⭐ Azil Uras’ın Anlatımıyla Devam… Naz’ın gözleri kapanırken içimde bir şey koptu. Sanki gölgem benden ayrıldı, acıya dönüşüp bütün bedenimi sardı. Elimi ona uzattım ama parmaklarım karanlığın içine gömüldü. Naz’ın düşüşünü tutamadım. Uyanan’ın sesi karanlığın içinden çınladı: “Beni uyandırdınız. Ben sizsiz eksiktim.” Kaç kere duyduğunu bilmiyorum… Ama o cümleyi her duyduğumda içimden bir parça daha koptu. Naz’ın ışığı tamamen sönmeden önce yüzündeki son ifade korkuydu. O korkunun sebebi bendim. Karanlığım. Dizlerimin üstüne çöktüm. Gölge damarlarım ateş gibi yanıyordu. Sanki vücudumun içinden biri dışarı çıkmaya çalışıyordu. — Naz! — Naz, duy beni! Sesim yankı oldu, sonra sessizlik. Tapınak nefes alıyor gibiydi. Başımı kaldırdığımda Uyanan tam karşımdaydı. Gümüş ve siyah gözleri… benimkine çok benziyordu. Hatta fazla benzedi. — Onu nereye götürdün? diye bağırdım. Uyanan başını yana eğdi. Çocuk gibi sakin, tanrı gibi tehlikeliydi. “O düşmedi. Uyandı.” — Yalan söylüyorsun. “Işığı zayıftı. Senin karanlığın onu çağırıyordu. Ben sadece… ikinizi birleştirdim.” Nefesim kesildi. Çünkü söylediğini tam olarak anlamıyordum ama içimde bir his… Bir şeylerin değiştiğini söylüyordu. Ayağa kalktım, ellerim karanlıkla titriyordu. — Naz nerede? Uyanan bir adım attı. Gölgeler eteklerime kadar yükseldi. “Sana bir şey göstereceğim.” dedi. Karanlık yarıldı. Ortada bir ayna gibi duran siyah bir su belirdi. Yaklaştım, istemeden bile olsa. Suyun içinde beliren görüntü… beni nefessiz bıraktı. Naz. Ama bildiğim Naz değil. Gözleri ay ışığı gibi değildi artık— Gümüş ve siyah arası bir renk. Tıpkı Uyanan’ın gözleri gibi… Tıpkı benim karanlığım gibi. Omuzlarının etrafında siyah bir hâle vardı. Nefesi huzurlu görünüyordu, ama etrafı tamamen gölgeydi. Uyanan fısıldadı: “Onu iyileştirdim. Ama ışığını benimle paylaştı.” Sarıldığım çaresizlik öfkeye dönüştü. Yakasımdan karanlık fışkırdı. Uyanan’ın üzerine yürüdüm. — Naz’ı geri vereceksin! — Onu kirletemezsin! Uyanan gülümsedi. Bu gülüş beni daha çok delirtip daha çok korkuttu. “Naz artık sadece ayın kızı değil… Senin karanlığının da taşıyıcısı.” Donup kaldım. Sanki biri kalbimi sıkmıştı. “Sen farkında değilsin Azil… Sen onu seçtin. Naz seni kabul etti. Ben sadece bu bağı görünür kıldım.” Gölge damarlarım daha da belirginleşti. Ayaklarımın dibinde siyah çatlaklar yayıldı. — Bu senin oyunundur! diye bağırdım. — Aramıza girme! Uyanan’ın yüzü karanlıkla şekil değiştirdi. Bir anda yetişkin, sonra çocuk, sonra tanrı… Sonra hiçlik oldu. “Ben aranıza girmedim, Azil. Ben aranızdan doğdum.” Sözler boğazımda düğümlendi. İnanmak istemiyordum, ama hissediyordum. Ben ve Naz dokunduğumuzda… Kader çarpıştığında… Karanlık ve ışık birleştiğinde… Uyanan, bizim bağımızın bir sonucu olarak doğmuştu. Mühür Bekçisi bir anda ortaya çıktı. Sesi dağları titretiyordu. “Zamanınız azalıyor! Uyanan güç kazanmaya devam ederse… Naz sonsuza kadar gölgeye bağlanır!” O anda içimdeki öfke bir kıvılcımla yeniden yandı. Artık korkmuyordum. Ayağa kalktım. Gölge karanlığımdan değil, irademden doğdu. — Naz’ı bulacağım. — Ve seni yok edeceğim… Uyanan. Uyanan yavaşça geri çekildi. Gözlerinde gurur gibi bir şey vardı—bu daha da sinirimi bozdu. “Beni yok edemezsin. Ben senin ve onun karışımıyım.” Gölge ortadan kayboldu. Ben karanlığın ortasında yalnız kaldım. Naz’sız. Ama ilk kez kararlıydım. Ne