Yeni yıla yaklaşırken kar yağışı şiddetlenmişti. Barlas hala uyuyordu. Doktoru olan Oya'da onlara fazla bir şey demiyordu bu da canlarının sıkılmasına sebep oluyordu. Kantinde pencereye yakın bir masada Doruk, Açelya, Sıla, Dünya Hanım ve kucağındaki Çiçek ile oturuyorlardı. Hakan'ın işleri olduğundan Adli Tıp binasına gitmişti. Çiçek etrafa minik meraklı gözlerle bakarken pencerenin gösterdiği manzarada bakışları durdu. Dışarısı bembeyazdı. Bu bilmediği beyazlık kendisini çok heyecanlandırdı. Dünya Hanımın kucağında çırpınarak ellerini pencereye doğru uzatırken heyecanını belli edecek şekilde gülmeye başladı. Babasının gelip onu bembeyaz olan dışarıya çıkarmasını bekliyordu ama babası bir türlü yanına gelmiyordu. Dün ağlarken de babası yanında değildi şimdi de babası yanında yoktu. Dün geç saatlerde Çiçek'in diş çıkardığını öğrenmişlerdi. O gece Çiçek ateşlenmeye ve ağlamaya başlamıştı. Hastanede olmanın şansıyla Çiçek'in doktoruna gitmişler ve dişinin çıktığını öğrenmişlerdi. İlk dişinin çıktığına sevinseler mi yoksa Barlas'ın bunu göremediğine üzülseler mi bunu kimse bilemedi. Dünya Hanım, Çiçek'in kıpırdanmalarına karşı sakinleşmesi için başını okşarken derin bir nefes verirken önce dışarıya sonra diğerlerine baktı. "Dışarıya çıkmak istiyor."
"Onu biz çıkarmayalım.", diye söze başladı Doruk. "Barlas uyandığında Çiçek'in kar keyfini ilk kendisiyle çıkarmasını isteyecektir. Eğer biz bunu engellersek laf eder."
"Uyansa da bize laf etse.", Açelya'nın keyifsizce söylediği sözler Doruk'un gülümsemesine sebep olmuştu.
"Barlas, Ömer ve benim için hep, 'Şu çalıştığım insanlara bak Allah'ım ya' derdi. Bizde Ömer ile gülüşerek onu daha çok sinir ederdik.", gülüşünü aniden soldurdu. "Keşke gelse de yine onu sinir etsek."
Masaya çöken sessizlik Çiçek'in ağlamasıyla son buldu. Dünya Hanım Çiçek'i uyutmak için Doruk'un kendileri için ayarladığı odaya gitti. Dünya Hanımın gitmesiyle birlikte Ömer'in gelmesi bir oldu. Ömer elindeki laptop çantasını Doruk'un önüne koyup boş olan sandalyeye oturdu ve arkasına yaslandı. ", araştır.", normalde bu hastane çoktan araştırılmış, Haluk Bey'in bahsettiği kadını hastaneden çıkarmak için gereken izinler alınmıştı ancak Kerim'in Ömer'e diğerlerinin yanına gitmesini söylemesiyle Ömer kabul etmiş ama boş durmamak sebebiyle hastanenin nasıl bir hastane olduğunu öğrenmek için Doruk'tan araştırmasını istemişti.
"Ne?!", Sıla hastanenin adını duyar duymaz başını yasladığı masadan kaldırdı. Sıla'nın bu ani tepkisi masadaki diğerlerinin kendisine bakmasına sebep olmuştu. Ani tepki verdiğini fark edince ellerini kollarına sarıp, "Affedersiniz. Biraz ani tepki verdim.", dedi.
Ömer ciddi bir ifadeyle kollarını masaya yerleştirip Sıla'ya doğru eğildi. "İçimden bir ses o hastaneyle ilgili bir şeyler bildiğini söylüyor.", biraz durup kaşlarını çattı. "Yoksa kaldığın hastane orası mıydı?"
