İçeriğe geç

BAL

Bölüm 4 · 7 dk okuma

BAL

Bölüm 4

Terapi

"Ne?"

Onun dudaklarından dökülen bu kelime bir kez de benim dudaklarımdan çıktı. "Ne?"

"Onu gördüm, senin ilk gününde seni rahatsız eden eleman! O gün işkillenmiştim senden..."

"Hayır, o beni rahatsız falan etmedi, biz sadece konuşmuştuk!" dedim o çocuğu, belki de adamı haklı çıkarmak için. Niye uğraşıyordum ki bunun için? Niye ona güvenip, haklı olduğunu doğrulamaya çalışıyordum?

"Gördüm onu, gördüm!" dedi Şerafettin Amca işaretparmağıyla o adamı işaret ederken. Normal sakinliğinden eser yoktu, zayıf ve pürüzlü sesiyle bağıramasa da her şeyi birbirine katıp olay çıkarmak için arzusu gözbebeklerinde görülebilirdi. Zayıf bedeni hafif titriyordu lâkin buna rağmen işaretparmağının o adama doğru olması için büyük çaba sarf ediyordu.

"Her gün marketin önündeki bankta oturuyor, ve senin işe geliş-gidiş saatinle eş zamanlı olarak yapıyor bunu! Pislik.. Seni adam sanmıştım!" dedi var olan güç kırıntısıtlya. Adamsa çok içinde kalmıştı. Sürekli gözlerini kırpıştırıyordu, sanki beyni ne olduğunu anlamaya çalışırken bedeni bize bunu gösteriyor gibiydi. Birkaç saniye sonra idrak etmiş olacak ki bakışları önce benimkilerle buluşup sonra Şerafettin Amca'ya geri döndü.

"Sanırım bir yanlış anlaşılma söz konusu." dedi artık şok hâlinden kurtulup sakinliğe geçmiş bir şekilde. "İlk olarak, Şerafettin Amca'm, lütfen oturur musun?" Ona yaklaşıp sırtından ve kolundan destekleyerek yavaşça yerine oturttu, ama Şerafettin Amca hâlâ işaretparmağını ondan ayırmıyordu.

"Evet, her gün marketin az ötesindeki banka oturuyorum, ve bunun senin çalışma saatinle eş vakitli olması tesadüfen değil." dedi, bakışları artık tamamen bendeydi. Harika, bu hayatta bir tek sapığım eksikti.

"Lütfen beni sapık olarak düşünme, ben aslında bir psikoloğum, buraya ilk geldiğinde seninle ilgili bir şeyin yanlış olduğunu hissettim." Tam olarak bu cümlede Şerafettin Amca'nın endişeli bakışları bana odaklandı. "Ruh hâlin, tam olarak anlayamadığım bir ruh hâlin vardı. Bunu bulmak için seni izlemek istedim, ama sanırım tek becerdiğim şey bir sapık gibi davranmaktı. Özür dilerim."

Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Şerafettin Amca'nın sesi duyuldu. Sesi güçsüz ve kısıktı, sanki bu soruyu sormak istiyor fakat sormakta tereddüt ediyor gibiydi. "Kızımın sorunu neymiş?"

Ben, sadece ne diyeceğimi bilmiyorum. Benim bir şey dememe gerek kalmadan psikolog olan tekrar konuştu.

"Eğer istersen..." derken kot ceketinin iç cebinden bir kartvizit çıkardı ve bana uzattı. Üstünde bir yerin adresi ve birinin fotoğrafıyla ismi vardı. Fotoğraftaki kişi önümdekiyle aynıydı. Alttaki ismi okudum: Buğra Sancak. "Bir ara uğra, bir şey olmasa bile içindekileri dök."

Bakışlarımı elimdeki kartvizitten kaldırıp onunkilerler buluşturdum. Gözleri baldı, bal...

"Halam birinin beni takip ettiğini söylemişti. O da sendin, değil mi?" Umarım oydu.

"Gün boyu izleyerek bir şey bulamadığım için yolda neler yaptığına bakmak istemiştim, özür dilerim." Oymuş.

"Lütfen, insanları sapık gibi izlemek yerine böyle kartvizitini ver." dedim çenemle ona doğru uzattığım kartviziti gösterirken.

Tek eli ensesini buldu ve ordaki saçlarıyle biraz uğraştı. "Haklısın.." Ne çok garip huyu vardı böyle? Ya da ben mi çok takılıyordum? Gerçekten, insanları yargılamak senin neyine?

