seslenilmesiyle etrafa baktı. Açelya'yı görmesine şaşırsa da hemen yanına gitti. Açelya, Doruk'un yanına gelmesiyle rahatlayarak ona sıkıca sarıldı ve derin nefesler alıp vermeye başladı. İçinde dolan sinirini ağlayarak değil nefes alıp vererek atıyordu. Şu an yanında tanıdık birinin olmasının mutluluğunu anlatamazdı.
Doruk kollarını Açelya'ya sarıp sakinleştirmeye çalıştı. "Şşşt sakin ol ben buradayım.", çenesini Açelya'nın başına koyup Ahmet'in yanındaki Polise döndü. "Salih ne oluyor burada?"
Önce Ahmet'i sonra diğerlerini göstererek, "Bu adam, Hanımefendi'ye şiddet suçlamasıyla alıkonuldu. Diğerleri de Hanımefendi'yi adamın elinden kurtulmuşlar. İfade vermeleri için getirdik. Hanımefendi bir tanıdığını arayacaktı ama galiba o tanıdık sensin Doruk Abi öyle mi?", diye olayı özet geçti.
"Evet benim. Açelya, Barlas'ın da arkadaşı bunu unutma yani Açelya'yı bil. Şimdi arkadaşları alalım Açelya'yı ben getiririm.", Salih başını sallayıp anladığını ifade etti. Yanındaki Polis ile getirilenleri içeriye yönlendirdiler. Onlar gidince Açelya başını kaldırıp Doruk'a baktı.
"Şimdi ne olacak?"
"Önce bana kısaca özet geçmeni istiyorum.", hala Açelya'nın kendisine sarıldığını fark edince birkaç adım geri gidip Açelya'yı kendisinden ayırdı. "Evet anlat bakalım o adam kim?"
"Ahmet, Cahit'in adamlarından birisi. Hani bir oteli baskını oldu ya. Anladığım kadarıyla bunun sorumlusunun ben olduğumu anlamışlar. Şimdi beni arıyorlar...", biraz durdu ve bakışlarını ciddileştirip kaşlarını çattı. "...öldürmek için ya da kaybettikleri yerin acısını çıkaracaklar."
Doruk ellerini Açelya'nın kollarına koyup güven vermek adına hafifçe sıktı. "Yok öyle bir dünya! Seni alabilmek için benim cesedimi çiğnemeleri lazım. Şimdi onun kim olduğunu anlatman onları daha çok sinirlendirecektir. Bunu başka bir şekilde çözmemiz gerek. Sen sadece bugün olanları anlat ve şikayetçi olma. Başın derde girebilir. Onları tutuklamak yetmeyecektir. Bu yüzden başka bir çözüm yolu bulmamız gerek."
Açelya başını sallayıp boğazını temizleyip yutkundu. "Beni tek bırakmayacaksın dimi?", gözlerinin dolduğunu hissedince ağzının içinden yanaklarını sıktı ve ellerini arkasına götürüp sol eliyle sağ bileğini sıktı. Korkuyordu ve kendisini yalnız hissediyordu, bu yüzden de ağlayası geliyordu. Bu zamana kadar öğrendiği bir şey varsa o da ağlamanın yararı olmadığıydı.
Doruk, Açelya'nın gözlerinin içine baktı. Onun korkusunu gözlerinden görebiliyordu. Açelya her ne kadar kendisini sıksa da Doruk'un, ağlamasını anlamasını engelleyemezdi. "Korkulacak hiçbir şey yok Açelya. Sen güçlü bir kadınsın yaşadıklarının seni engellemesine izin verme. O yaşananlar geçici ama duruşun kalıcı. Bu zamana kadar gelebildiysen bunları da atlatabilirsin. Barlas şu an yanında olmasa bile ben yanındayım. Kerim Abi yanında. Hakan var ve Pars'ta illaki seninledir. Attığın her adımın gerisinde olacağız."
Bu sözler Açelya'nın rahatlamasına yetmişti artmıştı bile. Burukça gülümseyerek Doruk'a sarıldı. "Teşekkür ederim.", Doruk bir an afallasa da sonra o da gülümseyerek Açelya'ya karşılık verip sıkıca sarıldı. Bir dakika boyunca sarılı bir şekilde sessiz kalmanın ardından fazla durduklarını düşünerek Karakola ilerlediler. İçeriye girdiklerinde bir adamın yanlarına yaklaşmasıyla Doruk hazır ola girdi.
