"Beni çağırmışsınız Feyza Hanım.", diyerek hastanenin baş hekimi olan halasının odasına girdi Oya.
Elindeki mavi renkte dosyayı masasına bırakıp ciddi bir ifadeyle kalem tuttuğu sağ eliyle önündeki koltuğu işaret etti. Oya, halasının işaretiyle masasının önündeki tekli koltuğa oturup duruşunu dikleştirdi. Feyza Hanım bakışlarını masasının üzerindeki dosyaya çevirdi. "Yoğun bakımdaki dedektiften bir haber yok mu?"
"Daha sonuçlar yeni çıkmaya başladı efendim. Elimizden geldiğince çalışıyoruz. Hatta ben Barlas Bey'in odasına sık sık kontrole gidiyorum. Laboratuvar ekibimizle de çalışmalarımız devam ediyor."
"Artık Barlas Arslan vakasının başında değilsin.", başını kaldırıp gülümsedi. "Yani Bakanlıktan gelen bilgiye göre bir laboratuvar doktoru geliyormuş. Artık ekibin başında o var."
"Ne!? Ciddi misiniz? Ama neden ki?", Oya duyduğu şeylere karşı hem şaşırmış hem de hayal kırıklığına uğramıştı. Daha Barlas geleli ikinci gün dolmamışken hemen görevinden alınması kendisini hüsrana uğratmıştı.
Feyza Hanım gözlerini devirerek tekrardan ciddi ifadesine büründü. "Bir dinle beni söyleyeceklerim bitmedi.", elindeki kalemi masasının üzerine koyup ellerini birleştirdi. "Bak bu iş çok önemli anlıyor musun? Şu haberlerde izlediğin kalp krizi vakaları ilaçlarla yapılıyormuş. Yani doğal olmayan ölümler var ve devlet bundan hiç memnun değil. O saçma sapan arkadaşının yanına gitmekle iyi yapmışsın. Sonunda hastane için iyi bir şey yapabildin."
"Yalnız ben hastane için hep elimden geleni yaptım ama sen görmüyorsun.", halasının tavırlarından sıkılan Oya, halasının sözünü keserek konudan çıkarak doğruları söyledi.
"Sözümü kesme de beni dinle! Barlas'ı bu hastaneye getirmekle hastane için en büyük iyiliği yaptın. Eğer Barlas iyileşirse hastanenin geleceği için çok iyi şeyler olabilir. Bak ekibin başı olmaktan alındın ama yine o ekipte olacaksın yani sakin ol."
Ekipte olacağını duyunca az da olsa rahatladı. "Dinliyorum.", diyerek halasından devam etmesini istedi.
"Gelecek olan doktor bu kalp krizi ilaçlarını yaratıcılardan biriymiş. Emniyet Müdürüne yardım edeceğine söz vermiş. Tabi ki üstler bütün ipleri o kadına bırakamayacaklarını söyleyerek Barlas'ın canını sana emanet etmişler. Senin görevin gelecek olan doktorun her adımını takip etmen ve Barlas üzerinde uygulayacağı her şeyi test etmen olacak. Tüm çalışmalar bu hastanede devam edecek ve eğer tekrardan Barlas vakasıyla karşılaşılırsa bu hastanede tedavi görülecek.", son cümlesini heyecanla söylemişti Feyza Hanım ve aynı heyecanla devam etti. "Barlas uyanırsa onunla çalışacaksın ve sağlık yönünden ona ve ortağına yardım edeceksin. Bu o kadar büyük bir fırsat ki!"
"Bu gizli bir şey değil mi? Hastaneye ne yararı var ki? Önemli olan insanları iyileştirmede geniş bir işe yardım etmemiz.", ciddiyetle halasının bu sözlerine tepki verdi. Halasının bu tavrını anlayamıyordu. İş aşkı dese bir vicdan kırıntısı bulamıyordu bu da Oya'nın hiç hoşuna gitmiyordu.
