İçeriğe geç

Bana güvenme

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Bana güvenme

Bölüm 1

Yağmurun Altındaki Teklif

İstanbul'un üzerine çöken gri bulutlar, sabahı olduğundan daha erken yaşlandırmıştı. Güneş doğmuştu doğmasına ama ışığı, şehrin üzerine çöken ağır yağmur tabakasını delmeye yetmiyordu. Cam cepheli gökdelenlerin yüzeyinden aşağı doğru süzülen yağmur damlaları, birbirlerine karışarak ince yollar oluşturuyor, aşağıdaki caddelerde ilerleyen araçların farlarını bulanık lekeler hâline getiriyordu.

Alya Karaca, taksinin arka koltuğunda otururken şoförün radyoda dinlediği haberleri neredeyse hiç duymuyordu. Gözleri dışarıdaydı ama baktığı şeyi seçmiyordu. Şehrin görüntüsü camın ardında akıp gidiyor, o ise zihninde aynı cümleyi defalarca tekrar ediyordu.

"Bu sadece bir görüşme."

Dün akşam bilinmeyen bir numaradan aranmıştı.

Telefondaki adam kendisini yalnızca "Levent Bey'in asistanı" olarak tanıtmış, ertesi sabah saat dokuzda belirtilen adreste hazır bulunmasını istemişti. Sorularına ise neredeyse hiç cevap vermemişti.

"Ne görüşmesi?"

"Levent Bey sizinle konuşmak istiyor."

"Neden?"

"Yarın öğreneceksiniz."

Telefon bu kadar kısa sürmüştü.

Normalde böyle bir çağrıyı önemsemezdi. Son aylarda onlarca iş görüşmesine gitmiş, çoğundan daha kapıdan çıkmadan umudunu kaybetmişti. Ancak bu kez farklı bir his vardı.

Çünkü bu görüşmeyi o ayarlamamıştı.

Biri onu bulmuştu.

Taksi büyük plazanın önünde durdu.

Şoför dikiz aynasından ona baktı.

"Geldik."

Alya çantasından cüzdanını çıkarırken bir an duraksadı. Kalan parayı zihninden hesapladı. Son iki haftadır harcamalarını neredeyse milim milim planlıyordu. Taksiye binmesi bile lükstü aslında. Ama adres şehrin diğer ucundaydı ve geç kalmayı göze alamazdı.

Ücreti ödeyip araçtan indi.

Yağmur beklediğinden daha sertti.

Çantasından küçük şemsiyesini çıkardı ama rüzgâr öyle kuvvetliydi ki açmasıyla kapanması bir oldu. Vazgeçti.

Plazanın döner kapısından içeri girdiğinde sıcak hava yüzüne çarptı. Islak saçlarından süzülen birkaç damla ceketinin yakasına düştü.

Mermer zemin ışıl ışıldı.

Giriş holü gereğinden fazla sessizdi. İnsanlar konuşuyor olmasına rağmen sesler yankılanmıyor, sanki duvarlar her şeyi içine çekiyordu.

Resepsiyondaki kadın onu bekliyormuş gibi başını kaldırdı.

"Size yardımcı olabilir miyim?"

"Alya Karaca."

Kadın bilgisayarına kısa bir göz attı.

"Evet, bekliyorduk. Otuz ikinci kat. Sağ taraftaki asansörleri kullanabilirsiniz."

Ne bir ziyaretçi kartı istedi ne de başka bir soru sordu.

Bu da Alya'nın dikkatini çekmişti.

Asansöre doğru yürürken binayı incelemeye başladı. Şirket logoları, danışmanlık firmaları, hukuk büroları... Her katta farklı bir dünya vardı.

Asansör kapısı açıldı.

İçeride yalnızdı.

Kapılar kapanırken paslanmaz çelik yüzeyde yansımasını gördü.

Saçlarını eliyle düzeltti.

Yağmur birkaç tutamını alnına yapıştırmıştı.

Kendi kendine gülümsedi.

"Harika görünüyorsun gerçekten."

Gülümsemesi kısa sürdü.

Asansör yükseldikçe kulaklarında hafif bir basınç oluştu.

Ekrandaki rakamlar tek tek değişiyordu.

17...

21...

27...

32.

Kapılar yavaşça açıldı.