Pala bıyıklı bu adam kaşları çatılı olan bakışlarını Doruk'un üzerinde tuttu. "Oğlum sen neredesin? Bi' mağdur olan Hanımefendi'yi bir türlü getiremedin. İfadesini alacaklar oğlum ya Allah Allah!"
"Özür dilerim baş komiserim. Açelya benim arkadaşım. Kendisi biraz endişeliydi sakinleştirmek istedim."
"Peki öyle olsun. Sen Kerim Müdürün yanına git.", Doruk'tan sonra Açelya'ya döndü. "Hanımefendi buyurun arkadaşlar bir ifadenizi alsınlar."
"Emredersiniz Yavuz Baş Komiserim!", Doruk son kez Açelya'ya bakış atıp yanlarından ayrıldı. Açelya'da Yavuz Komiserin yönlendirmesiyle masa başında olan bir Polis'in masasının önündeki sandalyelerden birine oturdu.
******
"Sence işe yarayacak mı?", Oya merak ve ciddiyet karışımı bir ifadeyle Füsun'a ve elindekine baktı. Odadaki diğer doktorlarda Oya gibi merakla bakıyordu.
"Dün yaptığım test sonuçları çıktı. Elimde görmüş olduğunuz enjektörün içindeki ilacı serumun içine encekte edeceğim. Damar yolundan tüm vücuda gidecek. Bu sistemin eski işlevine dönmesine yardımcı olacak. Tamamen olmayacak tabi. Hasta koma halindeyken vücudun geçirdiği ataklar, hasta uyandığı zamanda olacaktır ancak onları da ilaç tedavisiyle geçirilebilir. Yani fenalaşama durumu olabilir ya da başka şeyler. Henüz bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da Barlas'ın uyanacak olması. Yani umarım."
Oya'nın yanında duran doktor, "Yani tam iyileşemeyecek öyle mi?", diye sordu. Füsun bu soruya göz devirip cevapladı.
"Her şeyin bir zamanı var Barlas elbette ki iyileşecek ama hemen değil. Günlük aktivitelerini tekrardan yapabilecek ancak ona verilecek ilaçları da aksatmayacak. Ondan sonra birkaç haftaya toparlanır."
"Siz ne düşünüyorsunuz Deniz Bey.", aynı doktor bu sefer laboratuvarda çalışan meslektaşının fikrini almak üzere ona dönmüştü. Deniz Bey gözlüklerini düzeltip boğazını temizledi.
"Yapılan testlerin sonuçlarını ve Füsun Hanımın benimle paylaştığı bilgileri gözden geçirerek söylüyorum ki, denemekten zarar gelmez.", Deniz Bey'in cümlelerinden sonra odada bir sessizlik oluştu. Hepsi sırayla yatakta uyuyan Barlas'a, Füsun'un elindeki saydam sıvıya ve birbirlerine baktılar. Odadaki herkes birbirinden onay bekliyordu. Başını ilk sallayan Oya oldu. Oya'nın onaylamasıyla diğer doktorlarda sırayla başlarını sallayarak onay verdiler. Füsun onayı alır almaz Barlas'ın eline bağlı olan serumun yanına yaklaştı. Enjektörün iğnesini serum paketine saplayıp enjektörün içindeki sıvıyı paketin içine boşalttı. Boşalan enjektörü çekip diğerlerine baktı. Artık beklemekten başka çareleri yoktu. Doktorlar yavaşça odayı boşaltırken Füsun önce boş olan enjektörü sonra çıkardığı eldivenlerini tıbbi atık kutusuna attı. Çıkmak için kapıya yönelirken Oya'nın son kez Barlas'a baktığını fark etti. Gülümseyerek odadan çıktı.
Oya, Barlas'ın odasından çıktıktan sonra merdivenlerden Dünya Hanım'ın kaldığı odanın katına çıktı. Odanın kapısını çalıp kapıyı açtı ve içeriye girdi. Dünya Hanım yatağın üzerine oturmuş uyuyan Çiçek'i izliyordu. Oya'nın gelmesiyle Dünya Hanım ona döndü. "Doktor Hanım, Barlas'tan bir haber mi var?"
"Evet bunu söylemek için gelmiştim ama önce nasıl olduğunuzu soracaktım.", Dünya Hanım iç çekip bakışlarını Çiçek'e çevirdi ve ellerini kucağında birleştirdi.
