İçeriğe geç

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 4

3. Bölüm

‎ ‎⭐ Azil Uras’ın Anlatımıyla Devam… ‎ ‎Naz’ın gözleri kapanırken içimde bir şey koptu. ‎Sanki gölgem benden ayrıldı, acıya dönüşüp bütün bedenimi sardı. ‎ ‎Elimi ona uzattım ama parmaklarım karanlığın içine gömüldü. ‎Naz’ın düşüşünü tutamadım. ‎ ‎Uyanan’ın sesi karanlığın içinden çınladı: ‎ ‎“Beni uyandırdınız. ‎Ben sizsiz eksiktim.” ‎ ‎Kaç kere duyduğunu bilmiyorum… ‎Ama o cümleyi her duyduğumda içimden bir parça daha koptu. ‎ ‎Naz’ın ışığı tamamen sönmeden önce yüzündeki son ifade korkuydu. ‎O korkunun sebebi bendim. ‎Karanlığım. ‎ ‎Dizlerimin üstüne çöktüm. ‎Gölge damarlarım ateş gibi yanıyordu. ‎Sanki vücudumun içinden biri dışarı çıkmaya çalışıyordu. ‎ ‎— Naz! ‎— Naz, duy beni! ‎ ‎Sesim yankı oldu, sonra sessizlik. ‎Tapınak nefes alıyor gibiydi. ‎ ‎Başımı kaldırdığımda Uyanan tam karşımdaydı. ‎Gümüş ve siyah gözleri… benimkine çok benziyordu. ‎Hatta fazla benzedi. ‎ ‎— Onu nereye götürdün? diye bağırdım. ‎ ‎Uyanan başını yana eğdi. ‎Çocuk gibi sakin, tanrı gibi tehlikeliydi. ‎ ‎“O düşmedi. ‎Uyandı.” ‎ ‎— Yalan söylüyorsun. ‎ ‎“Işığı zayıftı. ‎Senin karanlığın onu çağırıyordu. ‎Ben sadece… ikinizi birleştirdim.” ‎ ‎Nefesim kesildi. ‎Çünkü söylediğini tam olarak anlamıyordum ama içimde bir his… ‎Bir şeylerin değiştiğini söylüyordu. ‎ ‎Ayağa kalktım, ellerim karanlıkla titriyordu. ‎— Naz nerede? ‎ ‎Uyanan bir adım attı. ‎Gölgeler eteklerime kadar yükseldi. ‎ ‎“Sana bir şey göstereceğim.” dedi. ‎ ‎Karanlık yarıldı. ‎Ortada bir ayna gibi duran siyah bir su belirdi. ‎ ‎Yaklaştım, istemeden bile olsa. ‎ ‎Suyun içinde beliren görüntü… beni nefessiz bıraktı. ‎ ‎Naz. ‎Ama bildiğim Naz değil. ‎ ‎Gözleri ay ışığı gibi değildi artık— ‎Gümüş ve siyah arası bir renk. ‎Tıpkı Uyanan’ın gözleri gibi… ‎Tıpkı benim karanlığım gibi. ‎ ‎Omuzlarının etrafında siyah bir hâle vardı. ‎Nefesi huzurlu görünüyordu, ama etrafı tamamen gölgeydi. ‎ ‎Uyanan fısıldadı: ‎ ‎“Onu iyileştirdim. ‎Ama ışığını benimle paylaştı.” ‎ ‎Sarıldığım çaresizlik öfkeye dönüştü. ‎ ‎Yakasımdan karanlık fışkırdı. ‎Uyanan’ın üzerine yürüdüm. ‎ ‎— Naz’ı geri vereceksin! ‎— Onu kirletemezsin! ‎ ‎Uyanan gülümsedi. ‎Bu gülüş beni daha çok delirtip daha çok korkuttu. ‎ ‎“Naz artık sadece ayın kızı değil… ‎Senin karanlığının da taşıyıcısı.” ‎ ‎Donup kaldım. ‎Sanki biri kalbimi sıkmıştı. ‎ ‎“Sen farkında değilsin Azil… ‎Sen onu seçtin. ‎Naz seni kabul