Koridor, aşağıdaki hareketli lobiyle kıyaslanınca neredeyse boş sayılırdı. Kalın gri halı ayak seslerini tamamen yutuyordu. Tavandan sarkan uzun aydınlatmalar, mekâna otel koridorlarını andıran sakin bir hava veriyordu.

Koridorun sonunda tek bir resepsiyon masası vardı.

Orta yaşlı bir kadın ayağa kalktı.

"Hoş geldiniz."

"Merhaba."

"Alya Hanım?"

"Evet."

Kadın nazikçe gülümsedi.

"Levent Bey birkaç dakika içinde sizi kabul edecek."

Birkaç dakika...

İnsan bazen beş dakikanın bu kadar uzun sürebileceğini unutuyordu.

Bekleme salonundaki koltuğa oturdu.

Masanın üzerinde moda, mimari ve ekonomi dergileri vardı. Hiçbirini eline almadı.

Duvara asılı büyük saatin akrebi dokuzu üç geçiyordu.

Kapalı kapının arkasından hiçbir ses gelmiyordu.

Sekreter bilgisayarında çalışıyor, ara sıra telefonlara cevap veriyordu.

Tam on dakika sonra telefonun ahizesini yerine bıraktı ve başını kaldırdı.

"Levent Bey sizi bekliyor."

Alya ayağa kalktı.

Avuç içlerinin terlediğini hissetti.

Kapıya doğru yürürken istemsizce derin bir nefes aldı.

Sekreter kapıyı iki kez hafifçe tıklattı.

"Buyurun."

İçeriden gelen ses ne kalın ne de inceydi.

Sakin.

Ölçülü.

Kapı açıldı.

İlk dikkatini çeken şey odanın büyüklüğü olmadı.

Sessizliğiydi.

Burası bir ofisten çok kütüphane gibiydi. Tavana kadar uzanan raflar kitaplarla doluydu. Aralarında moda tarihinden uluslararası ticarete, psikolojiden davranış bilimlerine kadar uzanan geniş bir koleksiyon vardı.

Odanın tam karşısındaki dev camdan İstanbul ayaklarının altındaymış gibi görünüyordu.

Masanın arkasında oturan adam ise önündeki dosyadan başını bile kaldırmamıştı.

Sekreter kapıyı sessizce kapattı.

Alya birkaç adım ilerledi.

"Hoş geldiniz."

Adam hâlâ dosyaya bakıyordu.

Teşekkür edip karşıdaki sandalyeye oturdu.

Masada yalnızca bir dizüstü bilgisayar, ince bir dolma kalem ve açık duran dosya vardı.

Ne aile fotoğrafı...

Ne ödül...

Ne de sahibini anlatacak herhangi bir kişisel eşya.

Odadaki her şey gereğinden fazla düzenliydi.

Sanki biri cetvelle yerleştirmişti.

Adam sonunda dosyayı kapattı.

Başını kaldırdı.

İlk bakışta akılda kalacak biri değildi.

Kırlaşmaya başlayan saçları düzgün taranmıştı. Koyu renk takım elbisesi üzerinde kusursuz duruyordu. Yüzünde sertlikten çok kontrol vardı; duygularını göstermemeyi öğrenmiş insanların yüzündeki o sakin ifade...

Gözleri ise beklediğinden daha dikkatliydi.

Sadece bakmıyordu.

İnceliyordu.

"Alya Karaca."

"Evet."

"Hoş geldiniz."

"Teşekkür ederim."

Adam hafifçe başını salladı.

"Ben Levent Yalçın."

Bunu söylemesine gerek yoktu.

Ama yine de söylemişti.

Masanın üzerine dirseklerini koymadı.

Rahat görünmeye de çalışmadı.

Sadece dosyayı önüne çekip kapağını kapattı.

"Yağmura yakalandınız sanırım."

Alya saçlarına dokundu.

"Biraz."

"İstanbul'un en güvenilmez şeyi hava durumudur."

Alya istemsizce gülümsedi.

Bu, odadaki gerginliği bir anlığına dağıtmıştı.

Levent bunu fark etti ama üzerinde durmadı.

"Sizi buraya neden çağırdığımı merak ediyorsunuz."

"Oldukça."

"Bu iyi."

Alya kaşlarını hafifçe çattı.

"İyi mi?"

"Merak eden insanlar daha az hata yapar."

