'Suçluların cezası masumların sınavı oldu.'
İnsan; hayat başlatmasını da bilir, bitirmesini de bilir. Yaşamayı da bilir insan, ölmeyi de. Yaşamak, yaşatmak için hayat bitiren de var, hayat bitirmek için yaşatanda. İnsana akıl verildi hakkıyla kullansın diye; kimisi bencil oldu kendi hakkını unutup diğerlerinin hakkını çalmaya kalkıştı, kimisi cömert oldu paylaştıkça kazandı. Kazandığını sanan suçlulardan kimisi zamanla pişman, kimisi ise kazanamadı diye öfkeyle dolu oldu. Gönül gözü diye bir şey vardır. Normal gözün göremediğini gönül gözü görür. Pişman olanlar zamanla gönül gözüyle baktılar etrafa farkına vardılar gerçekte yaptıklarıyla kazanmak diye bir şey olmadığının. Artık iş işten geçmişti. Kimisi gerçeklerin farkına varsa da yoluna devam etmiş, kimisi pes etmiş, kimisi de kendisini herkese hatta kendisine bile affettirmek için çalışmalara başlamıştı. Hapis insanı dört duvar arasına tıktığı gibi yaptığını düşünmesini de sağlayan bir yerdir. Yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, saniyeler ve saliseler geçtikçe insan yapacak bir şey bulamadığında kendini düşünmeye iter. Haluk Bey'de kendisini düşünmeye itmişti kaldığı hatta kalmaya devam ettiği yerde. Hayatı bundan daha iyi olabilirdi. Her ne kadar düşünse de bazı yaptıklarından pişman değildi. Kendine göre sebepleri vardı o yaptığı 'bazı' şeylerden pişman olmamasının.
Barlas ile konuştuktan yirmi dakika sonra kendini kaldığı cezaevinin önünde buldu. Polisler kollarını tutarak onu içeriye götürecekleri zaman o zorla durup Kerim'e döndü. "Kerim bekle bir şey soracağım.", duyacağı soruya meraklanmayarak Haluk Bey'e döndü. Kerim'in sessizliğinin devam etmesine karşı etrafına bakınıp fısıldayarak sorusunu sordu. "Eğer size başka bilgilerde verirsem oğlumu uyandığında görmeme izin verir misiniz?"
"Başka bir şey biliyorsan anlat aksi takdirde sana anlattırmayı iyi biliriz. Bizi uğraştırmadan anlat da zamanımızı çalmış olma."
"Hayır aklıma gelen bir şey yok ama Barlas'ı görmek için gece gündüz düşüneceğim.", söylediklerine inanmak istermiş gibi onu izledi Kerim. Her şeyi değerlendirmesi gerekiyordu başka şansı yoktu. Barlas'ı görmesi için izin almak kolaydı. Asıl sorun Haluk Bey'in kendileriyle oynama fikriydi. Yalan söyleyebilirdi, kendilerini tuzağa düşürebilirdi ve buna karşılık istediği olacaktı. Kısaca Haluk Bey, kendilerini parmağında oynatabilirdi ve bu durum hiç iyi olmazdı. Derin bir nefes verip ellerini cebine koydu.
"Tamam ama Barlas'ı ancak söylediğin şeyin doğruluğuna emin olduktan sonra görmeni sağlarım. İyi düşün Haluk. En küçük yalanında hiç iyi şeyler yaşamazsın!", söylediklerine karşılık Haluk Bey sadece başını salladı. Konuşma bitince polisler Haluk Bey'i Gardiyanlara teslim edip Kerim ile oradan ayrıldılar. Evine doğru giderken yol boyunca kar yağışını izledi. Eve geldiğinde paltosunu çıkarıp askılığa astı. Silahını da kılıfıyla birlikte yatak odasında yatağının dibindeki komodinin çekmecesine koyup üzerini değiştirdi. Saatin geç olmasından dolayı dişlerini fırçalayıp direk yatacaktı. Banyoya gidip diş fırçasını hazırlarken gözü çoğunlukla aynadaki ifadesindeydi. İyi görünümlü, bir evlilik yapmış ve o evliliğinden çocuğu olan, kırk sekiz yaşında bir baba ve Emniyet Müdürüydü. Böyle iyi özelliklere sahip olsa da aynaya her baktığında bir suçluya bakıyormuşçasına bakardı hep. Normalde Açelya'nın annesi Sedef'in dosyasını haksız yere kapatmasına alışmıştı taaki Barlas o gün kendisine yumruk attığında o alışkanlık son bulmuştu. O günden beri tekrardan suçluluk hissetmeye başlamıştı. Bu suçun cezasını kabullenmişti. Sonuçta insan hatalarını hayatın ona çektirdiği cezalarla anlayabilirdi.
