Plazanın döner kapısından dışarı adımını attığı anda yüzüne çarpan soğuk rüzgâr, içeride geçirdiği bir saatin gerçek olup olmadığını sorgulatacak kadar sertti.
Yağmur dinmemişti.
Aksine, sabahkinden daha da yoğunlaşmıştı.
Kaldırımın kenarında biriken sular, her geçen aracın tekerlekleriyle yeniden havaya savruluyor, şehrin gri görüntüsünü daha da bulanıklaştırıyordu.
Alya merdivenlerin altında durdu.
Avucunda hâlâ o krem rengi zarf vardı.
Onu çantasına koymaya eli gitmiyordu.
Sanki çantasına koyduğu an, içindeki teklif de hayatının bir parçası olacaktı.
Derin bir nefes aldı.
Sonunda fermuarı açtı ve zarfı dikkatlice içine yerleştirdi.
"Evde bakarım."
Bunu kendine söyledi.
İnanmak için değil.
Kendini ertelemek için.
---
Otobüs durağına kadar yürüdü.
Sabah gelirken bindiği taksiyi artık düşünmüyordu bile.
Cebindeki parayı hesaplamaya gerek kalmadan, İstanbul'da yaşayan herkes gibi refleksle İstanbulkartını çıkardı.
Durakta bekleyen insanlar yağmurdan korunmak için birbirlerine yaklaşmıştı.
Kimisi telefonuna bakıyor, kimisi boşluğa dalmıştı.
Bir kadın, okul çantasını montunun içine saklamaya çalışan küçük oğlunun fermuarını kapatıyordu.
Yaşlı bir adam bastonuna yaslanmış, gelen her otobüse umutla bakıyordu.
Hayat, Levent'in ofisindeki sessizlikten çok uzakta, bütün sıradanlığıyla devam ediyordu.
Otobüs geldi.
İçeri girdiğinde cam kenarında boş bir koltuk buldu.
Camdaki buğuya parmağını götürdü.
Bir şey yazacak gibi oldu.
Vazgeçti.
Başını cama yasladı.
Otobüs hareket ederken plazaya son kez baktı.
Otuz ikinci kat seçilemiyordu.
Cam cephe, gökyüzünü yansıttığı için hangi pencerenin Levent'in odasına ait olduğunu anlamak imkânsızdı.
Belki de bu hoşuna gitmişti.
O adamın ardında hep görünmeyen bir taraf vardı.
---
Eve vardığında saat öğleden sonrayı geçmişti.
Apartmanın girişindeki eski mermer basamaklar yağmurdan dolayı kaygandı.
Üçüncü kata çıkarken tanıdık yemek kokuları merdiven boşluğunu dolduruyordu.
İkinci kattaki komşuları yine mercimek çorbası yapmıştı.
Üçüncü katta ise annesinin her zaman kullandığı yumuşatıcı kokusu hissediliyordu.
Kapıyı açtığında içeriden dikiş makinesinin ritmik sesi geliyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Bu ses, çocukluğundan beri onun için ev demekti.
Montunu askıya astı.
Ayakkabılarını çıkardı.
Salona geçti.
Annesi pencerenin önündeki çalışma masasındaydı.
Eski model sanayi tipi dikiş makinesi, yılların izini taşımasına rağmen hâlâ kusursuz çalışıyordu.
Ayşe Hanım gözlüğünü burnunun üzerinden hafifçe indirerek kızına baktı.
"Geldin mi?"
"Geldim."
"Nasıl geçti?"
Alya cevap vermekte gecikti.
Çantasını sandalyenin üzerine bıraktı.
"Mutfakta çay var mı?"
"Yeni demledim."
Bu küçük kaçamak, annesinin gözünden kaçmadı.
Ama soru sormadı.
Yıllardır kızını tanıyordu.
Alya'nın konuşmak istemediği zamanları da, konuşmaya hazır olduğu anları da.
Mutfaktan iki bardak çay getirdi.
Birini kızının önüne bıraktı.
Sessizce karşısına oturdu.
"İyi geçmedi mi?"
Alya başını iki yana salladı.
"Hayır... kötü de değildi."
"Anlayamadım."
