"Bazen o günün yorucu olduğunu sanarız, ama aslında sadece ruhumuz yorgundur. Aklımız yorgundur, düşüncelerimiz, kalbimiz.."
Pislik. Sesi tanıdığım anda banktan ayağa kalkıp onunla bakışacak şekilde arkamı döndüm. Aziz...
"Senin burada ne işin var?" diye sordum kontrolsüzce yükselen bir tonda. Bunca zamandır şu an olduğu gibi ellerini az önce oturduğum banka yaslamış bir şekilde beni mi izliyordu. Adi pislik..
"Asıl senin bu saatte burada ne işin var? Vardiyan bitmedi mi? Neden hâlâ sokaklardasın? Kime, neye güveniyorsun da hâlâ sokaktasın? Bilmiyor musun dışarısı serserilerle dolu?" Son cümlelere doğru sakin sesi bir bağırışa dönüştü.
"Buradaki tek pislik sensin! Git yoksa polisi çağıracağım!"
"Bok çağırırsın-!" Derken omuzumda bir el hissettim. Aynı anda yanıbaşımdan da bir ses duydum. "Kelimelerine dikkat et." diyen ses daha önce duyduklarım gibi tatlı ve neşeli değildi. Bu sefer her harfteki soğukluğu bile hissetmiştim. Gelen Buğra'ydı.
Aziz'in kaşları çatıldı, bana döndü. "Kim bu pezevenk? Neyin oluyor lan bu senin? Benden sonra buna mı fahişelik ediyorsun?"
Fahişelik... Gerçekten duygularımı bir fahişelik olarak mı görüyordu? Onun gözünde sadece eğlenmek için yaratılmış bir aptal mıydım ben?
"Kezban... Seni rahatsız mı ediyor? Tanıyor musun bunu?" Duyduğum sesle başımı eğdiğim yerden kaldırdım.
"B-..." Ben daha konuşamadan Aziz sözümü kesti. Berbat bir his. "Sevgilisiyim. Sen hayırdır? Kimsin lan sen, O'na böyle dokunabiliyorsun?" derken Buğranın elini omzumdan çekti ve kendi yakına getirip kulağına fısıldadı. Ne dediğini duyamamıştım ama gölgelerin gizlediği kahverengi gözlerinde bıçak vardı âdeta.
"Anladın mı beni?" diye bağırdı bu sefer de. Buğra ifadesiz kaldı. Sonra, Aziz'in kulağına bir şeyler mırıldandı, bunu da duyamamıştım. Ama bu sefer artı olarak Buğra'nın sırtı bana dönük olduğu için gözlerinden duygularını da anlayamıyordum. Bu yüzden Aziz'inkilere baktım, sinir olmuştu. Boş olan tarafındaki eli çoktan yumruğa dönüşmüştü, bu da sinirlendiğinin bir diğer kanıtıydı.
Bir anda arkasını dönüp elimden tuttu ve uzaklaştırdı. Arkamı dönüp baktığımda öfkeli bir biçimde soluklanmasından dolayı inip kalkın göğüs kafesini gördüm ve sessizce mırıldandığı o birkaç kelimeyi...
"Git bakalım, sürtük seni. Anneme bundan bahsedince ne yapacaksın acaba?" Annesi, halam. Direkt önüme döndüm. Biraz daha ilerleyip arabasına vardığımızda elimi bıraktı ve araba anahtarına dokunup kilidini açtı. O sürücü koltuğuna ben de ön yolcu koltuğuna oturdum. Umarım sessiz bir yolculuk olur, diye geçirerek cama döndüm. Motoru çalıştırdı, bir kaç şey daha yaptı ve ilerlemeye başladık. Birkaç dakika sonra boğazını temizlemesiyle ne olduğunu bile bilmediğim düşüncelerden kurtuldum.
"Acaba... Şarkı?"
"Ne?..." diye sordum. Sonra anladığımı belirten bir ses çıkarıp devan ettim. "Olur."
"İstediğin bir şey var mı yoksa...?" Niye cümlelerini tamamlamadan konuşuyordu? Ve neden her konuşmadan önce boğazını temizliyordu? "Yok, sen kafana göre takıl, dinleyecek bir şey olsun yeter bana." Onaylayan bir mırıltı çıkarıp telefonunu açtı. Müzik uygulamalarından birine girip şarkı aramaya başladı. Kısa bir arayıştan sonra ekrana tıkladı ve arabada ıslık sesi duyuldu.
"그늘진 눈빛 건조한 너의 목소리 나란히 걷던 게 " ¹
Daha önce hiç duymamıştım. Ama insana huzur veren bir şarkıydı. Şarkının geneli bilmediğim bir dil olduğu için pek anlamasam da nakaratı ingilizceydi. Bunu anlayabilirdim.