Dişlerini yavaşça fırladıktan sonra aynada kendisine uzun uzun baktı. Gayet iyi bir görünümü vardı. İstese tekrardan evlenebilirdi ve kendine yeni bir hayat kurabilirdi ama onu engelleyen bir şeyler vardı. Bu konuyu ne kadar uzun süre düşünmek istese de yarın yapacağı bir sürü işi olduğunu hatırlayıp odasına döndü. Yatağına yatıp gözlerini tamamen kapamadan önce son kez pencereden kar yağışını izledi. Oğlunun karı ne kadar sevdiğini hatırlayınca onunla vakit geçirmesi gerektiğini aklının bir kenarına yazıp gözlerini kapattı. Eşiyle bu yüzden ayrılmıştı. Artık onlara vakit ayırmayı bırakmış dahası istemediği halde umursamayı da bırakmıştı. Eski eşi bu hallerine bir şey demese de oğullarının okulda kaza geçirmesinden ve Kerim'in bunu olaydan bir gün sonra öğrenip hastaneye öğrendiğinden dört saat sonra gelmesi bardağı taşıran son damla olduğundan ondan boşanmış ve oğlunun velayetini de almıştı. Bunlar tekrardan aklına gelince gözlerini sıkıp gözüne gelen görüntüleri kovdu ve uykuya daldı.
******
Fırat Acar doğduğu günden beri, akıl sağlığı yerinde olmayan insanları tedavi etme bahanesi altında insanlara işkence eden bir yerde yaşamıştı. Dışarıya hiç çıkmamış, annesinin anlattıkları dışında fazla bir şey bilmeyen biri olmuştu. Tabi bu normal hayata alışma çabalarına engel olmamıştı. Aksine insanların 'normal' olduğunu söyledikleri bu hayatı daha fazla araştırmaya karar vermişti. Sabah olduğunda bu kararı verdikten birkaç dakika sonra kendisini hayatın başladığı yere yani hastanenin yeni doğan bölümünde bulmuştu. Camdan bir sürü 'minik insan' görüyordu. Kimisi uslu bir şekilde yatıyor, kimisi ağlıyor, kimisi de kollarını ve bacaklarını hareket ettiriyordu. Bütün hepsini bir mucize görmüş gibi izliyordu.
"Hangisi senin çocuğun?", birden yanında tanımadığı bir ses duymasıyla yana doğru bir iki adım attı. Tanımadığı bu adam Fırat'ın 'minik insan' diye hitap ettiği bebeklere bakıyordu. Annesinden, Sıla'dan ve kaldığı hastanenin doktorlarından başka kimseyle iletişim kurmamış olmasından kaynaklanan ufak endişeyle boğazını temizleyip önüne döndü.
"Hiçbiri benim değil."
"Aaaa anladım. Çocuğun olmuyor dimi? Eşimle benim de çocuğumda olmuyordu. İstersen doktorumun adını sana söyleyebilirim."
Şaşkın bir şekilde başını iki yana salladı. "Ben evli değilim.", adam ona dönüp baştan aşağıya süzdü. "Zaten çok genç görünüyorsun. Evli değilsindir ama bir nişanlın vardır."
"Hayır yok."
"Sevgilin?", kaşlarını çatıp adama döndü. Neden bu kadar soruyordu ki? Amacı sohbet miydi yoksa merak mıydı bir türlü çözememişti. Belki de kendini çok fazla kasıyordu. Biraz rahatlamaya karar vererek "Hayır.", cevabını verdi.
"Normalde senin gibi gençlerin şimdiden bir sevgilisi olmuş olurdu. Yanlış anlama evlat sadece sohbet ediyorum.", son cümlesini söylerken adam, Fırat'ın ne kadar rahatsız olduğunu anladığı için söylemişti. Amacı dediği gibi sohbet etmekti.
"Abi ben sevgiden falan anlamam. Bir tane kız arkadaşım var ama o da sadece arkadaş.", biraz daha rahatlayarak karşısındaki adamla sohbet etmeye karar vermişti.
"Ne zamandan beri tanışıyorsunuz o kızla?"
"Valla abi on yaşında onu tanıdım diyebilirim.", her zaman aklındaydı Sıla'yı tanıdığı gün. Sıla onun tek arkadaşıydı ve ona çok hayrandı. Her aman onun yanında olmak istese de bunun aşk olup olmadığını çözemiyordu.
"Kızın aşık olduğu biri var mı?"
Başını iki yana salladı. "Hayır. Hatta onun tanıdığı tek erkek benim.", en azından öyle düşünüyordu. Sıla'yı en ince ayrıntısına kadar tanıyordu ve onun fazla kişiyle samimiyet kurmayacağını biliyordu.