Feyza Hanım çapraz şekilde gülümseyip hafifçe öne eğildi. "Sence bu durumlar zamanı gelince halka duyurulmaz mı? Duyulur hatta abartıla abartıla duyuluyor. Böylelikle bizim hastanemizde duyulur.", birden masaüstü telefonun çalmasıyla Feyza Hanım ciddileşip telefonu aldığı gibi kulağına götürdü. "Alo. Tamam hemen geliyorum.", saniyelik telefon konuşması sonunda Feyza Hanım telefonu yerine koyup kendisine merakla bakan Oya'ya döndü. "Dediğim doktoru getirmişler. Hadi gidelim."
"Tamam.", ikisi beraber odadan çıkıp giriş kata indiler. Girişe geldiklerinde Kerim'i, iki polisi ve iki polis arasında duran kadın ile adamı gördüler. Feyza Hanım gözlerini kadının üzerine dikti.
"Hoş geldiniz ben bu hastanenin Başhekimi Feyza Sarı. Siz de Füsun Hanım olmalısınız?", Füsun bir şey demeden sadece başını salladı. Sessizliğe karşı boğazını temizledi. "O zaman biz hemen çalışmalara başlayalım eh zaman çok önemli."
"Feyza Hanım.", diyerek araya girdi Kerim. Kendisine bakmasıyla devam etti. "Sizinle biraz konuşabilir miyiz?"
Başını sallayıp Oya'ya döndü. "Füsun Hanımı götürün Oya Hanım."
"Tabi Feyza Hanım.", Oya kenara çekilip Füsun'a yol gösterdi. "Bu taraftan Füsun Hanım." Füsun tekrardan başını sallayıp oğluna döndü. Yanağından öpüp saçını okşadı. "Kendine dikkat et bana ulaşamayabilirsin ona göre davran.", oğlu ile kısa vedasının ardından Oya ve Feyza Hanım ile girişten ayrıldılar. Kerim, Salih'e dönüp eliyle Füsun'un oğlunu işaret etti.
"Salih, oğlan sana emanet. Murat sen beni diğerleriyle arabada bekle birazdan geliyorum.", iki poliste emirleri başlarını sallayarak kabul edip söylenen görevleri yerine getirmek üzere oradan ayrıldılar. Kerim'de Feyza Hanım ile odasına gitti.
******
Bazı insanlar hayatın kendisine yaşattıklarına karşı ne olursa olsun hep enerjilerini yüksek tutmak için çabalarlar. Bazen enerjilerini yüksek tutmaya çalışan insanlar sırf enerjilerini yüksek tutmak için çabalarken aslında enerji harcadıklarını anlarlar. Sıla bunu zamanında fark etmiş ve artık enerjisini yüksek tutma çabalarından uzak bir şekilde bir kenarda oturup her şeyin geçmesini beklerdi. Aynı şu an ki gibi. Kışın soğukluğuna karşı çözümü hastanenin girişine yakın bir koridorda, sırtını kaloriferin birine yaslayıp yere oturmakta buldu. Dizlerini kendisine çekmiş öylece oturarak etraftan geçen gidenleri izliyordu. İnsanın kendisinin yapmadığı şeyi başkası yapınca hemen o kişiye 'deli' damgası koyanlar olur ya etraftan geçenler Sıla'yı ya tuhaf buluyor ya da deli olduğunu düşünüyorlardı. Kışın sırtını sıcak kalorifere versen de soğuk ve 'pis' yere oturmak delice geliyordu bazılarına, bu yüzden Sıla'ya tuhaf bakışlar atan oluyordu. O da karşılığını kaşlarını çattığı bakışlarla veriyordu.
