İçeriğe geç

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 5 · 4 dk okuma

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 5

4. Bölüm

Arkadaşlar İyi okumalar yeni bölümü yakın zamanda vakit bulduğum zaman atmaya çalışacağım bilginiz olsun İnşallah beğenirsiniz inşallah güzel olmuştur.

‎Azil Uras’ın anlatımıyla ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Gölge diyarının duvarları çatlamaya başladı. ‎Her darbemde sanki başka bir dünyanın da temeli sarsılıyordu. ‎ ‎Naz’ın çığlığı içimi deldi. ‎O ses… ‎O ses benim karanlığımın içinden geçip ışığı bulmaya çalışan bir bıçak gibiydi. ‎ ‎— Naz! ‎— Sana geliyorum, dayan! ‎ ‎Elimi kaldırdım. ‎Gölge damarlarım parladı—sanki içimde başka bir yürek daha atıyordu. ‎Bu benim gücüm değildi yalnızca. ‎Naz’ın bana dokunduğunda paylaştığı ışık da oradaydı. ‎ ‎Gölge katmanları önümü kesmeye çalıştı. ‎Ama ben attığım her adımda o karanlık büküldü, kırıldı, geri çekildi. ‎ ‎Uyanan gözlerini açtı. ‎Yüzündeki ifade… ‎Korku değildi. ‎Hayranlık hiç değildi. ‎Bir gerçekliği kabul etmiş bir bilgelik vardı orada. ‎ ‎“Azil… seni durduramam. ‎Bu bağ, benim bile değiştiremeyeceğim kadar kadim.” ‎ ‎Naz gölge zincirlere vurulmuş gibi dizlerinin üstüne çöktü. ‎Kolları yanına düştü. ‎Gözlerindeki gümüş-siyah ışık giderek kararıyordu. ‎ ‎— Naz! ‎— Dayan! Söz veriyorum… seni buradan çıkaracağım! ‎ ‎Uyanan bir adım geri attı. ‎“Onu kurtarabilirsin… ama bir bedeli olacak.” ‎ ‎Öfkeyle ona döndüm. ‎— Bedelini öderim! ‎— Onu bana geri vereceksin! ‎ ‎Gölge zemin bir anda dev bir nefes gibi içeri çöktü. ‎Yeraltından fısıltılar yükseldi. ‎Bir tanesi Naz’ın sesine benziyordu. ‎Bir tanesi benim sesime. ‎ ‎Uyanan elini Naz’ın üzerine uzattı. ‎“Onu gölgenin çekişinden kurtarabilmek için… kendi karanlığının bir kısmını ona vermen gerek.” ‎ ‎O an dünyam durdu. ‎ ‎— Hayır. ‎— Hayır, bu… mümkün değil. ‎— Ona zarar veremem. ‎ ‎“Zarar değil,” dedi Uyanan. ‎“Denge. ‎Sen fazla karanlıksın. ‎O fazla ışık. ‎Şu an ikisini de yutmaya çalışan güç… ikinizi de yok edecek.” ‎ ‎Naz başını kaldırdı. ‎Gözlerindeki tanıdık parıltı—beni ilk kez gördüğü andaki ışığın gölgesi—bir anlığına geri geldi. ‎ ‎— Azil… ‎— Eğer… başka yol yoksa… ‎— Ben… korkmuyorum. ‎ ‎Kalbim sıkıştı. ‎ ‎Uyanan devam etti: ‎“Damarındaki karanlığın bir kısmını ona verirsen… Naz iki dünyanın da taşıyıcısı olur. ‎Ne gölge onu tüketir… ‎Ne de ışık. ‎İkinize de dokunabilir. ‎Ve bağınız… tamamlanır.” ‎ ‎Ama sonra ekledi: ‎“Bunu yaparsan… güçleriniz karışır. ‎Artık tek başınıza var olamazsınız.” ‎ ‎Tek başına var olamamak… ‎Yani ondan uzak durmak? ‎İkimizin ayrı yolları olamayacağını kabullenmek? ‎ ‎Bu… benim için ceza değildi. ‎Ama Naz? ‎Onun hayatı… onun kaderi… ‎ ‎Naz ellerini uzattı, zincirler gölge gibi çatırdadı. ‎— Azil… ‎— Seni seçtim. ‎— Eğer bu bağ kaderse… benim seçimim de sensin. ‎ ‎Dizlerim çözüldü. ‎Gölgeler bile geri çekildi. ‎ ‎Uyanan başını eğdi. ‎“Kararın nedir, Azil Uras?” ‎ ‎Nefes aldım. ‎Sanki içimdeki karanlık beni parçalıyordu. ‎Ama gözüm Naz’dan ayrılmadı. ‎ ‎— Naz için… ‎— Bizim için… ‎— Karanlığımı