"Sana panik yarattıysam üzgünüm." diye mırıldandı. Pişmanlık ve üzüntüyü ifadesine bakan herkes anlayabilirdi.

"Sorun değil, en azından niyetin kötü değilmiş." dedim en azından suçlu hissetmesini önlemek amacıyla. "İstersen bunu unutalım?" dedikten sonra Şerafettin Amca'ya döndüm. Bakışları zemindeydi, ama bir türlü tek bir yerde sabitlenemiyordu. Düşünceli olduğu ortadaydı. Hem dikkatini yeniden buraya çekmek ve onayladığını duymak için mırıldandım, ama oralı bile olmadı.

"Buğra, değil mi?" diye sordum tekrar ona döndüğümde. Kartvizitteki o ismi çok net hatırlıyordum, ama sanki direkt ismiyle seslenirsem garip olacaktı. Beni küçük bir kafa haraketiyle onaylamasıyla cümlemi devam ettirdim. "Sen ne için gelmiştin buraya? Bir şey mi alacaksın?" Yani, markete geldiğine göre ne yapacak olabilir?

"Ah, evet..." dedi. Bir anlığını tekrar yere odaklanıp gözlerini kırpıştırdı. İstemsizce dudaklarımdan bir kıkırtı kaçtı. Bu alışkanlığı tatlıydı. Dudaklarımdan çıkan sesle beraber onun bakışları da bana döndü. Anlamaz bir şekilde mırıldandı.

"Alışkanlığın," dedim açıklama amacıyla. "...tatlı."

"Ne- evet.." Kendine düşünme fırsatı bile vermeden konuşmuştu. Çok garipti, gerçekten.

"Ben aslında iş çıkışı senle konuşmak istediğim için gelmiştim, uygun musun diye soracaktık. Hem bunları anlatmak hem de seni bir randevuya-, yani öyle bir randevu değil, ofisime gelmen için çağıracaktım. Ama çoktan konuştuk, sanırım gerek kalmadı."

"Aslında..." dedim o cümlesini tam bitiremeden. "Sadece tanışmak için buluşşak? Yani bir psikolog bile olsa önceden güvenmeden bir şey anlatamam."

"Güven problemi mi?" Bir şeyler mırıldanmıştı bunu bile çok zor anlamıştım.

"Ne?" diye sordum anlamadığımı belirtmek amacıyla. Kafamı soluma doğru eğip tekrar konuşmasını bekledim, ancak o sadece bana geçiştirici bir şeyler söyledi.

"Gitmem lazım, akşamüstü seni alırım, uygun mu?" diye sordu. Bariz bir şekilde konu değiştiriyordu, ama insanlar konuşmak istemiyorlarsa konuşmazlar, sorularımızı üstleyip onları usandırmamız saçmalık. Bu yüzden konuyu değistirmesine izin verdim.

"Olur." diye yanıtladım. Kısa süreli bir veda ettikten sonra o dükkândan çıktı, ben de kasa arkasındaki yerimi aldım. Klasik, artık rutin olan işlerimi yapmaya başlamadın önce kendi terapim olan, şarkı açtım.

"Please, stay. I want you, I need you. Oh, god. Don't take these beatiful things that I've got." ¹

Peki, ben Tanrı'ya neyimi almaması için yalvaracaktım? Neyim vardı ki neyim alınmasındı? Tabii ya, don't take this beatiful headphone that I've got.

*

Saatler ilerledi, gece yarısına geldi. Ben Buğra'nın teklifini kabul etmiştim etmesine de gece yarısından sonra nerede buluşabilirdik ki?

Şerafettin Amca çoktan evine gitmişti, çoğu insan da onun gibi yapmıştı. Gecenin karanlığı çöküp gökyüzü karardığından beridir etrafta neredeyse kimse yok. Dükkândaki son kontrolleri ve ve önceden bitirdiğim işleri gözden geçirdikten sonra sonunda dışarı çıkıp kapıyı kilitledim. Marketin az ilerisinde küçük bir mahalleye ait bir oyun parkı vardı. Mahalleye ait derken, tam olarak buraya ait. Mahallelinin çocukları diğerlerinin bu parka girmesine izin vermiyordu. Neden böyle, orasını bilmiyorum. Çocuklar normalde paylaşımcı değiller midir, yetişkinlere göre? Her neyse.