Etrafa baktığı sırada sol taraftan gelen tanıdık simayla yerden kalktı. Tanıdık gelen sima yanına geldiğinde kim olduğunu anladı. Keyfi yerine gelerek sarılmak için kollarını ona uzattı. "İnanmıyorum gelmi...", kollarının boşlukta kaymasından dolayı karşısına baktığında onun yere oturmuş olduğunu gördü. Sinirlenerek onun koluna yumruk attı. "Şerefsiz insan bir sarılır."
"Hainlere sarılmıyorum. Ayrıca istediğin kadar vurabilirsin hastanedeyiz ve burada insanı iyileştiriyorlar."
Şaşırarak yanına oturdu. "Ben mi hainim?", diyerek kendisini gösterdi. Karşısındaki başını sallayınca kaşlarını çattı. "Ne demek oluyor bu Fırat?"
Fırat etrafı kolaçan edip kendisiyle gelen polisin uzaktan onları izlediğini görünce Sıla'ya döndü ve alçak sesle, "Hastaneden birlikte kaçacaktık ama sen tek gittin.", dedi.
"Anneni bırakabildin mi ki?"
"Baban sana o iğrenç ilaçları içirirken veya vücuduna yerleştirirken 'Babacım' ama benim annem seni kurtarınca 'Anneni bırakabildin mi?' öyle mi?", Sıla bir şey demeden kollarını birleştirip önüne döndü. Aynı şekilde Fırat'ta ses çıkarmadan önüne dönerek öylece durdu. Daha yeni kavuşmuşken hemen kavga etmeleri ikisinin de canını sıkmıştı. Aslında kavga etmek yerine konuşmaları gerekiyordu. Bunu bilen ve onu çok özleyen Fırat, sessizliği bozan taraf oldu. "Buraya gelirken babanın telefonunu çaldım."
Sıla bunu duyduğu gibi Fırat'a döndü. "Ciddi misin? Versene bakayım.", Fırat etrafına bakıp Kerim'in, kendisine göz kulak olması için görevlendirdiği polisi kontrol etti. Fazla uzakta olmayan Salih gözlerini üzerine dikmişti. Gözlerini devirip Sıla'ya yaklaştı.
"Bir polis beni izliyor. Şimdi telefonu görürse sorun çıkar. Sonra gösteririm."
"Anladım.", başını eğip elleriyle oynamaya başladı. "Seni hastanede bıraktım diye bana kızgın mısın?"
"Sana kızgın değilim.", işaret parmağını kırıp nazikçe Sıla'nın çenesine koyup başını kaldırmasını sağladı. "Aksine o bataklıktan kurtulduğun için çok mutluyum.", söylediğine karşılık Sıla gülümseyerek çenesindeki elini tutup başını Fırat'ın göğsüne yasladı. İkisi böyleydi. O hastanedeyken de kavga ettikleri zamanlar olmuştu ama günün sonunda ikisi de kendilerini gizlice bir odada buluşarak, el ele tutuşup pencereden dışarıyı izlerken bulurlardı.
"Sıla.", duyduğu tanıdık sesle başını kaldırıp yanlarına gelmiş olan Dünya Hanım'a baktı. Yanağına düşen bir tutam saçını kulağının arkasına atıp boğazını temizledi.
"Efendim Dünya Hanım?"
"Benim az eve gitmem gerek ama Çiçek uyuyor. Harap oldu çocuk zaten oradan oraya uyuması normal. Açelya'yı da bir türlü bulamadım ki bırakayım yanına. Şu an Çiçek'in yanında bir hemşire duruyor ama benim içime hiç sinmiyor. Acaba ben gelene kadar Çiçek'in yanında kalabilir misin...", durakladı. Fırat ile Sıla'ya bakarak atıp alttan alttan gülümsedi ve devam etti. "...arkadaşınla?"
"Olur.", yerden kalkarak üzerindeki tozları eliyle sildi. Hiçbir şey anlamayan Fırat, Sıla'yı takip ederek ayağa kalktı. Sıla ile merdivenlere doğru giderken Dünya Hanım arkadan onlara bakarak gülümsedi.