Başını salladı. "Evet.", o hastanede çektiklerini hatırlayınca içinin ürpermesiyle hafifçe yerinde titredi. Ömer'in kendisine olan 'anlat' bakışlarını fark edince derin bir nefes verip elleriyle oynamaya başladı. "O hastane nedenini bilmediğim şekilde hastalara çeşitli deneyler yapıyor. Hastaların bazısının vücudu durumu kaldırabiliyor bazısı ise çıldırıyor. Benim durumumda fenaydı ancak bir arkadaşımın annesi sayesinde iyiyim. O ilaçlardan anlayan biri. Bana uygulanan her ilaca karşılık bana yaptığı ilaç sayesinde hep iyi oldum."
"Arkadaşının annesi sayesinde iyi miydin? Adı neydi o annenin?"
"Adı Füsun. Neden sordun ki?"
Ömer rahatlıkla arkasına yaslandı. "Yakında öğrenirsin.", dediği şeyin Sıla'nın anlamadığını fark etse de fazla önemsemeden Doruk'a döndü. "Sen o hastaneyi araştır. Hem Sıla'nın dediği doğruysa o hastane için bir şeyler yapmamız gerekecektir."
"Peki. Sen nasıl istersen.", Doruk her zamanki işine dönerken Ömer, Açelya'ya döndü.
"Barlas'tan haber var mı?"
"Yok.", gözlerini kısarak ellerini çenesinin altında birleştirdi. "Tanıştığımız ilk andan beri sana gıcık oluyorum Ömer. O yüzden benimle sohbet etmeye kalkma.", Ömer karşılığında omuz silkeleyerek bunu bir mesela olarak görmediğini belirtti. Telefonunun çalmasıyla ekranına bakıp, masadan kalkması bir oldu.
******
"Levent Güney Onay Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.", sanki adını sesli bir şekilde söyleyince bir şeyler anlayacakmış gibi tekrarladı Kerim. Dört polis ile geldiği bu hastaneden eli boş olarak çıkmayacaktı. Bundan adı gibi emindi. İki polis ile hastanenin içine girip sekreter masasının yanına gittiler. Kerim cüzdanından kimliğini çıkarıp kendisini izleyen sekretere gösterdi. "İstanbul Emniyet Müdürü Kerim Aksoy. Öykü Hanım sizinle sabahın erken saatlerinde konuşmuştuk hatırlarsınız."
Öykü Hanım başını salladı. "Evet konuşmuştuk. Füsun Acar ile konuşacaktınız?"
"Evet.", Füsun'u ve oğlunu alacaklarından bahsetmedi. Önce Füsun ile konuşup bir anlaşma yapacaktı. Eğer iki taraf içinde anlaşma uygun olursa Füsun'u buradan çıkartıp hem Barlas'a hem de bu vakaya yardımda bulunmasını sağlayacaktı. Zaten Haluk Bey'in dediğine göre Füsun'un akli dengesi yerindeydi. Sadece karşı taraf onu anlaşmayı bozduğu için bu hastaneye tıkmıştı. Bu sayede Füsun onlara yardım edebilirdi.
Öykü Hanım telefonla konuştuktan sonra masasından kalkıp Kerim'e ileriyi işaret etti. "Buyurun sizi Füsun Hanım'ın yanına götüreyim.", Öykü Hanım'ın yönlendirmesiyle beraber hastaların gelen misafirlerle konuşabileceği odaya ilerlediler. Odada sadece Füsun olduğunu düşündüğü kadın duruyordu. Öykü Hanım yanlarından gittiğinde Kerim kendisiyle beraber gelen iki polise kapıda beklemelerini emrini verip Füsun'un karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Telefonunu cebinden çıkarıp ses kaydediciyi açtı ve telefonu masanın üzerine koyup gözlerini Füsun'un üzerine dikti.
Füsun Acar simsiyah uzun ve düz saçlarıyla, beyaz teni ve masmavi gözleriyle ciddi ve korkutucu duruyordu. Belirgin yüz hatlarıyla her ne kadar genç gibi dursa da hafif kırışıklıkları ve ciddiyeti onu ele veriyordu. Gerçi kırışıklıklarını yaşlılıktan mı yoksa yorgunluktan mı bir türlü çözememişti Kerim.
"Buraya bakışmak için mi geldiniz yoksa konuya girecek misiniz?", Füsun'un konuşmayı başlatmasıyla Kerim yerinde doğrularak boğazını temizledi.