"Bence sen ne yap biliyor musun git kıza evlenme teklifi et. Kızın rızası varsa evlen. Böyle fırsat kaçar mı oğlum ne güzel yıllardır sadece birbirinizi tanıyorsunuz. Bir daha böylesini bulamazsın.", Fırat'ın tuhaf bakışlarını fark edince bıyıklarının altından gülümseyip işaret parmağını cama koyup hemen önlerindeki bebeği gösterdi. "Ben ve Hanımım çocukluktan beri arkadaşız bak şimdi minik oğlumuz var."
Adamın minik oğluna gözlerini dikti Fırat. Minik oğlan hareketliydi. Adama tekrardan dönüğünde direk aklındaki soruyu sordu. "Abi iyi güzel dedin de bir şey soracağım acaba her insan senin gibi böyle iyimser mi?", bu soruyu ciddiyetle sormuştu. Tanımadığı bu kişiyle konuşurken kendisini iyi hissetmişti. Her insan böyle miydi bunu merak etmişti.
Fırat'ın sorusuna karşılık adam hem şaşırmış hem de gülmüştü. "Ah evlat bu konuşkanlığım hep yeni baba oluşumdandır. İnsan heyecanlanıyor ve herkesle konuşası geliyor. Eh iyi huyda kişiden kişiye değişiyor. Bir de bakmışsın ki bu iyi adam bir gün senin katilin. Hayat bu herkese fazla güvenmeyeceksin! Neyse ben gideyim, Hanım bilmiyor burada olduğumu. Onsuz çocuğa baktığımı öğrenirse trip atar.", gülümseyerek dostça Fırat'ın koluna vurdu. Son kez çocuğuna baktı ve oradan ayrıldı. Bu kısa sohbeti mantıklı bulmuştu. Bir gün evlenecekti zaten neden şimdi çok sevdiği biriyle olmasın ki?
Tuhaf bir heyecanla oradan ayrılıp Sıla'nın kantinde olabileceği düşüncesiyle kantine doğru ilerledi. Tam da tahmin ettiği gibi Sıla kantinde cama yakın bir masada oturmuş düşünceli bir şekilde dışarıyı izliyordu. Masadaki boş sandalyeye oturduğunda Sıla ona dönüp hafifçe gülümsedi. "Günaydın. Nerelerdeydin?"
Gülümseyerek arkasına yaslandı. "Günaydın. Bu koskoca hastaneyi dolaşıyordum da seni uyandırmak istemedim bu yüzden tek dolaştım."
"Evet hastane kocaman. Bizimki bu kadar değildi.", diyerek başını yavaşça salladı Sıla.
"Ve burası çok parlak."
"Aynen öyle.", ikisi de bu kısa konuşmadan sonra daha tek kelime bile etmedi. Sıla dışarıyı izlerken Fırat'ta onu izliyordu. Bu zamana kadar Sıla hep yanında olmuştu ve ondan başka kimseyi tanımamıştı. Tam konuşmak için ağzını açtığı sırada masanın üzerine koyulan kahve bardağı ile duraksadı. Kahve bardağını tutan elden başlayarak gözleri elin sahibine doğru yavaşça kaydı. Kaşlarını çatarak tanımadığı bu adamın Sıla'ya bakan gözlerine odaklandı.
Sıla gelen kişiyle beraber gülümsedi. "Hoş geldin Hakan."
"Hoş bulduk Sıla. Kahve almıştım odaya yanınıza geliyordum ama burada olduğunu gördüm ve yanına geleyim dedim.", boş olan sandalyeye oturup arkasına yaslandı. "Barlas'tan bir haber var mı?"
"Hayır, yok.", Hakan başını anladığını gösteren bir şekilde sallayıp Fırat'a baktı. Başını sallayarak selam verdiği sırada Sıla, Fırat'ı tanıttı. "Bu Fırat. Abime bakan doktorun oğlu ve benim...", durup Fırat'ın gözlerinin içine baktı ve devam etti. "...bu hayattaki en büyük iyikim.", söylediği şey Fırat'ın midesinin kasılmasına yol açmıştı. Bu his tuhaf bir şekilde hoşuna gitmişti.
"İyikiler iyidir.", dedi Hakan, bir Sıla'ya bir de Fırat'a bakarak. "Benim de iyikim vardı ama işte kanlı gerçek bir kalp görünce gitti.", ikisi de bir şey demeyince Hakan yumruk yaptığı elini hafifçe masaya vurup ayağa kalktı. "Neyse ben bir de Barlas'ın doktoruyla konuşayım sonra görüşürüz.", Hakan giderken Sıla arkasından gülümseyerek baktı. Bu bakışlar Fırat'ın gözlerinden kaçamadı.
