Gece ilerledikçe sessizlik daha da derinleşti. Dışarıdaki karanlık, odanın içine sızıyor, kırık camların üzerindeki ay ışığıyla parıldıyordu. Ama biz hâlâ yan yanaydık, birbirimize temas etmeden ama birbirimizi hissederek. Azil — Uras — hâlâ beni tutuyordu. Omuzlarımdaki ağırlığı güven veren bir sabitlikti artık. Titremem yavaşça durdu. Gözyaşlarım kurudu, ama içimde hâlâ hafif bir sıcaklık vardı. “Sen hâlâ korkuyorsun, farkındayım,” dedi fısıltıyla. “Ve buna izin veriyorum. Sadece yanında olacağım.” Başımı göğsünden kaldırdım. Göz göze geldik. O bakış, kelimelerden fazlasını söylüyordu: “Ben buradayım, seni bırakmayacağım.” Yavaşça nefes aldım. Ve ilk kez, kavganın, öfkenin ve kırılmışlığın ardından, gerçekten güvenebileceğimi hissettim. Bir süre öyle oturduk. Hiç konuşmadık. Ama sessizlik artık korkutucu değildi. Bizim sessizliğimizdi. O gece, kırık camlar, yarım kalan kelimeler ve boğulan öfke yerini sıcak bir huzura bıraktı. İlk defa, hem kırık hem de tam olmanın, hem ağlamak hem de güvenebilmenin mümkün olduğunu hissettim. Geceyi sessizce geçirdik. Ben yatağımda, o kendi yatağında uyudu. Kavganın, korkunun, ağlamanın ardından, ilk kez huzurlu bir sessizlik vardı. Sabah güneşi henüz doğmaya başlamıştı. Ama ben uyanmıştım. Yavaşça yataktan kalktım. O hâlâ derin uykudaydı; yüzü rahat, nefesi dengeliydi. Sessizce mutfağa geçtim. Kahvaltı hazırlamaya başladım: Ekmek kızarttım, peynir ve zeytinleri tabağa dizdim, taze demlediğim çayı koydum. Her hareketim yavaş ve dikkatliydi; uyandırmak istemiyordum ama bir sürpriz yapmak istiyordum. Masayı hazırladım. Sonra mutfaktan yatağına doğru sessizce yürüdüm. O hâlâ uyuyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı, göz kapakları ağır ağır hareket ediyordu. Elimde tepsiyle başının önünde durdum. “Sevgilim… uyan,” dedim kısık bir sesle. Gözlerini araladı. Henüz tam olarak uyanmamıştı, ama bakışları benimkini arıyordu. “Günaydın,” dedim, gülümseyerek. “Sen uyurken kahvaltı hazır oldu.” Azil — Uras — hafifçe esnedi, gözlerini ovuşturdu ve sonra bana gülümsedi. O an, küçük bir kahvaltı tepsisi bile, aramızdaki sessiz güvenin ve sevginin bir göstergesi olmuştu. “Gel, birlikte yiyelim,” dedim. Tepsiyi yatağına doğru uzattım. O da beni sessizce izledi, hâlâ uykulu ama mutlu. İlk defa sabah, kavga ve ağlamanın ardından, her şey yerli yerine oturmuş gibi hissediyordum. Ve biz, birlikte güne başlamanın tadını sessizce çıkarmaya hazırdık. Geceyi sessizce geçirdik. Ben yatağımda, o kendi yatağında uyudu. Kavganın, korkunun, ağlamanın ardından, ilk kez huzurlu bir sessizlik vardı. Sabah güneşi henüz doğmaya başlamıştı. Ama ben uyanmıştım. O hâlâ derin uykudaydı; yüzü rahat, nefesi dengeliydi. Sessizce yataktan kalktım. İlk kez… ilk kahvaltımızı hazırlıyordum. Elim titriyordu ama heyecanım daha baskındı. Ekmek kızarttım, peynir ve zeytinleri tabağa dizdim, taze demlediğim çayı koydum. Yanına biraz reçel ve meyve de ekledim; küçük bir sürpriz