"Ben de."
Ayşe Hanım gülümsedi.
"Demek ilginçti."
Alya istemsizce güldü.
"Evet."
"İlginçti."
---
Çaydan bir yudum aldı.
Levent'in verdiği gizlilik taahhütnamesi aklına geldi.
Hiçbir şey anlatamazdı.
En azından ayrıntıları.
"Bir iş teklifi aldım."
Annesi şaşırdı.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Neresi?"
Alya birkaç saniye durdu.
Şirketin adını söylemekte bir sakınca yoktu.
"Étoile."
Ayşe Hanım'ın yüzünde boş bir ifade oluştu.
"İlk kez duyuyorum."
"Normal."
"Ne işi yapıyorlar?"
"Moda."
"İyi mi?"
"Oldukça."
Annesi sevindiğini belli eden küçük bir tebessüm etti.
"Demek sonunda güzel bir yer çıktı."
Alya aynı rahatlıkla gülümseyemedi.
Çünkü mesele şirket değildi.
Teklifti.
Ve teklifin görünmeyen tarafı.
---
Akşam boyunca konu bir daha açılmadı.
Ayşe Hanım yeniden makinesinin başına geçti.
Alya ise odasına çekildi.
Kapıyı kapattı.
Çantasını yatağın üzerine bıraktı.
Krem rengi zarfı yavaşça çıkardı.
Bu kez açtı.
İçindeki belgeleri tek tek masaya dizdi.
İşe giriş süreci.
Pozisyon bilgisi.
İlk üç aylık maaş.
Yan haklar.
Sağlık sigortası.
Eğitim programı.
Rakamı gördüğü anda istemsizce durdu.
Annesinin yaklaşık üç ayda kazandığı paraya yakındı.
Tek ayda.
Boğazı düğümlendi.
Levent'in sesi yeniden kulaklarında yankılandı.
"Para senin için amaç değil."
"Araç."
Alya yatağın kenarına oturdu.
Belgeleri yeniden eline aldı.
Bir yanda annesinin her akşam ağrıyan beli...
Diğer yanda doğru olduğundan emin olamadığı bir teklif...
İkisini aynı anda düşünmek giderek zorlaşıyordu.
O gece yağmur hiç dinmedi.
Ve Alya, sabaha kadar bir kez bile deliksiz uyuyamadı.
"..."
Sabah alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandı.
Odası henüz karanlıktı. Yağmur durmuştu ama bulutlar güneşi hâlâ saklıyordu. Pencerenin önüne gidip perdeyi araladığında, ince bir sis İstanbul'un üzerine çökmüştü. Karşı apartmanların çatıları bu sisin içinde silikleşiyor, şehir sanki uyanmak istemiyormuş gibi ağır ağır hareketleniyordu.
Alya gece boyunca defalarca aynı düşünceyle uyanmıştı.
"Ya yanlış karar verirsem?"
Masasının üzerindeki belgeler hâlâ bıraktığı gibiydi.
Düzgünce dizilmiş.
Her biri, ona farklı bir gelecek vaat ediyordu.
Telefonunu eline aldı.
Saat 08.12.
Levent'in verdiği süre dolmadan önce kararını bildirmesi gerekiyordu.
Numarayı rehberine kaydetmemişti.
Arama geçmişinden buldu.
Parmağı birkaç saniye boyunca ekranın üzerinde bekledi.
Sonunda aradı.
Telefon yalnızca bir kez çaldı.
"Levent."
Ses, dün olduğu kadar sakindi.
"Ben... Alya."
"Biliyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Karar verdin."
Bu bir soru değildi.
"Evet."
"Dinliyorum."
Alya gözlerini kapattı.
"...Kabul ediyorum."
Telefonda birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Levent'in nefes alışını bile duymuyordu.
Sonra yine aynı sakin ses konuştu.
"Güzel."
Ne tebrik etti.
Ne teşekkür etti.
Sanki zaten bu cevabı bekliyordu.
"Yarın sabah dokuzda Étoile'ın insan kaynaklarında ol."
"Hepsi bu mu?"
"Şimdilik."
"Peki ya..."
Alya cümlesini tamamlayamadı.