"So I long for you. And I long for you. And I'll long for you. So I can keep loving you, So I could be loving you. And more..." ¹
"Bu yüzden seni özlüyorum. Ve seni özlüyorum. Ve seni özleyeceğim. Böylece seni sevmeye devam edebilirim. Böylece seni sevebilirim. Ve fazlası..." ²
Güzel bir şarkı. Dakikalar geçti, şarkılar, sanatçılar... Bu dakikaların sonunda yeniden Buğra'nın sesini duydum. "İyi misin?" diye sordu. Böyle bir soruyu, hatta konuşmasını beklemediğim için afallamıştım. "Ne?... Evet, iyiyim de neden sordun?"
"Sadece az önce yaşanan şey... Seni etkilemiş gibi. Benimle konuşmak ister misin? Mesela o kimdi?" Konuşmak... Yakın olmadığım biriyle konuşmak zordu. Ama orda olan her şeyi gördü ve duydu. Anlatmakyan başka bkr şeçeneğim yok. "O... Büyük kuzenim." dedim sadece. "Peki, neden kendisini bana sevgilin olarak tanıştırdı? Ve... sana o türden sözcükler söyledi, hakaret etti?"
"Aslında..." Bir türlü net bir şekilde konuşamıyordum. Neden böyleydi? Eskiden olmuş, bitmiş şeylerdi işte, düşünmeden anlatsana! "Aynı zamanda eski sevgilim de." dediğimde sakin ve kontrollü ifadesi bozulmuş, kaşları kafa karışıklığından çatılmıştı. "Kelimeleri..." derken yutkundum. "Bunun hakkında konuşmak istemiyorum."
"Tabii," dedi, çatılmış kaşları geri düzeldi ve yumuşak ifadesini geri kuşandı. "Nasıl istersen." diye tamamladı cümlesini. Yeniden cam tarafına döndüm. Etraf kapkaranlıktı, sadece belirli aralıklarla yerleştirilmiş sokak lambalarının mavi ışıkları görünüyordu, ve o ışık sayesinde görebildiğimiz etrafındaki belli başlı şeyler.
"Ne yemek istersin?" diye sordu. "Fark etmez." diye yanıtladım. "Fark eder, sen canının ne çektiğini söyle sadece." dedi. Düşündüm, aslında aç değildim. "Tatlı yesek?" diye sordum. "Olur, tabii." dedi.
Yaklaşık 10 dakika sonra restorant ve tatlıcıların olduğu bir ara sokağın hemen girişine gelmiştik. Arabayı boş bulduğu ilk yere park etti dikkatlice. Çantamı alıp onunla beraber aşağıya indim. "Bildiğin iyi bir tatlıcı var mı?" İşaret parmağını kaldırıp biraz ötede duran ışıkları açık, kahveye boyanmış bir yeri gösterdi. "Tatlılar, sıcak ve soğuk içecekler var. Sana uyar mı?"
"Dediğim gibi, her şey uyar."
"O zaman gidelim mi?" diye sordu. "Gidelim." diye yanıtladım. Kafe tarzı bir yerdi, oldukça da şıktı. Gece 2'ye kadar açık olan bir yerdi, ve şu anki saat yüzünden belli başlı kişiler vardı. Bazılarının elinde shot bardağı vardı. İçki de mi satılıyordu? Kalsın.
"Selam," dedi neşeli bir ifadeyle orada çalışan bir görevliye. Görevli aynı şekilde gülümseyerek selam verdi, ve eliyle boş masalardan birini gösterdi. Beraber iki kişilik masaya karşılıklı oturduk. Aynı görevli oradaki bir garsona seslendiğinde genç kız koşar adımlarla yanımıza gelip menüleri verdi. "Hoş geldiniz," dedi kendini gülümsemeye zorlarken. Belli ki zor çalışma şartları yüzünden uykusuz kalmıştı. Henüz liseli olduğu yüz hatlarından ve davranışlarından anlaşılıyordu. Neden bu yaşta geç vardiyalı işlerde çalışıyordu ki? Her neyse, başkalarının hayatını sorgulayarak hiçbir şey elde edemeyiz.
"Ben Soğuk Baklava ve bir şişe su alayım." dedim menüden gözümü ayırmadan. "Traliçe, lütfen." dedi Buğra kızın gözünün içine gülümseyerek bakarak. Kız siparişlerimizi elinde hazır beklettiği not defterine yazdıktan ve menüleri aldıktan sonra yanımızdan ayrıldı. Kız gittikten sonra masanın üstünde birleştirdiği elleriyle bana döndü.