Levent ayağa kalktı.

Pencereye doğru yürüdü.

Ellerini arkasında birleştirerek birkaç saniye boyunca yağmuru izledi.

Sonra arkasını dönmeden konuştu.

"Son altı ay içinde kaç iş görüşmesine gittiniz?"

Alya kısa bir hesap yaptı.

"Tam sayısını bilmiyorum."

"Tahmin edin."

"...Kırka yakın."

Levent yavaşça başını salladı.

"Ben de otuz dokuz saydım."

Alya'nın yüzündeki ifade dondu.

Otuz dokuz.

Adam sadece özgeçmişini değil...

Hayatını da araştırmıştı.

Ve bu, içini açıklayamadığı bir huzursuzlukla doldurdu.

Alya, fark ettirmemeye çalışsa da omuzlarını hafifçe gerdi.

"Otuz dokuz..." diye mırıldandı istemsizce.

Levent bu kez pencerenin önünden ayrıldı. Yavaş adımlarla masasına döndü, sandalyeye oturdu ve önündeki dosyayı yeniden açtı. Dosyanın sayfaları arasında renkli ayraçlar, küçük notlar ve tarih etiketleri vardı. Sıradan bir özgeçmiş dosyasından çok daha ayrıntılı görünüyordu.

"Yanlış mı saymışım?"

Alya birkaç saniye düşündü.

"Aslında..." dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek, "sanırım otuz dokuz doğru."

"İyi."

"İyi olan ne?"

"Hafızanız."

Alya bu cevabı beklemiyordu.

Levent, dosyadaki bir sayfaya göz attıktan sonra kalemini eline aldı ama yazı yazmadı. Kalemi yalnızca parmaklarının arasında çeviriyordu.

"İnsanlar iş görüşmelerinde hep aynı hatayı yapar."

"Nedir o?"

"Kendilerini anlatmaya çalışırlar."

Alya anlamamış gibi baktı.

"Oysa bir işveren, sizin anlattığınız kişiyi değil, sizin olmadığınız kişiyi bulmaya çalışır."

Bu cümle odanın içinde asılı kaldı.

Levent devam etmedi.

Sanki söylediği sözün Alya'nın zihninde yerleşmesini bekliyordu.

Genç kadın istemsizce koltuğunda doğruldu.

"Anlamadım."

"Tabii ki anlamadınız."

Levent'in sesi ne küçümseyiciydi ne de alaycı.

Sadece sakindi.

"Örneğin..." dedi dosyadan bir sayfa çıkararak. "Yirmi üç Mart."

Alya kaşlarını çattı.

"Ne olmuştu o gün?"

"O gün ModaNova'da görüşmeniz vardı."

Alya'nın gözleri büyüdü.

"Evet..."

"İnsan kaynakları müdürü size 'Kendinizi beş yıl sonra nerede görüyorsunuz?' diye sordu."

Alya'nın boğazı kurudu.

"...Evet."

"'İyi bir tasarımcı olmak istiyorum.' dediniz."

"Evet."

Levent başını hafifçe iki yana salladı.

"Yanlış cevap."

"Neden?"

"Çünkü doğruydu."

Alya bu kez gerçekten hiçbir şey anlamamıştı.

Levent arkasına yaslandı.

"İnsanlar dürüstlüğü sever, Alya Hanım. Ama yalnızca kendilerine zarar vermediği sürece."

Bir an durdu.

"Oradaki müdür sizin tasarımcı olmak istediğinizi zaten biliyordu."

"..."

"Bilmediği şey şuydu..."

Kalemi masaya bıraktı.

"...Şirket için ne yapmak istediğiniz."

Odadaki sessizlik yeniden büyüdü.

Alya, son altı ayı düşündü.

Her görüşmede aynı cümleleri kurmuştu.

"Çalışkanım."

"Takım çalışmasına yatkınım."

"Öğrenmeye açığım."

Bunların hiçbirinin işe yaramadığını biliyordu.

Ama başka ne söylemesi gerektiğini de bilmiyordu.

Levent, onun düşüncelere daldığını fark etmiş gibiydi.

"İş bulamamanızın nedeni yeteneksiz olmanız değil."

Alya başını kaldırdı.

"İnsanlar sizi okuyamıyor."

Bu cümle önceki kadar ağır değildi.