Levent onun ne soracağını anlamış gibiydi.
"İlk gün hiçbir şey yapmayacaksın."
"..."
"Sadece çalış."
"İnsanları tanı."
"Dinle."
"Gözlemle."
Alya dikkatle dinliyordu.
"Kimseye yaklaşmaya çalışma."
"Kimsenin güvenini kazanmaya çalışma."
"Çünkü güven..."
Kısa bir duraksama oldu.
"...istenerek kazanılmaz."
Telefon kapanmadan önce son cümlesini söyledi.
"Seni ben arayacağım."
Hat kesildi.
Alya birkaç saniye telefonu kulağında tuttu.
Konuşma yalnızca bir dakika kadar sürmüştü.
Ama yine, saatlerce konuşmuşlar gibi hissediyordu.
---
Ertesi sabah.
Bu kez yağmur yoktu.
Hava hâlâ kapalıydı ama sokaklar bir gün öncesine göre daha canlıydı.
Alya aynanın karşısında uzun süre ne giyeceğine karar veremedi.
Ne fazla şık görünmek istiyordu.
Ne de özensiz.
Sonunda sade krem rengi bir gömlek, koyu lacivert kumaş pantolon ve siyah düz ayakkabılar seçti.
Annesi mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu.
Masaya oturduklarında Ayşe Hanım kızına dikkatlice baktı.
"Heyecanlısın."
"Biraz."
"Normal."
Annesi çayını karıştırırken gülümsedi.
"İlk iş günümü hâlâ hatırlıyorum."
Alya merakla baktı.
"Sen de mi heyecanlanmıştın?"
Ayşe Hanım hafifçe güldü.
"Makineye ipliği yanlış takmıştım."
"Usta da bütün atölyenin içinde bana yeniden göstermişti."
Alya istemeden güldü.
"Utanmış mıydın?"
"Çok."
"Sonra?"
"Sonra herkes aynı şeyi yaşadı."
Kızının elinin üzerine elini koydu.
"Kimse ilk gün mükemmel olmak zorunda değil."
Bu cümle Alya'nın beklediğinden daha fazla iyi gelmişti.
---
Étoile'ın binası, dün gördüğü plazadan tamamen farklıydı.
Camdan yapılmış modern bir kule yerine, restore edilmiş eski bir endüstri binasıydı.
Dış cephesi tuğladan oluşuyordu.
Geniş kemerli pencereler, yüksek tavanlar ve siyah çelik detaylar binaya hem tarihi hem modern bir görünüm kazandırıyordu.
Kapının üzerindeki metal tabelada yalnızca tek kelime yazıyordu.
ÉTOILE
Altında başka hiçbir açıklama yoktu.
Gösterişten uzak.
Ama kendinden emin.
Alya içeri girdiğinde ilk dikkatini çeken şey sessizlik olmadı.
Hareketti.
İnsanlar sürekli yürüyordu.
Birileri büyük kumaş ruloları taşıyordu.
Başkaları bilgisayarlarla toplantı odalarına girip çıkıyordu.
Koridordan geçen iki kişi Fransızca konuşuyordu.
Bir tasarımcı, elindeki eskiz dosyasını koşar adım başka bir departmana götürüyordu.
Hiç kimse telaşlı görünmüyordu.
Ama herkesin yetişmesi gereken bir işi vardı.
Resepsiyona yaklaştı.
Genç görevli gülümsedi.
"Hoş geldiniz."
"Alya Karaca."
Kadın bilgisayara baktı.
"Evet, sizi bekliyorduk."
Bu cümleyi son iki günde ikinci kez duyuyordu.
"İnsan kaynakları üçüncü katta."
"Asansör sağ tarafta."
Teşekkür ederek ilerledi.
Asansörde bu kez yalnız değildi.
Yanında orta yaşlı bir adam ve yirmili yaşlarının sonlarında görünen genç bir kadın vardı.
Kadın elindeki dosyalara bakarken iç çekti.
"Sunumu yetiştiremezsek Selin Hanım bizi parçalar."
Adam gülümsedi.
"Parçalamaz."
"En fazla bakışıyla öldürür."
İkisi de güldü.
Alya sessizce dinledi.