"Hakan iyidir. Ölü insanların nasıl öldüğünü buluyormuş. Öyle bir iş yapıyor."
"Anladım.", diyerek başını salladı Fırat. Hakan'ın yanlarından ayrılmasıyla biraz daha rahatlamıştı. Oturuşunu düzeltip gülümseyerek Sıla'ya baktı. "Sıla.", kendisine dönmesiyle söyleyeceği şeyin ağırlığını yavaşça hissetmeye başlamıştı. Yine de geri adım atmayarak derin bir nefes verip bir elini masanın üzerine koydu. "Ben evlenmeyi düşünüyorum."
O an Sıla'nın göz bebeklerinin küçüldüğünü fark etti. Göz kapakları daha fazla açılmış göz bebekleri küçülmüştü. Bunu hissetmediği belliydi. Ellerini masanın üzerine koyup yalandan gülümsedi. "Kiminle peki?"
"Seninle."
Sıla duyduğu şeyle karnında tuhaf bir şey hissetti. Sanki midesi kendisini sıkıyormuş gibi hatta sıkarken üzerine bir ağırlık bırakıyormuş gibi hissetti. Başını eğip elini saçlarına götürdü. Fırat ona şaka mı yapıyordu? Bunu anlatmak için başını geri kaldırıp gözlerinin içine baktı. Masmavi gözleri hem büyük bir ciddiyetle hem de sıcak kanlı bakıyordu. Fırat, Sıla'nın bu haline karşılık başını kaşıyarak öne doğru eğildi. "Yani bu hayatta tek tanıdığım kız sensin. Evliliği pek fazla bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla hiç ayrılmamak ve minik insanın olması."
"Minik insan? Bebek mi?", Fırat başını salladığında Sıla ciddiyete bürünüp ellerini masanın üzerinde birleştirip öne doğru eğildi. Başını iki yana salladı. "Fırat gerçekten çok tatlısın ama bu işler böyle değil. Yani hayat daha bitmedi. Çok erken şu an. Biz çok genciz daha tanışacağımız bir sürü kişi olacak. Ayrıca abim şu an bu haldeyken böyle konular çok...", duraksayarak uygun sözcüğü aradı.
Aramasına gerek kalmadan Fırat boğazını temizleyip, "Şaka yapmıştım zaten.", deyip yalandan gülümsedi. "Haklı tabi. Hayat hakkında hiçbir şey bilmeyen biriyle niye evlensin ki? Hakan'dan hoşlanıyor kesin. Tabi adam her şeyi biliyor bir de harika bir işi var.", kendince içinden durumu özetledi. Elini masaya vurup ayağa kalktı. "Biraz hava alacağım.", diyerek siyah sweatshirtünün şapkasını başına geçirip kantinden çıktı.
Sıla oflayarak iki elini de saçlarından geçirdi. "Az önce bana ne oldu öyle?", midesinin tuhaflığını düşünerek ayağa kalktı. "Acıktım galiba bir şeyler yiyeyim de sonra Fırat ile konuşurum."
******
Füsun, Barlas'ın odasına gitmek için hastanenin laboratuvarından çıkıp merdivenlere doğru ilerledi. Barlas'ın kimin uyandırabileceğini çok iyi biliyordu ve o kişi gelecekti. Yoğun bakımların olduğu kata inip kapısında polis olan odaya ilerledi. Polis onun geldiğini görünce kapının önüne geçti. "Kimsiniz?"
"Füsun Acar. Emniyet Müdürü Bey bahsetmedi mi? Dedektifi uyandırmak için görevliyim ve şimdi iznin olursa hastamın durumunun değerlendireceğim.", polis bir şey demeden telefonundan whatsapp a girip Kerim'in ona attığı fotoğraflara baktı. Füsun'un resmini görünce telefonunu cebine koyup cebinden bir kart çıkardı. Kart ile yoğun bakımın kapısını açıp Füsun'un geçmesi için yol verdi. Füsun, polise gülümseyip içeriye girdi. İçeride Doktor Oya'nın, Barlas'ı izlediğini görünce yanına gitti.
"Ah Doktor Hanım her hastanıza böyle bakar mısınız? Yoksa sadece Dedektif Bey'e mi özel?", Oya gözlerini devirerek elindeki dosyayı masanın üzerine bırakıp Füsun'a döndü.
"Barlas'ı kontrole geldim. Sizin aksinize hastamı kontrol ediyorum."
"Vay adıyla hitap etme başlanmış. İşi ne ara buralara getirdiniz? E Barlas sizin hastanız olduğunu mu söyledi? Ne romantik.", işi dalgaya vurmaya bayılırdı. Üstüne birilerinin bu yüzden sinirlenmesi komiğine giderdi.
"Ay cidden gülmekten öleceğim! Neyse hayırdır niye geldiniz?"