paylaşacağım. ‎ ‎Uyanan ellerini kaldırdı. ‎Gölge diyarı ikiye yarıldı. ‎Naz’a giden yol açıldı. ‎ ‎Naz gözleri dolu dolu gülümsedi—ama o gülüş hem aydınlık hem karanlıktı. ‎ ‎Ben adım attım. ‎ ‎Karanlığım omuzlarımdan akıp ellerime yoğunlaştı. ‎Naz da karşılık verdi. ‎Işığı parmak uçlarından döküldü. ‎ ‎Ve dokunduğumuz anda… ‎ ‎Hem karanlık hem ışık patladı. ‎Gökyüzü çöktü. ‎Zemin yarıldı. ‎Gölge diyarı çığlık attı. ‎ ‎Naz’ın sesi kulağımda yankılandı: ‎— Azil… ‎— Bırakma beni… ‎ ‎Ben fısıldadım: ‎— Seni asla bırakmam… ‎ ‎Karanlık ve ışık birleşti. ‎ ‎Ve dünya bir kez daha değişti. ‎ ‎ ‎ ‎Dokunduğumuz anda… dünya titredi. ‎Karanlık ve ışık birbirine karıştı, ama yakıcı bir savaş yerine, garip bir uyum oluştu. ‎Naz’ın elini tuttuğumda, göğsümde sıkışan öfke… kaybolmuştu. ‎Yerine soğuk, ama keskin bir güç doldu. ‎ ‎Naz bana baktı. ‎Gözlerindeki gümüş-siyah parıltı artık sadece korku değildi; ‎bir kararlılık, bir güven… bana uzanıyordu. ‎ ‎— Azil… ‎— Hissedebiliyorum… dedi, sesi titreyerek ama güçlü. ‎— Senin karanlığın… benimle. Benim ışığım… seninle. ‎ ‎Uyanan arkamızda duruyordu. ‎Gözlerindeki tanrımsı gurur, yerini dikkatli bir gözlemeye bırakmıştı. ‎Hiçbir müdahale yoktu. ‎Sanki artık bizi izlemekle yetinmişti. ‎ ‎— Bu… mümkün değil, diye fısıldadı. ‎— İkiniz… bir araya gelmiş olamazsınız. ‎ ‎Ama artık olmuştu. ‎Ben ve Naz… birleşmiştik. ‎Kendi karanlığım, onun ışığıyla dengelenmişti. ‎Bir süreliğine bile olsa… hiçbir güç bizi ayıramazdı. ‎ ‎Gözlerimi kapattım. ‎İçimde bir sıcaklık yayıldı; karanlığın ve ışığın dans ettiği bir his… ‎Naz’ın nefesi ellerimde yankılandı, kalbini hissettim. ‎Her atışı benim ritmime uyuyordu. ‎ ‎Bir anda gölge diyarı titredi. ‎Ama bu sefer korkutucu bir titreme değildi; ‎bir diriliş… bir doğum gibiydi. ‎ ‎Uyanan derin bir nefes aldı. ‎“Bunu başardınız,” dedi sessizce. ‎— Ama unutmayın, Azil Uras… ‎— Bu bağ hem sizin gücünüz hem de en büyük zayıflığınız olacak. ‎ ‎Naz’ın yüzüne baktım. ‎Artık eski Naz yoktu. ‎O, karanlığın ve ışığın birleştirdiği bir varlık olmuştu; benimle, benim yanımda. ‎ ‎— Artık korkmuyorum, dedim. ‎— Ne gölge ne de ışık… ‎— Bizi ayıramaz. ‎ ‎Naz gülümsedi. ‎Ama bu gülüş, hem huzur hem de uyanmamış bir güç taşıyordu. ‎— Biz birlikteyiz, dedi. ‎— Ne olursa olsun… birlikte olacağız. ‎ ‎Gölge diyarı bir an sessizliğe gömüldü. ‎Sonra… içimizdeki birleşimden doğan enerji, tüm karanlığı ve gölgeleri yavaş yavaş çözmeye başladı. ‎Yer yarıldı, gökyüzü açıldı, ama biz hâlâ oradaydık; karanlık ve ışığın ortasında, birbirimize kenetlenmiş. ‎ ‎Ve o an anladım: ‎Artık geriye dönüş yoktu. ‎Naz’ı kaybetmiş olsaydım… ‎Her şeyi kaybederdim. ‎ ‎Ama şimdi… ‎O benim parçamdı. ‎Ve ben onun. ‎ ‎Uyanan, gölgelerin arasına karışırken son bir kez fısıldadı: ‎— Bu bağ… tarihin ötesinde bir sınır çiziyor. ‎— Ve siz… artık yalnız değilsiniz. ‎ ‎Ben Naz’ın elini sıkıca tuttum. ‎— Hadi, dedim. ‎— Bu diyarın kapılarını birlikte aşacağız. ‎— Kimse bizi durduramayacak. ‎ ‎Ve gölge diyarının sınırları, ilk kez bizim irademizle şekillenmeye başladı. ‎

Bölüm sonu

3 yorum