"Nasıl olayım Doktor Hanım bu yavrucakla ilgileniyorum. Doğduğundan beri şansı hiç gülmedi. Önce babasını sonra annesini kaybetti şimdi gene babasını kaybedebilir. Çok üzülüyorum, çok. Oysa Barlas ne kadar ilgilenirdi ne güzel babalık yapardı.", dolan gözlerini Çiçek'ten alıp Oya'ya çevirdi. "Beni yanlış anlamayın sadece Çiçek'in tarafından bakmıyorum bu olaya. Barlas'ı kısa zamanda tanıdım. Kurban olduğum Rabbim huyunu, suyunu, yiğitliğini özene bezene yaratmış. İçkisi sigarası vardı ama hiçbir zaman bu kötülükler aklını bulandırmadı.", tekrardan iç çekti. "Şimdi böyle bir halde olmasına çok üzülüyorum Doktor Hanım."
Dünya Hanımın konuşması Oya'yı etkilemişti. Ne kadar böyle hasta yakını gördü tam sayısını bilmiyordu ama şunu biliyordu ki böyle hasta yakınlarını gördükçe insanın hayata olan umudu artıyordu. En azından Oya'nın düşünceleri bunlardı. Birkaç adımda Dünya Hanım'ın yanına yaklaşıp gülümsedi. "Merak etmeyin biz elimizden geldiğince çalışıyoruz. Az önce Barlas'a bir ilaç verdik. İlacın Barlas'ı en az yirmi dört saat içerisinde uyandıracağını umuyoruz."
Bu sözler Dünya Hanım'ı hem sevindirmiş hem de rahatlatmıştı. Heyecanına yenik düşüp Oya'ya iki taraftan da sarılıp geri çekildi ve ellerini tuttu. "Allah sizden razı olsun Doktor Hanım."
"Ne demek efendim görevimiz.", en güzel klasik laflardan birini söyleyip gülümsedi Oya. Küçüklüğünden beri bu yüzden hep doktor olabilmeyi istemişti. İnsanlara yardım etmek, onların sevdiklerini kurtarmak, başarılı olmak ve en önemlisi de böyle güzel dilekleri duymaktı istediği. Çok çalışmış çok çabalamış ve sonunda buralara gelebilmişti. Her hasta yakınından bu güzel dileğini duyduğunda bunları düşünüyor ve mutlu oluyordu. Dünya Hanım ile vedalaşıp odadan çıktı. Yapması gereken daha çok işler vardı.
******
24 saat sonra...
İnsan bir şeyin gerçekleşmesini beklerken zaman kendisi için su gibi akıp geçiyordu. Bu psikolojik bir şey miydi yoksa gerçekten zaman hızlı mı geçiyordu? Bir şey bekleyen birinin bunu söylemesi zordu. Bu durum Oya içinde geçerliydi. Barlas'a ilacı verdikten yirmi dört saat geçmişti. Bu yirmi dört saat içinde Oya hep Barlas'ın odasında durmuş, oradan ayrılmamıştı. Her an bir şey olacak korkusuyla tetikte duruyordu. Bu hem kendi kariyeri hem de Çiçek içindi. Dünya Hanım'ın Çiçek için ikinci defa babasını kaybediyor demesi durumunu hemen anlayamamış ama düşündükten sonra Çiçek'in evlatlık olduğuna karar vermişti. Bu durumu hep düşünmüş ve Çiçek için Barlas'ı uyandırma söz vermişti. En azından birinci önceliği Çiçek için Barlas'ı uyandırmaktı. Kendisi ve diğerleri elinden geleni yapmıştı gerekirse yapmaya devam edeceklerdi ama şimdi sıra Barlas'taydı.
Bazen rüyalar bilinç altımızın bize söylemek istediklerini izletendir bazen de rüyalar gelecekten kısa bir kesit taşır. Bu kesiti görmek bize bahşedilmiş bir güçtür. Biz bunu kullanamayız ancak görmek bile yeter. Barlas bu seferki rüyasında bir şeylerin farklı olduğunu hissetti. Sanki sona yaklaşıyordu. Kendini çok hafif ve çok rahat hissediyordu. Önceki rüyalarında olan ağırlık bu sefer yoktu. Bu iyi miydi yoksa bu bir son muydu hiçbir fikri yoktu. Ayaklarının yönlendirmesiyle kendini yine eski evlerinde buldu. Bu sefer anne ve babasının odasının önünde duran küçüklük halinin arkasında.
"Bana bak eğer bir daha Barlas'a bağırırsan var ya!"
"Ne yaparsın? Utanmaz herif!", Haluk Bey ve eşi Ceylan Hanım odalarında büyük bir gürültüyle kavga ederken Barlas hafif açık olan kapının aralığından birbirine bağıran anne ve babasını izliyordu. Haluk Bey, Ceylan Hanım'ın son söylediği şeyle afallayıp dursa da hemen kendine gelip işaret parmağını kaldırarak Ceylan Hanım'a doğru salladı.