"Ay herkes mi bu kadar unutkan olur? Dedektifi ben uyandıracağım ya o yüzden kontrole geldim. Şimdi sizden dışarıya çıkmanızı ve kapıda duran polise 'Biri sorarsa burada kimse yok' demesi için uyarmanızı isteyeceğim."
Oya ciddi bir ifadeyle Füsun'un tam karşısına geçip gözlerini gözlerine dikti. "Kusura bakmayın ama bu isteyiniz olmayacak. Barlas'ın tedavisine yardımcı olduğum gibi ona bir şey yapmaya kalkışmanıza engel olmak içinde buradayım."
Başını sallayarak omuzlarını dikleştirdi. "Bakın Doktor Hanım sizin de Emniyet Müdürü Bey'in de endişesini anlıyorum ama benim kaybedecek tek bir şeyim var o da oğlum. Onun başına bir iş gelmemesi için annesi olarak canımı ortaya koyarım ben. Bana güvenin Barlas'ı üç ya da dört gün içerisinde uyandıracağım size söz."
Söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için yüzünü inceledi. Derin bir nefes verip geri çekildi. "Peki. Umarım yalan söylemiyorsunuzdur.", diyerek odadan çıktı. Füsun, Barlas'a yaklaşıp tepeden gülümseyerek ona baktı.
"Merhaba Dedektif."
******
Hemşire Hanım elindeki tepsi ile Barlas'ın kaldığı odaya doğru ilerledi. Polis aynı şekilde onu da durdurdu ve "Kimsiniz?", diye sorup cebinden telefonunu çıkardı.
"Leyla Cam. Hemşireyim hastanın serumunu değiştirmek için geldim."
Polis onun kim olduğunu kontrol ettikten sonra kaşlarını çattı ve telefonunu cebine koyup ona baktı. "Sen yıllık izne gitmemiş miydin?"
"Evet ama son kez hastaları kontrol edip öyle gideceğim.", polis başını sallayıp cebinden kartını çıkardı. Hemşire, "İçeride kimse var mı?", diye sorduğunda polis kartı okutup kapıyı açtı ve başını iki yana sallayarak, "Yok", dedi. Hemşire içeriye girdiğinde elindeki tepsiyi masanın üzerine koyup cebinden küçük bir şişe ve şırınga setini çıkardı. Barlas'ın başucuna gelip şırınga paketini açtı. Tam iğneyi takacağı sırada boğazına sarılan el ile duraksadı. El aniden boğazını sıkıp, Hemşireyi duvara yapıştırdı.
Füsun kaşlarını çatarak gülümsedi. "Sürpriz Leyla Hanım. A yoksa Efsun mu demeliydim?", Efsun onun elinden kurtulmaya çalışırken Füsun onun elindeki küçük şişeyi aldı. "Barlas'ın ilacını getireceğini biliyordum.", önce elindeki minik cam şişeye sonra da Efsun'a baktı. Efsun'un boğazını daha çok sıkıp ona yaklaştı. "Beni dinle seni iblis Barlas'ı uyandıracağım ve sende bana yardım edeceksin! Aksi takdirde seni öldürmekten beter ederim."
"Hala hainsin.", kısık sesle ve zar zor konuştu. "Ama sana yardım edeceğim çünkü Barlas'ın ölmesini istemiyorum.", bunu demesiyle Füsun boğazını bırakıp yere düşmesine izin verdi.
"Konuş!"
Efsun nefesini düzelterek duvara yaslandı. "Bu ilaç Barlas'ı iyileştirecek ilaç. Artık tehdit ilaçlarını yapıyorlar. İki doz. Birincisi insanı mahvederken ikincisi iyileştiriyor. Elindeki de ikinci doz. Barlas şu an bizim için bir deney faresi gibi bir şey. İyileşmesini istiyorsan onu serum ile damarlarına aktar.", hala boğazı acıdığından zar zor konuşmuştu.
Füsun ona doğru eğilip yakasından tutup çekti. "Dedektif bir deney faresi değil! Bu ilaca el koyuyorum ve Dedektif için araştırmaya başlıyorum. Sen de bana içinde bulunan malzemeleri göndererek yardım edeceksin. Aksi takdirde Emniyet Müdürü olan Kerim'e seni kolaylıkla bulabileceği şeyler söylerim! Anladın mı beni?!"