Şirketin havasını anlamaya çalışıyordu.
Kimse bağırmıyordu.
Kimse korkuyla konuşmuyordu.
Ama herkes işini ciddiye alıyordu.
Asansör üçüncü katta durdu.
Kapılar açılırken Alya derin bir nefes aldı.
Hayatının yeni sayfası tam önündeydi.
Ve henüz bunun onu nereye götüreceğinden habersizdi.
Üçüncü kat, binanın geri kalanından farklı bir atmosfere sahipti.
Koridorlar daha sakindi. Duvarlarda geçmiş koleksiyonlardan seçilmiş büyük fotoğraflar asılıydı. Siyah çerçevelerin içindeki karelerde yalnızca kıyafetler değil, o kıyafetleri giyen insanların bakışları da öne çıkıyordu. Her fotoğrafın altında küçük bir plaka vardı.
"Milano — 2022"
"Paris — 2024"
"Tokyo — 2025"
Alya yürürken istemsizce yavaşladı.
Moda onun için hep güzel kıyafetlerden ibaret olmuştu. Buradaysa bunun bir kültür, bir hafıza ve bir kimlik meselesi olduğu hissediliyordu.
Koridorun sonunda cam duvarlarla çevrili bir ofisin kapısında İnsan Kaynakları yazıyordu.
Kapıyı hafifçe tıklattı.
"Buyurun."
İçeride yaklaşık kırk yaşlarında, kısa kumral saçlı bir kadın oturuyordu. Masasının üzerinde tek bir dosya yığını bile yoktu. Bilgisayar ekranı dışında her şey büyük bir düzen içindeydi.
Kadın ayağa kalkıp gülümsedi.
"Alya Karaca?"
"Evet."
"Hoş geldiniz. Ben Derya Aksoy."
Tokalaştılar.
Derya'nın tokalaşması ne gereğinden fazla sıkı ne de gevşekti. Kendinden emin ama ölçülüydü.
"Buyurun, oturun."
Alya karşı sandalyeye geçti.
Masanın üzerinde kendi adına hazırlanmış bir dosya duruyordu.
Bu da onu şaşırttı.
Derya dosyayı açtı.
"Levent Bey sizin geleceğinizi birkaç gün önce bildirdi."
Alya bunu duyunca kısa bir duraksama yaşadı.
Demek gerçekten her şey önceden hazırlanmıştı.
"Evraklarınızı tamamlayacağız."
Yaklaşık yarım saat boyunca kimlik fotokopileri, sözleşmeler, gizlilik maddeleri ve şirket prosedürleri tek tek anlatıldı.
Derya konuşurken ezberden okuyor gibi değildi.
Her maddeyi neden önemli olduğunu açıklayarak anlatıyordu.
"Bizde herkes ilk üç ay deneme sürecindedir."
"Departman değişikliği gerekirse bunu başarısızlık olarak görmeyiz."
"Yardım istemekten çekinmeyin."
"Bilmediğiniz şeyi biliyormuş gibi davranmanız burada hoş karşılanmaz."
Bu son cümle Alya'nın hoşuna gitmişti.
İlk kez bir şirket, her şeyi bilmesini beklemiyordu.
---
Evrak işi bittiğinde Derya ayağa kalktı.
"Şimdi size binayı gezdireceğim."
Koridora çıktılar.
İlk olarak tasarım departmanına uğradılar.
Kocaman masaların üzerinde kumaş örnekleri, renk kartelaları ve yarım bırakılmış çizimler vardı.
Duvarlardan biri tamamen mantar panolarla kaplıydı.
Üzerinde ilham fotoğrafları, eski gazete kupürleri ve küçük notlar asılıydı.
Kimse gelenleri uzun uzun süzmüyordu.
Sadece kısa bir tebessümle selam verip işine dönüyordu.
"Burası en gürültülü departmanımızdır."
Derya gülümseyerek söyledi.
"Ama bugün oldukça sessiz."
"Neden?"
"Çünkü herkes öğleden sonraki sunuma hazırlanıyor."
Bir sonraki bölüm pazarlamaydı.
Sonra dijital medya.
Ardından fotoğraf stüdyoları...