"Ah ah iyi çocuğa benziyor. Burnuna ne olduğunu çözemedim ama iyi çocuğa benziyor. Sıla kızımda boş değil gibi ona. Hadi hayırlısı.", dedi Fırat'ın burnundaki yara bandını merak ederek. Daha fazla oyalanmaması gerektiğini hatırlayarak hastaneden çıktı.
Sıla ve Fırat odaya geldiklerinde odadaki hemşire hemen oradan ayrıldı. Sıla kapıyı kapattığı sırada Fırat yatakta uyuyan Çiçek'in yanına giderek onu izlemeye başladı. "Çok minik."
Sıla yanına yaklaşıp o da Çiçek'e baktı. "Öyle.", Çiçek'in üstündeki pembe minik battaniyeyi biraz daha yukarıya çekip battaniyenin daha iyi durmasını sağladı. Arkasına döndüğünde Fırat'ın kanepeye uzanmış olduğunu, kanepenin uzunluğunun az olmasından dolayı ayaklarının kanepenin sınırlarından çıktığını gördü. Gülerek baş ucuna oturdu. Elini Fırat'ın siyah saçlarına daldırarak, "Çok mu uykun var?", diye sordu. Sorusunun karşılığını 'Hı hı' diye alabildi. Dudağını büzüp Fırat'ın saçlarını karıştırdı. "Ama sana soracak sorularım vardı."
"Benim de sorularım var ama uykum sorularımdan daha fazla.", başka bir şey söylemeyince uyuduğunu düşünerek saçını öpüp yerinden kalktı. "Teşekkür ederim.", dediğini duyunca kızardığını hissetti Sıla.
"Önemli değil.", pencerenin yanındaki sandalyelerden birine oturup dışarıyı izlemeye başladı. Babasının kendisine verdiği annesi tarafından yazılan ufak bir mektupla buraya abisinin yanına gelmişti. Abisinin yanına gelmesiyle o lanet hastaneden kurtulmuştu. Gerçi sokakta kaldığı zaman olmuştu ama bunu sorun etmedi. Abisi ile tanıştığı ilk gün kendini yerde bulsa da abisini gördüğünde kendini güvende hissetmişti. Şimdi burada abisinin uyanmasını bekliyordu. Bu hayattaki en iyi dostu da şu an arkasındaki kanepede uyuyordu. Gerçi dost ta demiyordu Fırat'a. O kendisi için çok özel biriydi. İçindeki hislerini çözemese de bu hayatta en değer verdiği kişi olduğunu biliyordu. Abisi olmasa bile şu an o güvendeydi. Fırat'ın yanında olması kendini güvende hissetmesini sağlıyordu. Bir de abisi uyansa bu dünya da kimse onun tek bir saç teline bile zarar vermeyecekti. O buna inanıyordu.
******
Kerim'in Feyza Hanım ile konuştuğu şey Haluk Bey'i hastaneye getirip Barlas'ı görmesini sağlamaktı. Bir söz verilmişse elbet onu tutardı. Gerekli işlemleri halletmesi zor olmamıştı. Üstlerde tutulan sözün yerine getirilmesine sıcak bakıyorlardı. Her ne kadar duruma sıcak baksalar da Kerim'i uyarmadan durmadılar. En ufak aksiliğin kendi sonu için hiç iyi olmayacağını belirttiler. Bunu bilerek dikkatli şekilde davranarak Haluk Bey'i hastaneye getirdi. Haluk Bey yol yol boyunca oğlunun ne hale gelmiş olabileceğini düşünmüştü. Kendisini hiç suçlamıyordu. İlaçların malzemelerini bir zamanlar kendisi getirtmiş olsa bile kendisini suçlu bulmuyordu. Aynen Hakim karşısına çıktığı gün gibi hep, 'Ben getirtmeseydim onlar başkasını malzemeyi getirtecek birini bulurdu.', diye kendisini hep başkalarına karşı hem de kendi zihnine karşı savunur dururdu.