Gülümseyerek cebinden bir kağıt çıkardı. "Al bakalım içindekiler. Ancak şunu bilmeni istiyorum. Ben bu kağıdı sana senin tehditlerin yüzünden değil Barlas'ın gerçekten iyileşmesi için veriyorum. Barlas'ı iyileştir yoksa bedeli oğlun olur.", sözlerinden sonra ciddi yüz ifadesini takındı. Füsun bir şey demeden ayağa kalkıp Barlas'ın serumunu değiştirdi. O sırada Efsun'da ayağa kalktı ve kendini düzeltip masanın üzerindeki tepsiyi eline aldı. İkisi beraber odadan çıkıp merdivenlere yöneldiler. Merdivenleri çıktıktan sonra Efsun hastane çıkışına, Füsun kantine doğru ilerledi. Oğlunu orada bulabileceğini düşünüyordu. Fırat düşündüğü gibi kantindeydi yanında da tanımadığı bir kız vardı. İşin garibi Sıla bir duvarın arkasından onları izliyordu. İlerleyip Sıla'nın yanında durdu.
"Oğlumun yanındaki sarışında kim?"
Sıla, Füsun'u fark edince ona birkaç saniyelik bir bakış atıp önüne döndü. "Kızın adı Bade. Tuvaletin önünde tanıştılar."
"Peki sen bunları nasıl biliyorsun?", diye sordu Füsun tek kaşını kaldırarak.
Sıla başını eğip sırtını duvara yasladı. "Fırat bana evlenme teklifi etti. Ona daha çok genç olduğumuzu ve bu hayatta karşılaşacağımız daha bir sürü insan olduğunu söyleyerek reddettim. Neyse yemek yedikten sonra onu aramaya gittiğimde tuvaletlerin önünde bu kızla konuştuğunu gördüm. Sonra buraya geldiler şimdi de sohbete devam ediyorlar. Off şu an cidden midemde tuhaf bir şey var. Hayır yani yemekte yedim aç olamam."
"Eğer midende tuhaf bir şey varsa ya zehirlendin ya da aşık oldun.", yüzüne düşen saç tutamını kulağının arkasına atıp gülümsedi. "Ben şu aşk olayını Fırat'ın babasıyla zaman geçirerek fark ettim. Onunla ders çalıştığımızda bile midem alt üst oluyordu."
"Her şey aşk değildir. Neyse ben gidiyorum.", Sıla bir iki adım atar atmaz Füsun'un dediği şeyler olduğu yerde donakalıp hızla eski yerine geçti ve Fırat ile aynı masada oturan kıza baktı.
"Bu soğukta dondurma mı yenir? Bu kız oğlumu hasta edecek gibi görünüyor.", Sıla'yı yerine geri getiren cümle buydu işte. Fırat hayatı boyunca dondurma yememişti. Şimdi daha yeni tanıştığı bir kızla mı yiyecekti? İçinde oluşan bilmediği bir öfkeyle oradan hızla ayrıldı. Attığı adımlar hızlı ve sertti. Hastane koridorlarında birinde bir kaloriferin önüne oturup sırtını yasladı. Bacaklarını kendine çekip sarıldı ve başını bacaklarına gömdü. Kendisine ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Acaba özel günlerine mi gelmişti? Yoksa Fırat'ın ilk dondurmasını başka biriyle yemesini ihanet olarak mı algılamıştı? Belki de Füsun'un dediği gibi aşktı. Ama aşk olsa o bunu anlamaz mıydı? Sinirleri bozulmuştu. Sonuçta abisi yoğun bakımdaydı bugüne kadar yanında olan tek erkekte başka bir kızlaydı.
Kolunun dürtülmesiyle başını kaldırdı karşısında gördüğü şeyle şaşırdı. Fırat iki tane plastik kase içerisinde dondurma getirmişti. Sütlü dondurmaların üzerinde çikolata sosu vardı. Fırat gülümseyerek birini uzattı. "Hiç iyi bir ajan değilsin. Güzel saklanamıyorsun. Bade ile beni izlediğini Bade bile fark etti.", Bade ismini duyar duymaz kaşlarını çattı Sıla. Fırat bunu fark edince hafifçe güldü. Dondurma kasesini biraz daha uzatıp, "Almayacak mısın? Beraber yiyelim diye dondurma getirdim. İlk defa seninle yiyeceğim."
"Bade ile yemiyor muydun?", diye sordu dondurmayı eline alırken.
"Ondan rica ettim beni kırmadı. Haklıydın Sıla daha genciz ve tanışacağımız bir sürü insan var. Hatta biriyle tanıştım. Ama şunu bil ki bu hayatta ilk dondurmamı seninle yerim.", gülerek plastik beyaz kaşığını eline aldı. Sıla'da tebessüm edip kendi kaşığını eline aldı.
"3...2...1..."
"3...2...1...", beraber geri sayım yapıp aynı anda dondurma ve çikolata sosu dolu kaşıkları ağızlarına götürdüler. İlk kaşığı bitirdiklerinde Sıla başını Fırat'ın omuzuna yaslayıp ikinci kaşığını hazırladı. "Çok güzel. Teşekkür ederim.", Sıla'nın teşekkürüne karşılık Fırat bir şey demeden onun başına yaslandı.