"Ne tarz müzik seversin?" diye sordu. Uzağa bakarak düşündüğümü belli eden bir ses çıkardıktan sonra bakışlarımı ona çevirdim ve yanıtladım. "Hiç düşünmemiştim, sadece hoşuma giderse dinlerim, belirli bir tarzım yok, metal veya pop gibi."
"Peki bana önermek istediğin şarkı var mı? Hangi şarkıları ve şarkıcıları sevdiğini öğrenmek isterim." dedi telefonunu çıkarıp şifresini kırarken. Aynı düşünme şeklini gerçekleştirdim, ama bu öncekinden daha uzun sürmüştü. "Belki... Cigarettes After Sex'den Cry? Bir de Song Yuqi'den Radio. Bunları dinle ama seveceğinden emin değilim." Onun işinin bitmesini bekledim, sonra yeniden konuştum. "Sen de bana öner, ben de senin sevdiğin müzikleri merak ettim."
"Idle grubundan Tomboy ve Yoeko Kurahashi'den Sinking Town." dedi birkaç saniyelik düşünmeden sonra. Hemen uygulamaya girip yeni iki şarkıyı listeme ekledim. "Eve gidince dinlerim." Gülümsedi. Sonra sanki iki yabancıymış gibi hiçbir şey yapmadan uzaklara baktık. Belki de düşüncelere daldık. Dakikalar sonra gelen tatlılarımız ve suyumla gerçek dünyaya geri döndük. Teşekkür edip çatal ve bıçağımı poşetinden çıkarmaya başladım. Tatlı cidden güzeldi.
"Çok güzel değil mi?" diye sordu. "Daha sık gelelim buraya." Gülümsedim ve yemeye devam ettim. Dakikalar sonra, tatlımız bitince kalktık. Ben kendi hesabımı, o kendi hesabını ödedi ve eve gitmek üzere tekrar yola çıktık. Yolda pek bir konuşma yaşanmadı. Sadece beni marketin oraya bırakabileceğini söyledim, o da itiraz etmedi.
Eve girdiğim zaman hemen karşımda halamı buldum. "Çık git evimden!" diye bağırdı ben daha anahtarı üstünde olan açık kapıdan içeri adımlayamadan. Güzel bir günden sonra, karşılığını alman gerekir.
"Sürtük! Neredesin sen bu saate kadar? Anan bunun için mi öldü?" diye bağırdı, neredeyse bütün mahalleyi kaldıracaktı. Bana bağırması koymazdı ama annemden niye bahsediyordu ki? "Hala, çok yorgunum, lütfen-" derken sözüm bugün ikinci kere kesilmişti. "Niye, kimin altından çıktın da bu kadar yoruldun? Terbiyesiz, ahlâksız!" dedi. Üstüne bir de ayakkabıma tükürdü.
"İşimi yaptım, geri geldim. İzin ver, dinleneyim." diyerek yanından geçmeye çalıştım ama beni önüne alarak tokat attı. Başım sol yanıma düştüğünde eş zamanlı sağ yanağımda yanma hissi oluştu. "Ananın kaderini mi yaşamak istiyorsun?" Ne alakası vardı? Sadece beni annemle vurmak istiyordu. Sanki zaten acımıyordu kalbim de, iyice bıçaklıyordu.
"Tamam, özür dilerim, oldu mu?" Sırtıma vurunca afalladım, düşmek üzereyken yanımdaki ceket asmak için tasarlanmış dolaba tutundum. "Siktir git odana, gözüme gözükme. Babası kılıklı, pislik.." derken çoktan uzaklaşmıştı. Dediği şeyi yaptım, kalkıp odama gittim. Kapıyı ses çıkarmayacak şekilde kapattım ve yatağa oturdum. Cidden yorucu bir gündü.
"Bazen o günün yorucu olduğunu sanarız, ama aslında sadece ruhumuz yorgundur. Aklımız yorgundur, düşüncelerimiz, kalbimiz."
Hayır. Neden onun söylediği bir cümle aklımda dolaşıyor? İstemiyorum, aklımda o pisliğin olmasını istemiyorum! Onu hâlâ seviyor muyum? Duygularım o günden sonra hâlâ ölmedi mi? Hayır, kapa çeneni. Sevmiyorsun.
O zaman neden onu düşünüyorsun?
Düşünmüyorum.
Neden ağlıyorsun?
Neden ağlıyorum?
.
1= Hwang Hyunjin- Long For you
2= Hwang Hyunjin- Long For you Türkçe çeviri