Her bölüm kendi içinde bambaşka bir dünyaya benziyordu.
Alya'nın dikkatini çeken ortak nokta ise şuydu:
Kimse gereksiz yere koşuşturmuyordu.
Ama kimse de boş durmuyordu.
---
Tam koridorun köşesini dönecekleri sırada, uzaktan hızlı adımların sesi duyuldu.
İki çalışan konuşarak yanlarından geçti.
"Bütçe dosyası hazır mı?"
"Son kontrol yapılıyor."
"Toplantı kaçta?"
"On bir."
Ardından başka biri telaşla geldi.
"Derya Hanım, Emir Bey birazdan yönetim katına çıkacakmış."
"Tamam, haberim var."
Alya, bu ismi ilk kez şirketin içinde duyuyordu.
Emir.
Derya bunu söylerken ses tonunu değiştirmemişti.
Ne hayranlık...
Ne korku...
Sadece doğal bir bilgilendirme.
Koridorun diğer ucundaki asansörün kapısı açıldı.
Üç kişi dışarı çıktı.
İkisi takım elbiseliydi.
Ortadaki adam ise lacivert gömlek giymişti.
Kravat takmamıştı.
Gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı.
Elinde ince siyah bir dosya vardı.
Yürürken yanındaki yöneticiler konuşuyor, o ise dikkatle dinliyordu.
Arada kısa sorular soruyor, not alıyordu.
Hiç acele etmiyormuş gibi görünüyordu.
Ama attığı her adım kararlıydı.
Koridordaki insanlar onu gördüklerinde selam veriyordu.
"Günaydın Emir Bey."
"Günaydın."
"Kolay gelsin."
"Size de."
Ses tonu sakindi.
Ezberlenmiş bir nezaket değil, alışkanlık hâline gelmiş bir saygı vardı.
Alya farkında olmadan onu izliyordu.
Adam tam karşılarından geçerken gözleri bir anlığına Derya'ya döndü.
"Günaydın."
"Günaydın Emir Bey."
Derya hafifçe kenara çekildi.
"Yeni arkadaşımız."
Emir ilk kez Alya'ya baktı.
Bakışı uzun sürmedi.
Belki iki saniye.
Belki daha az.
Hoş geldin der gibi hafifçe başını eğdi.
"Aramıza hoş geldiniz."
"Teşekkür ederim."
Hepsi buydu.
Ne el sıkıştılar.
Ne uzun uzun konuştular.
Emir yoluna devam etti.
Yanındaki yöneticiler de peşinden yürüdü.
Koridor yeniden eski ritmine döndü.
Alya istemsizce arkasından baktı.
Derya bunu fark etti.
"Gergin görünüyorsunuz."
"Biraz."
"Gerek yok."
Derya hafifçe gülümsedi.
"İnsanlar CEO deyince ulaşılmaz biri bekliyor."
"Öyle değil mi?"
"Hayır."
Koridorda yürümeye devam ettiler.
"Oldukça disiplinlidir."
"Kuralcıdır."
"Beklentisi yüksektir."
"Ama adildir."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Burada insanlar ondan korktukları için değil..."
Sözünü tamamlamadan önce hafifçe düşündü.
"...hayal kırıklığına uğratmak istemedikleri için daha dikkatli çalışırlar."
Bu cümle Alya'nın aklında kaldı.
Asansörün önünden geçerken farkında olmadan dönüp baktı.
Emir çoktan gözden kaybolmuştu.
Ama nedense şirketin atmosferini anlamak için onu yalnızca birkaç saniye görmesi yetmişti.
O sırada Alya'nın telefonunun ekranı sessizce aydınlandı.
Bilinmeyen numara.
Tek bir mesaj.
"İlk izlenimin?"
Gönderen ismi yoktu.
Ama kimin yazdığı belliydi.
Levent.
Alya ekrana birkaç saniye baktı.
Sonra telefonu sessizce tekrar çantasına koydu.
Henüz cevap vermedi.
Çünkü Levent'in istediği şey yalnızca bir cevap değildi.
Bir gözlemdi.
Ve Alya, daha gözlem yapmaya yeni başlamıştı.
2. Bölüm Sonu