"Açık ve net konuşacağım. Kalp krizlerinin sebebi olan ilaçların yapımını siz başlatmışsınız. Bunu biliyoruz ve sizde eminim büyük bir ceza yiyeceğinizi biliyorsunuz. Yardımınıza ihtiyacımız var bu yüzden anlaşabiliriz."
Gülümsedi. "Bu kadar açıkça konuya gireceğinizi düşünmemiştim. İlk önce şunu söylemek isterim ki o şeyleri başlatan ben değilim. Ben sadece yapanlardanım ve yaptıklarımdan yaşamam gereken pişmanlığı yaşadım. Şimdi sizinle anlaşmaya varım ama şunu bilin ki benim şartlarım var."
"Şartlarınızı az çok tahmin edebiliyorum ama yine de kendiniz söyler misiniz?"
Füsun başını sallayarak ellerini masanın üzerine koyup başını hafifçe eğdi. Sanki biri duyacakmış gibi fısıltıyla, "Oğlumu ve beni buradan çıkartacaksınız bu bir. Ben hem size yardım ederim hem de vereceğiniz cezayı çekerim ancak oğluma dokunulmayacak, o serbest kalacak ki zaten o suçsuz, bu iki. Buradan çıktıktan sonra oğlum ile benim hayatım garanti altına alınacak çünkü size yardım ettiğimi öğrenirlerse ne beni ne de oğlumu yaşatırlar. Benim canım bir hiç ama oğlumun yaşayacak daha çok şeyi var. Neyse bu da üç. Normal hayata devamlılık yani çalışma izni istiyorum bu da son dört."
"Birinci, ikinci ve üçüncü maddeyi kabul ederim ancak son maddenin kararını zaman belirler. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim en ufak hatanda hayatın kararır."
Başını sallayarak arkasına yaslandı. "Peki kabul. Şimdi ne yapmam gerekiyor onları şimdiden anlatırsan yolda düşünmeye fırsatım olur."
"Bu vakayı araştıran bir dedektifimiz var bu ilaçlardan biri ona yapıldı. Şu an yoğun bakımda mücadele veriyor. Doktorlar vücuduna yapılan ilacı ve çaresini araştırsa da ben ve üstlerim bunu bilen birinin yapmasını yani senin yapmanı daha uygun buluyoruz.", gerçekten bunu bilen birinin yardımı işlerine çok yarayacaktı. Tabi bundan yana korkuları da vardı. İhanete uğrayabilirler ve ellerindeki tek yaşayan vaka ölebilirdi. Dahası bir insan ölebilirdi.
Duyduklarına karşı kaşlarını çatarak durakladı. Kısılan gözlerinin duraklamasıyla düşündüğünü belli ediyordu. Sonunda anladığını ifade eden baş sallamasıyla kollarını göğsünün üstünde birleştirdi. "Önce buradan çıkalım bildiklerimi anlatmaya başlayacağım. Burası güvenli değil."
"Anlaştık.", Kerim telefonunu eline alıp sesi kaydedip telefonunu cebine koydu. Ayağa kalkıp kapıya doğru gitti. Kapıyı açtığında iki polisten sol tarafında olana döndü. "Salih biz seninle Füsun Hanımın ve oğlunun çıkış işlemlerini halledelim.", sonra diğerine döndü. "Murat sende Füsun Hanım ve oğlunun yanında dur. Ne olur ne olmaz."
"Bir şey diyeceğim.", Füsun'un aniden yanlarında belirmesinde üçü de irkilse de bir şey demeden Hanımefendiye döndüler. "Oğlum deli falan değil, hakkımızda ilk bunu bilmenizi isterim. Kendisi sadece doğduğundan beri bu hastanede normal hayat ile ilgili benim anlattıklarım ile izlediği dizi ve filmler dışında hiçbir bilgisi yok. Bu yüzden ona yanlış bir harekette bulunmamanızı rica ediyorum. Dediğim gibi doğduğundan beri burada kaldığı için psikolojik sorunları var ancak bu hastanede daha fazla kalmasına izin veremem."
Kerim başını sallayıp diğerlerine döndü. "Duydunuz dimi?"
"Evet müdürüm."
"Merak etmeyin efendim."