olursa olsun, onu geri alacaktım. Uyanan’ın kaybolduğu anda sessizlik çöktü. Karanlık dünyayı yutmuş, ben bile nefesimi duyamaz olmuştum. Naz’ın görüntüsü hâlâ gözlerimin önündeydi. Gümüş–siyah gözleri… Etrafındaki gölge hâlesi… Bu benim suçum muydu? Yoksa kaderin oyunu mu? Düşünmeye vaktim yoktu. Onu bulmam gerekiyordu. Mühür Bekçisi ağır adımlarla yanıma yaklaştı. Taştan yapılmış bir varlık gibiydi—gövdesi çatlıyor, çatlakların arasından ışık sızıyordu. “Naz gölge diyara çekildi.” dedi. “Uyanan onu tamamen kendine bağlamadan yetişmelisin.” — Oraya nasıl gideceğim? Bekçi elini kaldırdı. Karanlığın içinde bir yarık açıldı. Ama bu kapı, öncekinden daha vahşi, daha tehlikeliydi. “Bu kapı yalnızca karanlığın taşıyıcılarına açılır.” Bunu duyunca içimde bir sıcaklık değil… Bir soğukluk dolaştı. Karanlık damarlarım daha belirginleşti. Gölge omuzlarımın üzerinde ağırlaştı. — Bu… benden mi açılıyor? diye fısıldadım. Bekçi başını eğdi. “Sen, sandığından daha eski bir gücün devamısın. Naz da aynı şekilde eski bir ışığın kızı. Birlikte dokunduğunuzda, mühür bin yıl sonra ilk kez çatladı.” Sözleri beni hem güçlendirdi hem yıktı. — Madem bu kadar güçlüyüz… — Neden Naz’ı ben koruyamadım? Bekçi taş gibi yüzüyle iç çekti. “Güç korumak için değil… Tamamlanmak için vardır.” Bu cümle içime çaktı. Tamamlanmak. Naz’sız ben eksiktim. Ben olmadan Naz’ın ışığı yarımdı. Derin bir nefes aldım. Gölgem ayaklarımın altından fırladı, kapının etrafını sardı. — Onu almaya gidiyorum. — Ne olursa olsun. Bekçi elini yanağımın hizasında kaldırdı. Gölge ve ışık birlikte parladı. “Uyanan’a dikkat et. Sana düşman değil… Ama seni kendi parçası gibi görüyor.” — O benden bir parça değil. — Hiçbir zaman olmayacak. Kapıdan içeri adım attım. Ve dünya değişti. --- Gölge diyarına girdiğim anda üzerime ağır bir baskı çöktü. Sanki tüm bedenim zifire batmış gibiydi. Nefes almak bile karanlığı içime çekmek gibi acıtıyordu. Etrafımda şekilsiz gölgeler dolaşıyordu. Bazıları fısıldıyor, bazıları bağırıyordu. Ama bir tanesi… Bir tanesi daha yakındı. Daha tanıdıktı. Naz’ın sesi. — Azil…? O kadar hafifti ki sanki bir rüya. — Naz!! — Neredesin?! Koştum. Gölge beni durdurmak için üzerime çullanıyordu ama karanlığım kendi yolunu açıyordu. Tam bir kayanın köşesini döndüğümde… Saatlerdir nefesimi kesen manzara sonunda karşımdaydı. Naz, siyah bir gölgenin ortasında duruyordu. Etrafında dönen karanlık silkeler gibi değil… Onunla konuşan bir şey gibiydi. Gözleri parladı. Bakışları bana çevrildi. Ama beni gördüğünde bir anlık bir duraklama yaşadı. Işık ile gölge aynı anda göz bebeklerinde kıvılcımlandı. — Azil… dedi. Ama sanki sesi iki kişiye bölünmüştü. Bir Naz… Bir de içindeki yeni güç. Uyanan, Naz’ın arkasında ortaya çıktı. Sesi fısıltıdan çok düşünce gibiydi. “Geldin.” Elimi Naz’a uzattım. — Sana dokunacağım. — Sadece izin ver. Naz’ın dudakları titredi. Bir adım bana attı… Ama karanlık bileğinden tutup geri çekti. Naz’ın gözleri doldu. — Azil… — Seni… duyamıyorum. O an içimdeki tüm karanlık ateşe dönüştü. Öfke değil… Kayıp değil… Saf bir çekim. — Naz! — Sana ulaşacağım! Gölge diyarı titredi. Uyanan gözlerini kapadı. “İşte… Aradığım bağ bu.” Karanlık patladı. Naz çığlık attı. Ve ben… Ben ona ulaşmak için gölgeleri paramparça etmeye başladım.
Devam edecek bölümü yazıyorum şu anda en kısa zamanda 4 bölümüde atmaya çalışacağım