Bu parkta da çoğu parkta olduğu gibi rastgele bölgelerde, çoğunluğu ağaçlar altında olmak üzera banklar var. Marketten çok bile diyemeyeceğim bir uzaklıkta olduğu için Buğra gelince de görürdüm, o yüzden hiç sıkıntı yoktu. Yolu rahatça görebileceğim bir şekilde bir banka oturdum. Kendi kendime şarkı mırıldanırken bir gölge geçti önümden. Bu da neyin nesiydi? Oturduğum yerde doğruldum.

Sanırım yorucu bir gündü. Ama yorucu olan neydi? Bunları düşünürken sesli düşündüğümü fark bile etmemiştim.

"Bazen o günün yorucu olduğunu sanarız..." diyen tanıdık sesle kendime geldim. Hayır, bu beklediğim kişi değildi. İrkilerek arkamı döndüğümde onunla karşılaştım.

Pislik..

*

"Anne..." diye mırıldandı genç kız. Tuvalette kırık ve yere düşmüş ayna parçalarıyla annesine yakalanmıştı. Annesi titreyen gözbebekleri ve elleriyle kızın dağılan saçını ve kıyafetlerini düzeltmeye çalışıyordu.

"Ne oldu burada... Söyle!" diye çıkıştı annesi. Genç kız gittikçe ürkerken bu durumda gerçeği söylemekten başka çıkış olmadığının bilincindeydi.

"Anne," diye mırıldandı tekrar. "Ben hamileyim." Kızının ağzından çıkan iki kelime, annenin donmasına sebep olmuştu. "Ne?" diyebildi sadece. "Ne?!" diye tekrar sordu, ama bu sefer şokla beraber ayağa kalkıp daha yüksek bir ses tonu kullanmıştı.

"Anne..." diye tekrar mırıldandı. Sanki tüm kelime dağarcığı kaybolmuş ve zihninde sadece bu kelime kalmış gibiydi. O da annesine uyup ayağa kalktı oturduğu kapağı kapalı klozetten. "Yapma!" dedi annesi çaresizce. Sesi yüksekti, öfkeli görünüyordu ama aslında üzgündü. O sadec duygularını nasıl ifade edeceğini bilmiyordu. Kızının ellerini tuttu.

"Anne, kızma anne, anne.." Kızın bacakları kesilmiş gibi dizlerinin üstüne çöktü aniden. Annesinin ellerine sarıldı. "Kızma anne, özür dilerim... Kızma, lütfen!" diye âdeta yakardı annesine. Yaptığının kesinlikle yanlış bir şey olduğunu biliyordu.

"Ağlama, kalk." dedi annesi. Ama kızı onu duymuyor gibiydi. Sadece ellerine sarılıp, yalvarıp yakarıyordu. Onu affetmesini mi istiyordu? Hayır, kendi ve büyük ihtimalle annesinin hayatını mahvetmişti, sadece annesinin sinir krizi geçirmesini istemiyordu. Kendisi zaten bir harabeydi, bir de annesinin sebep olduğu yıkımını kaldıramazdı.

Annesi de kızının bir harabe olduğunun farkındaydı. İçindeki belki şu an 5 gramdan daha hafif olan bir bebeğin onda nasıl bir enkaz etkisi yarattığını görebiliyordu. Evladının yanına eğilip kızını göğsüne yasladı. "Annem..." diye öptü kızının ipeksi saçlarını. "Korkma, küçüçüğüm..."

"Anne!" Derken bir eline kendi karnına gitti genç kızın. "Anne.." Kızının karnındaki eline kendi eline elip avuç içini öptü. Sakin olması için rahatlatıcı, en azından öyle olmasını umduğu birkaç küçük mırıltı çıkardı kapalı dudaklarıyla. "Sakin ol, bebeğim.."

Kızının gerçekten sakinleşmesi gerekiyordu. Bunun için, o henüz bebekken işe yarayan şeylerden birini denedi. Güzel ve sakin müziklerden birini mırıldanmaya başladı. Eş zamanlı olarak da ritme uygun şekilde kızının kolunu pat patlıyordu. Müzik onun terapisiydi, kızının terazisiyse onun sesiydi. Ve nasıl oluyorsa, kızının bebeğinin terapisi de müzikti.

.

¹=Benson Boone: Beatiful Things

Bölüm sonu

2 yorum