"Güzel.", Füsun'a döndü. "Buradan çıktıktan sonra oğluna yardımcı olacağız merak etme."
"Sağ olun.", uzun zaman sonra içinde oluşan umut ışığıyla tek tek polislere baktı. Bir anne olarak önceliği evladı olduğu için oğluna güzel bir gelecek sunabileceği düşüncesi onun mutlu ve huzurlu olmasını sağlıyordu. Söz verdiği gibi elinden geldiğince yardım edecekti...
******
Zihnin bir kötü huyu vardır ki bize yardım etmeyi bildiği gibi işkence etmesini de iyi bilir. Bazen çay içerken bazen gece uyumak için yatağa girerken bazen de başkalarıyla sohbet ederken...her ne yaparsak yapalım ara sıra zihnimiz geçmişimizde yaşadığımız, bizi üzen belki de bizi utandıran anılarımızı tekrardan gözlerimizin önünde canlandırır. Bunun amacı bize ders vermesi midir yoksa yaşadığımızı ve yaşattığımızı unutturmamak için yapmış olduğu bir eylem midir orasını biraz düşünsek anlayabiliriz. Şu durumda Barlas'ın düşünmeye ne vakti ne de gücü vardı. Gece uyuduğunuzda rüyalardan rüyalara geçtiğiniz zamanlar elbet olmuştur. Belki güzel bir anınızı belki kötü anınızı belki hayallerini belki de düşünmek istemeyeceğiniz şeyleri zihnimiz rüya olarak size sunar. Barlas'ta şu an o durumdaydı. Zihni onu öldürmek ister gibi anılarıyla işkence ediyordu.
Yürüdü hastaneyi geride bıraktı. Yürüdü ve sevgilisine veda ettiği o güne ilerledi. O ne tarafa giderse gitsin zihni onu bir kara delik gibi o güne çekti kendisini...
İnsan öyle bir varlıktır ki içindeki sese kulak verdiği zaman yapamayacağı bir şey yoktur. O gün Barlas içindeki sese kulak vermiş ve kolunun acısını umursamadan sevdiğini yatağına yerleştirmişti. Son kez başından öpüp mezardan çıkacağı sırada ayağının kaymasıyla mezara geri düştü. Ne kadar yalvarıp yakarsa da üzerine toprak atılması için Engin ve Pars buna izin vermeyerek onu yukarıya çekmişlerdi. Bir insan öldü; biri ablasını, bir çift evladını, birçok kişi arkadaşını ve biri aşkını kaybetmiş oldu. Sanki bir kişi değil de birçok kişi gitmiş gibi. Bir kişiye değil de bin kişiye veda eder gibi. Toplanan kalabalığın hepsi Havin'e veda etmek için gelmişti. Bir saat geçti, toplanan kalabalık evlerine geri gitti. Mezarlıkta Havin'in annesi, babası, erkek kardeşi, kuzeni Hakan, yengeleri olmaktan gurur duyduğu Pars ile Engin ve aşkı Barlas kalmıştı.
Havin'in annesi ve babası evladını kolaylıkla bırakamayacağı gibi kardeşi Resul'de bırakamamıştı. Hakan ve Havin çocukluktan beri çok iyi arkadaş, en iyi kuzen olduklarından o da gitmemişti. En azından amcası ve yengesi gidene kadar gitmeyecekti. Engin ve Pars hem Barlas'ı yalnız bırakmamak için hem de Havin'i çok sevdiklerinden bir yere gidememişlerdi. Barlas zaten nasıl gidebilirdi ki?
Elini toprağın üzerine koyup hıçkırarak ağlarken içinden gelenleri söylüyordu. "Ben sensiz ne yapacağım?", bunu cevabını hemen bulacakmış gibi tekrar etti. Kendisini çok çaresiz hissediyordu. Şimdi buradan kalkıp beraber yaşadıkları eve nasıl tek gidebilirdi. O ev artık sevgilisinin kahkahasından, konuşmalarından, kokusundan mahrum kalacakken nasıl giderdi ki o eve?