Ama daha düşündürücüydü.

Levent dosyayı kapattı.

"Siz sessiz bir insansınız."

"Evet."

"Kalabalıklarda konuşmazsınız."

"Genelde."

"İnsanları dinlersiniz."

"Evet."

"Bir ortamın dinamiğini anlamadan fikir belirtmezsiniz."

Alya şaşkınlıkla bakıyordu.

"Ben bunları özgeçmişime yazmadım."

"Yazmadınız."

"O zaman..."

Levent hafifçe gülümsedi.

"İnsanları okumak benim işim."

Bu ilk kez gülümsediğiydi.

Ama gülümsemesi sıcak değildi.

Daha çok, satranç oynarken rakibinin bir hamlesini doğru tahmin eden bir oyuncunun memnuniyetine benziyordu.

Alya'nın içinde küçük bir huzursuzluk oluştu.

Adam onu tanıyordu.

Belki de kendisinin tanıdığından daha iyi.

---

Levent ayağa kalktı.

Bu kez odanın sağ tarafındaki kitaplığa yöneldi.

Raflardan kalınca bir kitap çekti.

Kitabın kapağında eski bir moda evi hakkında yazılmış biyografi vardı.

Kitabı açmadı.

Sadece elinde tuttu.

"Moda..." dedi.

"İnsanların sandığından çok daha acımasız bir sektördür."

Alya sessizce dinliyordu.

"Podyumlarda ışık vardır."

"Kapak çekimlerinde gülümsemeler vardır."

"Dergilerde kusursuz insanlar vardır."

Kitabı yerine koydu.

"Ama o ışıkların arkasında milyarlarca liralık rekabet vardır."

İlk kez sesinde hafif bir sertlik hissedildi.

"Bir koleksiyonun çizimi aylar öncesinden çalınabilir."

"Bir kampanya daha duyurulmadan rakip firmanın eline geçebilir."

"Tek bir tasarım, milyonlar kazandırabilir."

Alya dikkat kesilmişti.

Levent masasına döndü.

"O yüzden insanlar modayı sanat sanır."

Kısa bir duraksamadan sonra ekledi.

"Ben ise savaş olarak görürüm."

Bu cümle Alya'nın zihninde yankılandı.

Savaş...

Moda...

Bu iki kelimeyi aynı cümlede hiç düşünmemişti.

Levent dosyayı kapattı.

"Étoile'ı biliyor musunuz?"

Alya başını salladı.

"Kim bilmiyor ki?"

"Ne biliyorsunuz?"

"Dünyanın en hızlı büyüyen moda ajanslarından biri."

"Başka?"

"Uluslararası markalarla çalışıyor."

"Başka?"

Alya düşündü.

"Aslında..."

Omuz silkti.

"Çok fazla bilmiyorum."

"Çünkü bilmeniz gerekenleri bilmiyorsunuz."

Levent çekmecesini açtı.

Bu kez siyah deri kaplı ince bir klasör çıkardı.

Klasörün kapağında yalnızca gümüş renkli, zarif bir yıldız amblemi vardı.

Altında ise tek kelime.

ÉTOILE.

Alya istemsizce doğruldu.

Levent klasörü açmadı.

Sadece masanın üzerine bıraktı.

"Sana biraz önce savaş dedim."

İlk kez "siz" yerine "sen" demişti.

Bilinçli miydi, değil miydi, Alya anlayamadı.

"Bu savaşın merkezinde Étoile var."

"Rakipleri var."

"Hırsları var."

"Düşmanları var."

Son cümleyi özellikle yavaş söylemişti.

Alya artık konuşmak yerine dinliyordu.

Çünkü hissetmeye başlamıştı.

Bu görüşme...

Bir iş görüşmesi değildi.

Levent bunu en başından beri biliyordu.

---

"Hiç satranç oynadın mı?"

Alya sorunun alakasızlığı karşısında birkaç saniye düşündü.

"Babam öğretmişti."

"İyi misindir?"

"Hayır."

Levent başını salladı.

"Satrançta insanlar veziri konuşur."

"Kaleleri konuşur."

"Şahı konuşur."

Masadaki kalemi eline aldı.

"Ama oyunu çoğu zaman piyon kazanır."

Alya hiçbir şey söylemedi.