******
"Barlas hakkında hiçbir gelişme yok mu?", masadakilere göz gezdirirken sorunu sordu Adalet Hanım. Barlas'ın göreve başladığı ilk günkü gibi aynı kişilerle toplanmışlardı. Aradaki tek fark Barlas'ın sandalyesinde Feyza Hanım oturuyordu.
Kendisine yöneltilen soruyla duruşunu dikleştirdi Feyza Hanım. "Çalışmalarımız devam ediyor efendim. Kerim Bey'in getirdiği Füsun Hanım çalışmalara başladı. Yanında da yeğenim Oya bir yanlış olmasın diye duruyor."
"Anladım.", başını sallayarak Ömer'e döndü. "Vaka ile ilgili yeni bir şey yok mu Ömer?"
"Hayır efendim ama araştırıyoruz merak etmeyin."
"Araştırıyormuşsunuz!", sesini normalden biraz fazla çıkararak lafa atladı Yasin Bey. "Füsun denen kadını ve Haluk Kenan'ı konuşturun! Ne diye bekliyoruz ki?!"
"Ses tonunuza dikkat edin Yasin Bey.", Adalet Hanımın uyarısıyla boğazını temizleyip başını masaya bakacak şekilde eğerek sessiz oldu Yasin Bey. Adalet Hanım ellerini masada birleştirip omuzlarını dikleştirdi. "Füsun'u zorlamayalım onun ilk önceliği Barlas'ın iyileşmesini sağlamak. Haluk Kenan'ın da düşünmesini bekleyelim. O zamana kadar Haluk Kenan'ın şirketlerinin sahip olduğu yerler ve zamanında kaçak malları sakladığı depolar araştırılsın."
Ömer başını sallayarak verilen emri kabul ettiğini gösterdi. Adli Tıp Doktoru olan Yasemin Hanım konudan geri kalmayarak kısa bir şekilde yaptıklarını özetledi, "Bizde yeni gelen kurbanlara dikkat ediyoruz. Araştırmalara devam ediyoruz."
"Güzel Yasemin Hanım. Çalışmalara devam edilsin. Yine de uyarmak isterim daha çok dikkat edilsin."
"Adalet Hanım.", kendisine seslenmesiyle Kerim'e döndü. Konuşması için başıyla onay verirken Kerim söze girdi. "Füsun'un ve oğlunun kaldığı akıl hastanesi hastaları iyileştirme adı altında hastalara işkence ediyorlarmış. Bunun ihbarını aldık.", Sıla'dan bahsetmeyerek olayı özetleyerek anlattı.
Adalet Hanım kaşlarını çattı. "Ne yani böyle bir şey varsa bile sizin şimdi mi haberiniz oluyor? Acilen bunu araştırması için birini görevlendirin. Ayrıca o hastaneyi teftiş eden müfettişi bulup acilen sorguya çekin!"
"Emredersiniz efendim. O zaman ben Halide Yaşaroğlu'nu görevlendireceğim. İzniniz olursa?"
"Güzel. Halide babası gibi iyi bir dedektif.", masanın üzerindeki kalemini ve dosyasını alıp ayağa kalktı. Kendisinin ayağa kalkmasıyla masadaki herkes ayaklandı. "Toplantı bitmiştir hepinize iyi günler.", böylelikle toplantı odası yavaşça boşaldı. Kerim ve Ömer direk çalışma odasına gitti. Doruk odasına ona verilen işleri yapmakla meşguldü. Kerim tekli koltuklardan birine oturup arkasına yaslandı. Aynı şekilde Ömer, Kerim'in karşısına oturdu. "Doruk ne yapıyorsan hemen bırak ve şu Haluk Kenan'ın şirketlerini ve zamanında kaçak malları sakladığı depoları araştır.", Kerim, Adalet Hanım tarafından verilen emri Doruk'a yapmasını söyledi.
Doruk gözlerini bilgisayarının ekranından ayırmayarak, "Şu an Alev'in telefonunu araştırmakla meşgulüm."
"Hala onu mu araştırıyorsun? Dünde ona bakmıyor muydun?", Doruk'un dün de Alev'in telefonunu incelediğini hatırlayan Ömer sorularını geçiştirmeden sordu.
"En ince ayrıntısına kadar bakıyorum. Kaçırdığım bir şey olabilir!", dünden beri en ufak bir şey bulma derdindeydi. Tüm müziklere, rehberdeki herkese, uygulamada Alev'in konuştuğu kişilere... kısacası her şeye en baştan ve teker teker bakıyordu. Sanki bir şey bulursa Barlas'ı uyandırabilecekmiş gibi hissediyordu.