"Damat yapma böyle. Kızımı üzüyorsun.", Havin'in babası Eşref Bey ilk defa Barlas'a sevecen bir tavırla yaklaşıp kolunu omuzuna koymuştu. Kızına düşkün bir babaydı. Barlas'ı damat olarak fazla kabul etmemişti ama şimdi onu böyle görmesiyle damadının kızına olan sevgisini daha iyi anlamıştı. 'Keşke zamanında anlayabilseydim' diye kendince yakındı içinden. Maalesef 'keşke' kelimesi mutlu sonlara her zaman açılmıyordu.
"Hepsi benim yüzümden oldu. Ölümüne sebep oldum.", bu konuyu defalarca Engin ve Pars ile konuşmuştu. Ne kadar konuşmuş olsalar da sonunda Barlas hep kendini suçlamıştı.
Havin'in annesi Çiğdem Hanım, Barlas'ın diğer yanına oturup elini omuzuna koydu. "Kızımı çok güzel sevdin evladım. Bunu ben hep gördüm. Sen bile isteye Havin'e zarar vermezsin aksine kızım için canını verirsin."
Barlas nefesini tutup gözlerini sıkıca kapatıp bir süre öylece durdu. Sessizliği yerini hıçkırıklara verirken sadece, "Veremedim.", diyebildi. Çiğdem Hanım ve Eşref Bey birbirlerine dolu gözlerle baktıktan sonra aynı anda Barlas'a sarıldılar.
Yarım saat boyunca birbirlerine sarılı bir halde durdular. Yarım saatin sonunda ayrılıp vedalaştılar. Çiğdem Hanım çantasından Havin'in gelinliğinin duvağını çıkarıp Havin'in baş ucundaki adının, doğum ve ölüm tarihlerinin yazıldığı tahtaya bağladı. Gitmeden önce bembeyaz duvağa iç geçirerek baktı. Bir kız annesi olarak kızını mutlu gününe uğurlayacağı sırada kendini en karanlık günde bulmuştu. Eşref Bey eşinin yanına gelip koluna girmesini sağlayarak eşine destek oldu. Birlikte arabaya geçerken oğulları Resul, Barlas'ın karşısına geçip kızarmış gözlerini üzerine dikti. "Ablamı ne kadar sevdiğini biliyordum ama bugün daha çok fark ettim. Normalde erkekler ağlamaz derler. Babam buna karşılık hep 'Eğer bir erkek ağlıyorsa ya ailesini kaybetmiştir ya işini kaybetmiştir ya da aşkını kaybetmiştir' derdi.", başını eğip sessizce durdu sonra tekrardan başını kaldırdı. "Hakkını helal et enişte."
"Ben her şeyimi kaybettim.", yorgun gözlerini Resul'e çevirdi. "Hakkım hepinize helal olsun."
"Umarım yine görüşürüz.", Barlas sadece başını sallayınca Resul dostça omuzunu sıkıp anne ve babasının peşinden gitti. Hakan adını çok duyduğu ama henüz tanışamadığı Barlas'ın yerde yanına oturdu.
"Ben Hakan. Havin'in kuzeniyim. Biliyorum tanışma için hiç iyi bir zaman değil ancak sana söylemem gereken bir şey var.", Barlas göz ucuyla kendisine baktığında Hakan gözlerini Barlas'ın toprağın üstünde eline çevirdi. "Havin sana çok aşıktı."
Bu Barlas'ın bildiği ve duymayı sevdiği bir cümleydi. Acı çektiğini belli edecek şekilde gülümseyerek, "Ben de ona çok aşığım.", dedi ve başını toprağa yaslayıp ağlamasına devam etti.
Bu anısında ne kadar üzülse de bir yandan seviyordu da. Havin'e olan bağlılığı ve aşkı kendisine güç ve huzur veriyordu. Oradan uzaklaştı ve acıyla karışık bir şekilde güldü. Kalbinin acıdığını hissetti. Acı, insanın normal görmediği bir histi. Her ne kadar normal desek de hissetmek istemediğimiz bir his bizim için normal olamazdı. O acıyı kabullendi. Bazen mutlu olurdu bazen üzülürdü bazen kahkaha atardı bazen de ciğeri yanardı. Önemli olan kabullenmekti. O kabullendi ve ilerledi. Sadece acısının bitmesini bekliyordu bittikten sonra...bittikten sonra ne olurdu kendisi de bilmiyordu.
----------------------------
Bölüm sonu.