"Bak Ceylan, sana karşı hep sustum haklısın diye. Barlas'a gösterdiğin onca eziyete de sustum yine haklısın diye ama artık sabrım taştı. Hıncını Barlas'tan değil benden çıkaracaksın anladın mı beni?!"
"Bunların hepsi senin yüzünden bunu biliyorsun dimi?", bir anda Behzat abisinin yanında belirmesiyle irkildi. Aynı saçı gibi sarışın olan kaşlarını çatıp abisine döndü Barlas.
"Neden benim suçum olacakmış ki? Ben ne yaptım?"
Behzat biraz durup düşündükten sonra aklına gelen şeyle Barlas'ın sorusuna cevap verdi. "Senin doğum günün ne zamandı?"
"Ben beş sene önce 4 Eylül'de doğdum."
Hiç beklemeden, "İşte beş sene önceki 4 Eylül bu ailenin kıyamet günü. Her sene de bugüne lanet ediyoruz.", deyip odasına gitti. Arkada kalan Barlas ise kaşlarını üzgünce yukarıya kaldırıp dudağını büzdü.
"Ama o gün ben doğdum.", aniden anne ve babasının tartışma sesleri arasında duyduğu sert bir ses ve çığlıkla anne ve babasının odasına baktı. Annesi yerde ağlıyordu babası ise işaret parmağını annesine sallıyordu. Koşarak odaya girip babasına baktı. "Baba benim yüzümden anneme vurma. Lütfen!"
Barlas ağlamaya başlarken Haluk Bey ve Ceylan Hanım şaşkınca ona baktılar. Haluk bey hızlıca yere oturup oğluna yaklaştı. Bir eliyle oğlunun göz yaşlarını silerken diğer eliyle saçlarını okşadı. "Benim aslan oğlum ne vurması ne senin yüzünden ki?"
"Abim bana bunların benim yüzümden olduğunu söyledi. Lütfen anneme vurma.", Haluk Bey bir anlığına Ceylan Hanım'a baktı sonra Barlas'a geri döndü.
"Oğlum, güzel gözlüm ben annene vurmadım ki annen sadece kaydı yere düştü. Başka bir şey yok yemin ederim. Ayrıca abin şaka yapmış olmalı hiçbir şey senin yüzünden değil tamam mı?", Barlas bir şey demek yerine sadece başını salladı. Haluk Bey gülümsedi. "Güzel. Hadi aşağıya inelim babaannen gelmiştir. Hem annende hazırlansın.", Barlas gene bir şey demeden başını sallayınca Haluk Bey ayağa kalktı ve oğluyla beraber odadan çıktı. Haluk Bey merdivenlerden inerken Barlas odasına gitti ve bugün gizlice dışarıya çıkıp aldığı çikolataları alıp annesinin yanına gitti. Annesi hiç hareket etmemiş, aynı olduğu yerde oturmaya devam etmişti. Barlas'ın yanına gelmesiyle Ceylan Hanım ona, ne yapacağına baktı. Barlas çikolata dolu poşeti annesinin kucağına koydu. Ceylan Hanım kaşlarını çattı.
"Bunlar ne? Ben sana dışarıya çıkmayacaksın de...", Barlas annesine sarılarak sözünü kesti.
"Ben almadım anne, çikolataları Yaşar Amca bana aldı ama...ama bunlar senin olsun. Ben üzülünce çikolata yiyorum hemen mutlu oluyorum. Sende mutlu ol.", Ceylan Hanım şaşkınca bir Barlas'a bir de çikolatalara baktı. Bir an içindeki bir hisle kapıya baktığında sinirden kaşlarını çatmış olan Behzat'ı gördü. Annesinin kendisine bakmasıyla koşarak merdivenlere gitti ve indi. Ceylan Hanım burukça gülümseyip kucağındaki çikolataları yanına bıraktı ve Barlas'ı kucağına alıp ona sıkıca sarıldı. O günden beri ne Ceylan Arslan, Barlas Arslan'a sözlü ya da fiziksel şiddet uyguladı ne de onu ihmal etti. Artık Barlas onun için bu hayattaki en büyük şansıydı hem de birkaç küçük çikolata sayesinde...