Elleri kelepçeli bir şekilde, yanında iki polis önünde Kerim ile yürüyerek Barlas'ın kaldığı yoğun bakıma gitmek için merdivenlere yöneldiler. Merdivenlerin başında Ömer'de yanlarına gelerek onlara katıldı. Ara sıra Haluk Bey'e bakınarak Kerim'in yanından yürüdü. Barlas'ın odasının önüne geldiklerinde iki polis Haluk Bey'i, Ömer'e bıraktılar. O sırada yanlarına Feyza Hanım'ın görevlendirdiği hemşire gelip onları odaya girmek için hazırlanmalarına yardımcı oldu. Üçü tekrardan kapının önüne geldiğinde Kerim kimliğini çıkarıp kapının önüne nöbet tutması için yerleştirdiği polise gösterdi. Sırayla nöbet tutan polislere verdiği emirlerden biri, 'Buraya babanız gelse bile kimlik kontrolü yapmadan içeriye almayacaksınız', olduğu için kimliğini gösterdi. Ömer'de ona uyarak cebinden çıkardığı kimliği ona gösterince polis kapıyı açan kartı yoğun bakımın kapısının okuma kısmına gösterip kapıyı açtı ve başını sallayarak selam verdi. "Buyurun müdürüm."
Kerim, Ömer ve Haluk Bey içeriye girdi. Arkalarından kapı kapanırken Ömer, Haluk Bey'in kolunu ittirerek bıraktı. Kerim ve Ömer kapının yanında babanın oğluna yaklaşmasını izlemeye başladı. Haluk Bey şaşkınlıkla yatakta uyuyan oğluna göz gezdirdi. Oğluna bağlanan kablolardan, ağzını ve burnunu kapatacak maskeden, oğlunun bembeyaz olmuş yüzüne baktı. Teninin beyazlaması sarı saçlarının daha parlak görünmesini sağlıyordu. Rengi öyle gitmişti ki üzerindeki soluk mavi hasta kıyafeti bile daha parlak görünüyordu. Yavaş adımlarla oğluna yaklaşıp oğlunun soğuk elini tuttu. Gözlerinin dolmasıyla yavaşça boğazında bir yumru hissetti. Alt dudağının titremesini durdurmaya çalışsa da olmadı. Nefes alışverişi hızlanırken zorla da olsa sonunda konuştu. "Oğlum.", dudaklarının arasından çıkan kelimeyle ağlamaya başladı. Buraya gelirken oğlunu hiç böyle hayal etmemişti. En azından ten rengini böyle hayal etmemişti. Bir de kendi nefes alabildiğini düşünmüştü.
Oğlunu bu halde görmesiyle kendisine suçsuz olduğunu söyleyen iç sesine ağlayarak isyan etti. Belki de en başından polise deseydi oğlu bu halde olmayabilirdi. 'Peki ya diğer aileler?', diye düşündü. Onların da ailelerinden bir parça almış olabilirdi. Şimdi bunların cezasını kendi oğlunun üzerinden mi çekiyordu? Buna izin veremezdi. Kendi günahının cezasını oğlu çeksin istemiyordu. Oğlunun yüzüne tekrardan baktı. Neredeydi oğlunun kendisinden aldığı mavi gözleri? Neredeydi o, insanların 'okyanus' diye tabir ettiği gözler?
"Aç o göz kapaklarını oğlum. Saklama benden o derin okyanuslarını. Bunu babana yapma Barlas'ım.", elini bırakıp kelepçeli ellerini Barlas'ın saçlarına yönlendirdi. Bir yandan iki eliyle oğlunun saçlarını okşarken da diğer yandan da ağlıyordu. "Sen bebekken saçlarının okşanmasına bayılırdın. Seni kucağıma ilk aldığımda başını okşadığımda zamanki o minik gülüşün hep aklımda. Ahh o güzel günlerin her saniyesi aklımda. Hele adını verdiğimiz kısım. Adını kulağına söylemesi için getirdiğim hoca bir kulağına ezan okurken gülmüştün, diğer kulağına sela okuduğu zaman durgunlaşmıştın, adını söylediği zaman da esnemiştin.", bir an anılarını hatırlamasıyla tebessüm etti.