"İlk baktığında bir şey bulamadıysan ikinci baktığında bulamazsın. Sen çok dikkatli birisin Do..."
"Bir şey buldum!", Doruk'un ani çıkışı Kerim'in sözünü kesmişti. Kerim ve Ömer şaşırarak yerlerinden adeta fırlayarak Doruk'un yanına geldiler. Bu bir iki saniyelik koşuşturmacada tek dilekleri Doruk'un bulduğu şey kendilerine yardımcı olacak bir şey olmasıydı.
******
Hayat bir hastanede başlarken asıl hikaye eve gelince başlar. Hikayenin nasıl başlanacağı bilinmez. Evde gözlerini açtığında insanın hikaye başlar. Barlas'ın hikayesi üç katlı, kimisi saray diyebileceği büyük bir evde başladı. Zihni şimdi de onun hikayesinin asıl başladığı yere, evine getirmişti. Evin etrafında bir iki tane güvenlik görevlisi duruyordu. Büyük krem ve beyazın hakim olduğu eve doğru ilerledi. Aynı ev gibi büyük ve görkemli olan evin açık olan tahta kapısından içeriye girdi. Evin merdivenlerinden çıkıp ikinci kata ulaştı. Merdivenin hemen karşısındaki odaya ilerledi. Odada bulunan beşiğe yaklaşıp içine baktı. Bu kendisiydi. Yeni doğmuş olan Barlas Arslan. Gözleri açık bir şekilde tavana bakıyordu. Onun hikayesi burada başlamıştı. Abileri Acar Bey Arslan ve Behzat Orhan Arslan beşiğin başında dikilmiş bebeğe bakıyorlardı. Barlas bir an ölen abisini görünce hüzünle gülümsedi. Acar beşikteki bebeğe hayranlıkla ve gülümseyerek bakarken, Behzat tam tersine sinirli ve nefret dolu bakıyordu. En başından beri Barlas'ı sevmemişti çünkü annesinin yeni ilgi odağı olacağını düşünmüştü.
Hani olur ya yeni doğan bebeğe daha çok özen gösterilir, evin en küçüğü her zaman daha çok sevilir, evin en küçüğü hep en masumu olur ya Barlas'ın hikayesinde en küçük olunca en sevilen olmanın alakası yoktu. Bunu daha beş yaşındayken öğrenmişti. Bacakları kendisini odadan çıkarıp merdivenlerden aşağıya, evin girişine yönlendirdi. Onun en küçük olunca en sevilen olmanın alakasının olmadığı güne getirmişti bacakları...
"Yine mi dışarıdaydın sen?!", annesi Ceylan Hanım, kendisini yine dışarıdan geldiğini görünce yakalarından tutup sarsarak bağırmaya başladı. "Barlas! Sana demedim mi ben dışarıya çıkmayacaksın diye!? Kaçıyorsun bir yerlere ondan sonra baban bana patlıyor! Senin derdini çekmek mi zorundayım?!"
Ceylan Hanımın ses tellerini kopartacak kadar bağırması ve bedenini sarsması Barlas'ın henüz beş yaşındaki ruhunu hiçbir zaman unutamayacağı kin ve nefretle dolduruyordu. Hele Behzat abisinin merdivenlerinden başından gülümseyerek izlemesi iyice masum ruhunu kirletiyordu. "Özür dilerim anne.", diyebildi sadece. Bakıcısının 'maviş' diye adlandırdığı gözleri dolmuştu. Çenesi titriyor ve ağlamamak için kendisini sıkıyordu.
"Odana git hemen!", annesinin gürlemesiyle bir iki adım geriye doğru çekti kendini. Annesi merdivenlerden çıkınca kendisi de yavaşça merdivenlerden çıktı. Behzat'ın yanından geçerken göz göze geldiler. Behzat sanki kardeşine değil de düşmanına bakar gibi bakıyordu. Oysa o da hala küçük bir çocuktu. Ona kini ve nefreti öğreten ailesiydi. Eğer en kısa zamanda bir şey değişmezse Barlas'ta onun gibi kin ve nefret dolu biri olacaktı.
Gerisini biliyordu Barlas. Daha fazla dayanamazdı. Evden koşarak çıktı. Dışarıya çıktığında nefes nefese kalmıştı. Geçmişteki acılarına karşı dirençli olmak her yiğidin harcı değildi. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun ufakta olsa geçmişteki acılarını, utançlarını, üzüntülerini, huzursuzluklarını hatırlayınca düşünmeden edemiyordu. Barlas'ta düşünmeden edemiyordu.
Çünkü geçmiş onun geleceğinin temelleriydi...
------------------------------------------------------
Bölüm sonu ^^