etti. ‎Ben sadece bu bağı görünür kıldım.” ‎ ‎Gölge damarlarım daha da belirginleşti. ‎Ayaklarımın dibinde siyah çatlaklar yayıldı. ‎ ‎— Bu senin oyunundur! diye bağırdım. ‎— Aramıza girme! ‎ ‎Uyanan’ın yüzü karanlıkla şekil değiştirdi. ‎Bir anda yetişkin, sonra çocuk, sonra tanrı… ‎Sonra hiçlik oldu. ‎ ‎“Ben aranıza girmedim, Azil. ‎Ben aranızdan doğdum.” ‎ ‎Sözler boğazımda düğümlendi. ‎İnanmak istemiyordum, ama hissediyordum. ‎ ‎Ben ve Naz dokunduğumuzda… ‎Kader çarpıştığında… ‎Karanlık ve ışık birleştiğinde… ‎ ‎Uyanan, bizim bağımızın bir sonucu olarak doğmuştu. ‎ ‎Mühür Bekçisi bir anda ortaya çıktı. ‎Sesi dağları titretiyordu. ‎ ‎“Zamanınız azalıyor! ‎Uyanan güç kazanmaya devam ederse… ‎Naz sonsuza kadar gölgeye bağlanır!” ‎ ‎O anda içimdeki öfke bir kıvılcımla yeniden yandı. ‎Artık korkmuyordum. ‎ ‎Ayağa kalktım. ‎Gölge karanlığımdan değil, irademden doğdu. ‎ ‎— Naz’ı bulacağım. ‎— Ve seni yok edeceğim… ‎Uyanan. ‎ ‎Uyanan yavaşça geri çekildi. ‎Gözlerinde gurur gibi bir şey vardı—bu daha da sinirimi bozdu. ‎ ‎“Beni yok edemezsin. ‎Ben senin ve onun karışımıyım.” ‎ ‎Gölge ortadan kayboldu. ‎ ‎Ben karanlığın ortasında yalnız kaldım. ‎ ‎Naz’sız. ‎Ama ilk kez kararlıydım. ‎ ‎Ne olursa olsun, onu geri alacaktım. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Uyanan’ın kaybolduğu anda sessizlik çöktü. ‎Karanlık dünyayı yutmuş, ben bile nefesimi duyamaz olmuştum. ‎ ‎Naz’ın görüntüsü hâlâ gözlerimin önündeydi. ‎Gümüş–siyah gözleri… ‎Etrafındaki gölge hâlesi… ‎ ‎Bu benim suçum muydu? ‎Yoksa kaderin oyunu mu? ‎ ‎Düşünmeye vaktim yoktu. ‎Onu bulmam gerekiyordu. ‎ ‎Mühür Bekçisi ağır adımlarla yanıma yaklaştı. ‎Taştan yapılmış bir varlık gibiydi—gövdesi çatlıyor, çatlakların arasından ışık sızıyordu. ‎ ‎“Naz gölge diyara çekildi.” dedi. ‎“Uyanan onu tamamen kendine bağlamadan yetişmelisin.” ‎ ‎— Oraya nasıl gideceğim? ‎ ‎Bekçi elini kaldırdı. ‎Karanlığın içinde bir yarık açıldı. ‎Ama bu kapı, öncekinden daha vahşi, daha tehlikeliydi. ‎ ‎“Bu kapı yalnızca karanlığın taşıyıcılarına açılır.” ‎ ‎Bunu duyunca içimde bir sıcaklık değil… ‎Bir soğukluk dolaştı. ‎ ‎Karanlık damarlarım daha belirginleşti. ‎Gölge omuzlarımın üzerinde ağırlaştı. ‎ ‎— Bu… benden mi açılıyor? diye fısıldadım. ‎ ‎Bekçi başını eğdi. ‎“Sen, sandığından daha eski bir gücün devamısın. ‎Naz da aynı şekilde eski bir ışığın kızı. ‎Birlikte dokunduğunuzda, mühür bin yıl sonra ilk kez çatladı.” ‎ ‎Sözleri beni hem güçlendirdi