"Barlas. Barlas Arslan.", oğlunun adını sanki yeni koyuyormuş gibi içtenlikle söyledi. "Hani hep sorardın ya 'Benim ismimi kim koydu?' diye bende hatırlamıyorum diye geçiştirirdim. Senin ismini falcı bir kadın, sen anne karnındayken koydu. Annen ile senin kontrolün için hastaneye gitmiştik sonra biraz oturalım diye deniz kenarında bir restorana gitmiştik. Orada bir falcı kadın yanımıza gelip fal baktırmak istedi. Annen ve ben kabul etmeyince de 'Belki siz istemezsiniz ama Barlas Bey ister', demişti annenin şişmiş karnını yani seni göstererek. Annenle bunu tuhaf bulunca falcının konuşmasını istedik. Seni ve isminin anlamı ile ilgili bir şeyler konuştu durdu. Şimdi bakıyorum da sana en doğru ismi vermiş. Barlas savaşçı, kahraman demek.", gülümsemesi yavaşça soldu.
"Lütfen oğlum biraz daha savaş! Benden önce ölme. Biliyorum bu zamana kadar baba oğul ilişkim seninle hep inişli çıkışlı oldu ama ben babamdan böyle gördüm. Babam da gündüzleri benimle dalga geçer, beni sinirlendirir ve üzerdi. Akşam olunca da beni kucağına oturtur başımı okşayarak, 'Hayatta herkes bir gün sana böyle davranabilir evlat. Benim amacım bunları en yakınından duymaya alışman, alış ki zamanı gelince sana böyle davrandıklarında yıkılma", derdi. Ben seni çok seviyorum oğlum ve seninle gurur duyuyorum. Lütfen ölme. Nefes aldığını ben ölene kadar görmek istiyorum ama sen benden önce nefes almayı bırakırsan ben dayanamam.", tekrardan Barlas'ın elini tutup başını eline gömüp ağlamaya devam etti. "Lütfen bana ikinci bir evlat acısı yaşatma."
Haluk Bey'in son söylediği şeyi duyan Ömer şaşırarak Kerim'e döndü. Kulağına yaklaşıp sesini alçalttı. "Ne yani Barlas'ın abisi ölmüş mü?"
"En büyük abisi Acar Bey Arslan on dört yaşında hastalıktan öldü.", aynı kısık ses tonuyla soruya cevap verip önüne döndü. Ömer duyduğu cevaba karşı Barlas'a ve Barlas'ın yatağının önünde eğilerek ağlayan Haluk Bey'e baktı.
Acar Bey Arslan, Ceylan Arslan ve Haluk Kenan Arslan'ın en büyük oğullarıydı. On dört yıllık yaşamı boyunca 'Bey' adını hakkıyla taşımış bir çocuk olmuştu. Acar Bey, ortanca kardeş Behzat Orhan Arslan'ın tam tersine Barlas'a hep sevgi dolu bir abi olmuştu. Behzat Orhan, Barlas'a her kötü davrandığında Acar Bey hep duruma el atmıştı. O sadece Barlas'ın kahramanı değil Arslan evinin çalışanları için de bir kahramandı. Herkese yardımcı olması, kimseye üstünlük taslamaması ve hep güler yüzlü olmasıyla çalışanlarında kahramanıydı. Vefat edene kadar hiçbir zaman bu güzel davranışlarını aksatmamış herkesin, özellikle de Barlas'ın mutlu olması için çabalamıştı. Çünkü Barlas'ın farklı bir hikayesi vardı ve o bunu biliyordu.
----------------------------------------------------------
Bölüm sonu. 💙