Çünkü nereye varacağını hâlâ kestiremiyordu.

"Kimse piyonu izlemez."

Levent kalemi masaya bıraktı.

"İşte sen..."

Bakışlarını doğrudan Alya'nın gözlerine çevirdi.

"...insanların izlemediği birisin."

Bu kez odadaki sessizlik daha uzun sürdü.

Alya'nın içinden geçen ilk düşünce şuydu:

"Bu iltifat mı... yoksa hakaret mi?"

Karar veremedi.

Levent ise karar vermiş gibiydi.

Çünkü çekmecesinden küçük, krem rengi bir zarf çıkardı.

Zarfı iki parmağıyla tuttu.

Masanın ortasına bıraktı.

Sonra eliyle Alya'ya doğru itti.

"Al."

Alya zarfı eline aldı.

Kalın bir kâğıttan yapılmıştı.

İçinde tek bir belge vardı.

Henüz açmadı.

Levent sakinliğini hiç bozmadan konuştu.

"İçindekine bakmadan önce sana bir soru soracağım."

Alya başını kaldırdı.

"Son altı ayda..."

Levent'in sesi her zamankinden daha yumuşaktı.

"...hiç umudunu kaybettiğin oldu mu?"

Bu kez cevap vermek kolay değildi.

Çünkü ilk kez biri özgeçmişini değil...

Kendisini soruyordu.

Levent'in sorduğu soru odanın içinde asılı kaldı.

"Son altı ayda hiç umudunu kaybettiğin oldu mu?"

Alya cevap vermedi.

Vermeye çalıştı ama kelimeler boğazına kadar gelip geri dönüyordu. İnsan bazen çok basit bir soruya, yalnızca doğru cevabı vermek istemediği için değil, doğru cevabın ne olduğunu kendisi de bilmediği için cevap veremezdi.

Gözlerini zarfın üzerinden çekip pencereye çevirdi.

Yağmur hâlâ aynı inatla yağıyordu.

Camın üzerinden süzülen damlalar birbirine karışıyor, sonra ağır ağır aşağı doğru akıyordu.

"Oldu..." dedi sonunda.

Levent başını hafifçe eğdi.

"Ne zaman?"

Alya gülümsedi.

Ama bu, mutlu insanların gülümsemesine benzemiyordu.

"Dördüncü aydan sonra."

"Neden dördüncü ay?"

"Çünkü ilk üç ay boyunca bunun normal olduğunu düşündüm."

Levent tek kelime etmedi.

"Mezun olmuştum. Tecrübem yoktu. Herkes bana sabırlı olmam gerektiğini söylüyordu."

Derin bir nefes aldı.

"Sonra insanlar sormaya başladı."

"Neyi?"

"'Hâlâ iş bulamadın mı?'"

Alya bu cümleyi söylerken gözlerini yere indirmişti.

"İlk başta önemsemedim."

Parmakları çantasının sapını sıkmaya başlamıştı.

"Sonra aynı soruyu annem sormaya başladı."

Bir an sustu.

"Komşular sormaya başladı."

Gülümsedi.

"En kötüsü de..."

Levent bekledi.

"...ben kendime sormaya başladım."

Odanın içinde yine sessizlik vardı.

Ama bu kez sessizlik rahatsız edici değildi.

Sadece ağırdı.

Levent dosyayı kapattı.

"Baban?"

Alya'nın kaşları hafifçe çatıldı.

"Babam ne?"

"Ne iş yapıyor?"

"Emekli."

"Annen?"

"Terzi."

Levent bunu biliyormuş gibi başını salladı.

"Ayşe Karaca."

Alya irkildi.

Adam annesinin adını bile biliyordu.

"Mahalle arasında küçük bir dükkân."

"..."

"Otuz yıla yakın aynı dükkânda çalışmış."

Alya bu kez dayanamayıp sordu.

"Beni neden araştırdınız?"

Levent, sorunun geleceğini biliyormuş gibi sakince cevap verdi.

"Çünkü araştırmadan kimseyle çalışmam."

"Çalışmak mı?"

"Henüz oraya gelmedik."

Masasının üzerindeki küçük düğmeye bastı.

Kapı birkaç saniye sonra çalındı.

Sekreter içeri girdi.

"Buyurun Levent Bey?"

"İki kahve."

Kadın başıyla onaylayıp çıktı.