Gördüğü anısı biter bitmez karanlıkta yürümeye başladı Barlas. Her tarafında mutlu olduğu anılar vardı. Annesiyle oyun oynadığı günlerden, Havin ile nişanlandığı güne kadar ve en sonunda Çiçek'e şarkı söylediği anısı vardı. O anının yanında kendisiyle Çiçek'i izleyen Engin ve Fulya vardı. Barlas bunu görünce gözlerinin dolduğunu hissetti. Engin hissetmiş gibi Barlas'a bakıp burukça gülümseyip başını selam verircesine salladı. Barlas'ta karşılığında başını sallayıp gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında karşısında üzerinde gelinliği olan Havin'i gördü. Barlas onu görünce yanına gitmek için bir adım attığında aralarından hızlıca bir araç geçti ve bir direğe çarptı. Barlas kendi aracını görünce hızla Havin'e döndü. Havin'in gelinliğinin etek kısmından yere akan kan vardı. Barlas bunu görür görmez aniden başı döndü ve yere düştü.
Gözlerini kapattı açtı, artık gökyüzü vardı.
Gözlerini kapattı açtı, artık gökyüzü yoktu.
Gözlerini kapattı açtı...
Bembeyaz bir tavan ve ışıklar gördü. Görüntü netleştiğinde cihaz seslerini duydu. Sesin geldiği yöne döneceği sırada biri yüzünde bulunan oksijen maskesini yüzünden çıkardı. Maskesiz derin bir nefes alırken yanındaki kişiye baktı Barlas. Gözlerini kahverengi olan gözlerle buluşturduğunda rahatladığını hissetti. Güvende olduğunu hissetti.
"Barlas Arslan?", gözlerin sahibinin sesini duyunca yutkundu.
"Benim...", karşısındaki kadının yakasındaki kimlik kartını görünce kartın üzerindeki adı okudu. "...Doktor Oya Sarı.", Oya sol küçük cebine asılı karta bakıp gülümsedi. Cebindeki kalemi eline alıp ışığını açtı ve Barlas'ın sağ gözüne dayadı.
"Evet ben Oya Sarı. Tanıştığımıza memnun oldum.", şimdi de ışığı sol gözüne dayadı. "Nasılsın iyi misin? Ağrı, baş dönmesi veya başka bir sorun hissediyor musun?"
"Çok yorgun hissediyorum."
"Işığı takip eder misin?"
"Tabi.", Oya ışığı sağa sola götürdükçe Barlas göz bebekleriyle ışığı takip etti. Oya kalemin ışığını kapatıp cebine geri koydu. Aniden Barlas elini karnına götürüp yüzünü buruşturdu.
"Midem bulanı...", sözünü tamamlayamadan olduğu yerden hızla kalkıp yere doğru kustu. Oya hızlıca yanındaki çekmeceden bir poşet çıkarıp Barlas'ın ağzına götürdü. Barlas poşete kusarken Oya kusmuk olan ayakkabısına baktı. Ne yazık ki ayağında topuklu ayakkabı vardı. Barlas kusmasını bitirince derin nefesler alıp kendini yerine attı. Oya kendisine peçete vermek için birkaç adım geriye gidince Barlas onun ayakkabısını ve ayakkabıdan gözüken ayağını gördü. Rezil olduğunu düşünüp yüzünü buruşturdu. "Özür dilerim."
Oya aldığı peçeteyle Barlas'ın ağzını sildi. "Sorun değil ben buraları temizletirim."
"Ayakkabını ve ayağını kastettim."
"O da önemli değil. Spor ayakkabılarım yanımda.", Barlas'ın ağzını sildiği peçeteyi poşete atıp poşeti çöpe attı ve tekrardan ona döndü. "Ben diğerlerine haber vereyim bir de ayakkabılarımı değiştireyim. Gelirim birazdan.", Barlas başını sallayıp Oya'nın gidişini izledi.
Oya odadan çıkar çıkmaz Barlas yeni doğmuş bir bebek gibi etrafına bakınmaya başladı. Göğsünde ne olduğunu bilmediği makinelere bağlı parçalar vardı. Parçaların kablolarını takip edip daha önce gördüğü kalp atışlarını gösteren ekrana baktı. Bu cihaz hakkında da çok fazla fikri yoktu. Odanın geri kalan yerlerine bakarken aklında olan tek şeyi düşündü. Karanlık. Zihni bomboştu, vücudunun her bir yeri ağırlaşmış gibi yorgun hissediyordu, bunaldığını hissediyordu yani kısaca iyi değildi. Kendisini böyle tanımlayabilirdi.
'İyi değilim.'
Zihnini bir şeyler hatırlaması için zorlarken başının döndüğünü hissetti. Kendisini yoruyordu. Pes ederek hiçbir şey yapmamaya karar verdi. En azından şimdilik bir şey yapmayacaktı.
---------------------------------------------------------
Bölüm sonu ✨