hem yıktı. ‎ ‎— Madem bu kadar güçlüyüz… ‎— Neden Naz’ı ben koruyamadım? ‎ ‎Bekçi taş gibi yüzüyle iç çekti. ‎“Güç korumak için değil… ‎Tamamlanmak için vardır.” ‎ ‎Bu cümle içime çaktı. ‎ ‎Tamamlanmak. ‎Naz’sız ben eksiktim. ‎Ben olmadan Naz’ın ışığı yarımdı. ‎ ‎Derin bir nefes aldım. ‎Gölgem ayaklarımın altından fırladı, kapının etrafını sardı. ‎ ‎— Onu almaya gidiyorum. ‎— Ne olursa olsun. ‎ ‎Bekçi elini yanağımın hizasında kaldırdı. ‎Gölge ve ışık birlikte parladı. ‎ ‎“Uyanan’a dikkat et. ‎Sana düşman değil… ‎Ama seni kendi parçası gibi görüyor.” ‎ ‎— O benden bir parça değil. ‎— Hiçbir zaman olmayacak. ‎ ‎Kapıdan içeri adım attım. ‎ ‎Ve dünya değişti. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Gölge diyarına girdiğim anda üzerime ağır bir baskı çöktü. ‎Sanki tüm bedenim zifire batmış gibiydi. ‎Nefes almak bile karanlığı içime çekmek gibi acıtıyordu. ‎ ‎Etrafımda şekilsiz gölgeler dolaşıyordu. ‎Bazıları fısıldıyor, bazıları bağırıyordu. ‎ ‎Ama bir tanesi… ‎Bir tanesi daha yakındı. ‎Daha tanıdıktı. ‎ ‎Naz’ın sesi. ‎ ‎— Azil…? ‎ ‎O kadar hafifti ki sanki bir rüya. ‎ ‎— Naz!! ‎— Neredesin?! ‎ ‎Koştum. ‎Gölge beni durdurmak için üzerime çullanıyordu ama karanlığım kendi yolunu açıyordu. ‎ ‎Tam bir kayanın köşesini döndüğümde… ‎Saatlerdir nefesimi kesen manzara sonunda karşımdaydı. ‎ ‎Naz, siyah bir gölgenin ortasında duruyordu. ‎Etrafında dönen karanlık silkeler gibi değil… ‎Onunla konuşan bir şey gibiydi. ‎ ‎Gözleri parladı. ‎Bakışları bana çevrildi. ‎ ‎Ama beni gördüğünde bir anlık bir duraklama yaşadı. ‎Işık ile gölge aynı anda göz bebeklerinde kıvılcımlandı. ‎ ‎— Azil… dedi. ‎Ama sanki sesi iki kişiye bölünmüştü. ‎Bir Naz… ‎Bir de içindeki yeni güç. ‎ ‎Uyanan, Naz’ın arkasında ortaya çıktı. ‎Sesi fısıltıdan çok düşünce gibiydi. ‎ ‎“Geldin.” ‎ ‎Elimi Naz’a uzattım. ‎ ‎— Sana dokunacağım. ‎— Sadece izin ver. ‎ ‎Naz’ın dudakları titredi. ‎Bir adım bana attı… ‎Ama karanlık bileğinden tutup geri çekti. ‎ ‎Naz’ın gözleri doldu. ‎— Azil… ‎— Seni… duyamıyorum. ‎ ‎O an içimdeki tüm karanlık ateşe dönüştü. ‎Öfke değil… ‎Kayıp değil… ‎Saf bir çekim. ‎ ‎— Naz! ‎— Sana ulaşacağım! ‎ ‎Gölge diyarı titredi. ‎Uyanan gözlerini kapadı. ‎ ‎“İşte… ‎Aradığım bağ bu.” ‎ ‎Karanlık patladı. ‎ ‎Naz çığlık attı. ‎ ‎Ve ben… ‎Ben ona ulaşmak için gölgeleri paramparça etmeye başladım. ‎

Devam edecek bölümü yazıyorum şu anda en kısa zamanda 4 bölümüde atmaya çalışacağım

Bölüm sonu

1 yorum