Levent tekrar Alya'ya döndü.

"Kahveni nasıl içersin?"

"Orta."

"Şeker?"

"Bir."

"Demek ki dosyada yazmayan şeyler de var."

Alya istemsizce gülümsedi.

Levent bunu görmesine rağmen yüz ifadesini değiştirmedi.

---

Kahveler gelene kadar konuşmadılar.

Sekreter fincanları bıraktığında odanın içine taze kahve kokusu yayıldı.

Kapı yeniden kapandı.

Levent fincanını eline aldı ama içmedi.

"İnsanların büyük çoğunluğu para için çalışır."

Alya da fincanına dokundu.

"Kalanı?"

"Kaçmak için."

"Kaçmak?"

"Borçlarından."

"Geçmişlerinden."

"Kendilerinden."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Sen hangisisin?"

Alya fincanın içindeki kahveye baktı.

"Sanırım..."

"...hiçbiri."

Levent ilk kez gerçekten ilgilenmiş gibi görünüyordu.

"Neden çalışmak istiyorsun?"

"Çünkü sevdiğim işi yapmak istiyorum."

"Bu kadar mı?"

"Hayır."

Başını kaldırdı.

"Annem artık dükkânı kapatmak istiyor."

İlk kez bunu yüksek sesle söylemişti.

"Bel ağrıları yüzünden günün sonunda yürüyemiyor."

Sesi titrememişti.

Ama yavaşlamıştı.

"Yine de sabah dükkânı açıyor."

Levent sessizce dinliyordu.

"Ben ona..."

Alya'nın boğazı düğümlendi.

"...yardım etmek istiyorum."

İşte gerçek cevap buydu.

İlk kez odadaki hiçbir cümle hazırlanmış değildi.

Ne iş görüşmelerinde ezberlediği cevaplar...

Ne de karşısındaki adamın beklediğini düşündüğü sözler...

Bu kez sadece doğruyu söylemişti.

Levent fincanını masaya bıraktı.

"İşte bu yüzden buradasın."

Alya anlamadı.

"Anlamadım."

"Çünkü para senin için amaç değil."

Alya kaşlarını çattı.

"Öyle mi?"

"Hayır."

Levent hafifçe gülümsedi.

"Para senin için araç."

"Bu ikisi arasında büyük fark vardır."

---

Masasının sağ tarafındaki çekmeceyi açtı.

Bu kez daha kalın bir dosya çıkardı.

Dosyanın üzerinde hiçbir logo yoktu.

Sadece siyah kapak.

Ortaya koydu.

Parmaklarını kapağın üzerinde gezdirdi.

"Şimdi sana söyleyeceklerim..."

Bir an durdu.

"...bu odadan çıkmayacak."

Alya'nın kalbi istemsizce hızlandı.

"Anlaştık mı?"

"Evet."

"Hayır."

Levent başını iki yana salladı.

"Bu bir soru değildi."

Cekmeceden tek sayfalık bir belge çıkardı.

Üst kısmında büyük harflerle şu yazıyordu:

GİZLİLİK TAAHHÜTNAMESİ

"Okuyup imzalamanı istiyorum."

Alya kâğıdı eline aldı.

Satırlar oldukça kısaydı.

Okudukça yüzündeki ifade değişmeye başladı.

"Bu..."

"Standart prosedür."

"Ama burada..."

"...görüşme sırasında konuşulan hiçbir bilginin üçüncü kişilerle paylaşılmayacağı yazıyor."

"Evet."

"Ama ben daha işi kabul etmedim."

"Etmedin."

Levent sakinliğini koruyordu.

"Ama birazdan öğreneceğin şeyler, işi kabul edip etmeyeceğinden bağımsız olarak gizli kalacak."

Alya kalemi eline aldı.

Bir süre imza kısmına baktı.

Hayatında ilk kez sıradan bir iş görüşmesinin bu kadar ağır hissettirdiğini fark etti.

İmzaladı.

Kâğıdı geri uzattı.

Levent dosyanın içine koydu.

Sonra siyah klasörü yavaşça açtı.

İlk sayfada Étoile'ın logosu vardı.

İkinci sayfada şirketin organizasyon şeması.

Üçüncü sayfada...

Fotoğraflar.

Bina planları.

Çalışanların isimleri.

Departmanlar.

Alya sayfaları çevirdikçe kaşları daha da çatılıyordu.

"Bunlar..."

"Evet."

"Bir şirket dosyası."

"Rakip şirket dosyası."

Levent bunu söylerken sesi en ufak bir değişiklik göstermedi.

Alya dosyayı yavaşça kapattı.

"...Siz kimsiniz?"

Levent birkaç saniye boyunca onun gözlerinin içine baktı.

Sonra ilk kez kartvizitini masanın üzerine bıraktı.

Kartvizitte yalnızca adı yazıyordu.

Levent Yalçın

Altında ise küçük harflerle:

Stratejik Operasyonlar Direktörü

Şirket adı yazmıyordu.

Logo da yoktu.

Alya kartviziti eline aldı.

"Ben seni işe yerleştireceğim."

Levent devam etti.

"Étoile'da çalışacaksın."

"Gerçekten çalışacaksın."

"Maaş alacaksın."

"Arkadaşların olacak."

"Belki terfi bile edeceksin."

Her cümleyi aynı sakinlikle kuruyordu.

"Ama ara sıra..."

Sesi ilk kez biraz daha alçaldı.

"...orada gördüklerini bana anlatacaksın."

Odanın içindeki sessizlik bu kez bambaşka bir hâl aldı.

Alya birkaç saniye nefes almayı bile unuttu.

"Yani..."

Kelimeyi söylemek istemiyordu.

"...beni casus olarak mı kullanmak istiyorsunuz?"

Levent hiç düşünmeden cevap verdi.

"Hayır."

Alya şaşkınlıkla baktı.

"Casuslar devletler için çalışır."

Masadaki dosyaya hafifçe vurdu.

"Sen ise rekabet için çalışacaksın."

Bir an durdu.

"Daha doğru bir ifadeyle..."

"...kurumsal istihbarat."

Bu kelime ilk kez duyuluyormuş gibi yabancı geldi Alya'ya.

Kurumsal...

İstihbarat...

Moda dünyası...

Aynı cümlede nasıl bir araya gelebiliyorlardı?

Levent onun zihnindeki karmaşayı görebiliyordu.

"Şu anda aklından geçen ilk şeyin suç olduğu olduğunu biliyorum."

Alya cevap vermedi.

"Çünkü herkes öyle düşünür."

Masasının üzerine yaslandı.

"Ama rekabet dünyasında herkes birbirini izler."

"Kimi bunu hukuk sınırları içinde yapar."

"Kimi dışında."

"Ben senden yasa dışı hiçbir şey istemiyorum."

Alya ilk kez sözünü kesti.

"Ama etik değil."

Levent'in bakışları değişmedi.

"Etik..."

Bu kelimeyi yavaşça tekrar etti.

"...başarılı insanların en çok tartıştığı kavramdır."

Sonra arkasına yaslandı.

"Bugün senden cevap istemiyorum."

Masadaki zarfı tekrar Alya'ya doğru itti.

"Onu al."

"Evine git."

"Düşün."

"Yarın saat on bire kadar beni ara."

"Gelirsen..."

Sözünü tamamlamadan dosyayı kapattı.

"...kapı açık."

Alya yavaşça ayağa kalktı.

Zarfı eline aldı.

Çantasına koymadı.

Sadece tuttu.

Kapıya doğru yürürken bir kez arkasına baktı.

Levent yeniden dosyalarına dönmüştü.

Sanki birkaç dakika önce genç bir kadının hayatını değiştirecek bir teklif sunan kişi o değilmiş gibi.

Kapıyı sessizce açtı.

Koridora çıktığında derin bir nefes aldı.

Koridor, gelirken olduğundan daha uzun görünüyordu.

Asansöre yürürken avucundaki zarfın ağırlığını hissediyordu.

Oysa içinde yalnızca birkaç kâğıt vardı.

Ama bazen insanın taşıdığı yük, gramlarla ölçülemezdi.

Asansör kapıları kapanırken, otuz ikinci kat geride kaldı.

Aşağıda yağmur devam ediyordu.

Ve Alya henüz farkında değildi.

O sabah yalnızca bir binadan ayrılmıyordu.

Eski hayatından da ilk adımı atarak uzaklaşıyordu.

Bölüm 1 Sonu

Bölüm sonu

6 yorum