olsun istedim. Masayı hazırladım. Sonra tepsiyi dikkatlice elime aldım ve sessizce odasına yürüdüm. O hâlâ uyuyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı, göz kapakları ağır ağır hareket ediyordu. Tepsiyi başının önünde durdurup kısık bir sesle fısıldadım: “Sevgilim… uyan. İlk kahvaltımız hazır.” Gözlerini araladı. Henüz tam olarak uyanmamıştı, ama bakışları merak ve mutlulukla doluydu. “Günaydın,” dedim, gülümseyerek. “Sen uyurken hazırladım. Sürpriz olsun istedim.” Azil — Uras — hafifçe esnedi ve gülümsedi. Uykulu ama mutluydu. “Böyle düşünmen… beni çok mutlu ediyor,” dedi. Başını hafifçe kaldırıp tepsiyi tuttu. Birlikte kahvaltıya başladık. Kelimeler çoğu zaman yetersizdi. Ama göz göze geldiğimizde, sessiz bir anlaşma vardı: Geçmişin öfkesi, korkusu ve kırgınlığı artık burada değil; yerini birbirimize güvenmek ve sessizce birlikte olmanın huzuru almıştı. Kahvaltı sırasında az konuştuk. Ben, onun tepsiden bir lokma almasını izledim; o, bana bakıyordu. Bir bakış, bir gülümseme… Tüm kırgınlıklar, tüm ağlamalar, tüm korkular bir anda hafifledi. “Bugün güzel olacak,” dedi fısıltıyla. “Sadece birlikte olduğumuz sürece.” Başımı hafifçe salladım. Evet, bugün güzel olacaktı. İçimde, ilk kez bir sabahın umut ve güven dolu olabileceğini hissettim. Kahvaltıyı bitirdikten sonra ikimiz de sessizce oturduk. Tepsi artık boştu, ama içimizde bir sıcaklık, bir huzur vardı. İlk kahvaltımızı birlikte yapmış olmanın verdiği küçük ama anlamlı bir mutluluk. “Dışarı çıkalım mı?” diye fısıldadı Uras. Gözleri hâlâ hafif kırmızıydı ama gülümsemesi samimiydi. Başımı salladım. “Evet… temiz hava iyi gelir,” dedim. Küçük bir gerginlik Sahil boyunca yürürken sessizlik hâlâ bizimleydi. Ama bu sessizlik korkutucu değildi; aksine, sakin ve güven vericiydi. İkimiz de birbirimize bakmadan ama birbirimizi hissederek ilerliyorduk. “Bir şey hazırladım sana,” dedim, hafifçe gülümseyerek. Uras şaşkın bir bakış attı. “Ne hazırladın?” diye sordu kısık bir sesle. Gülümsememi sürdürdüm. Çantasından küçük bir piknik sepeti çıkardım. İçinde taze meyveler, sandviçler ve bir termos sıcak çay vardı. Uras’ın gözleri ışıldadı. “Sen… bunu yaptın mı?” dedi. Gülümsemem büyüdü. “Evet. İlk kahvaltımızın devamı gibi… ama dışarıda.” Sahil kenarında bir banka oturduk. Rüzgâr saçlarımızı savuruyordu, denizin tuzlu kokusu içimizi dolduruyordu. Yavaşça sepeti açtım, birlikte küçük sandviçler hazırladık ve çayı paylaştık. Konuşmadık ama kelimeler gerekmedi. Birbirimize bakışlarımız, gülümsemelerimiz, sessizliğimiz… Hepsi önceki gecenin öfkesi ve kırgınlığını silmişti. Uras elimden tuttu. “Sana güveniyorum,” dedi fısıltıyla. “Ve artık birlikte olduğumuz sürece hiçbir şey korkutamaz.” Başımı hafifçe yasladım. “Ben de,” dedim. “Seninle her şeye hazırım.” O an, dalgaların sesi ve rüzgârın hafif uğultusu eşliğinde, ilk kez tam anlamıyla birbirimize güvenebildiğimizi hissettik. vardı ama korku yerini meraka bırakmıştı. Hızlıca hazırlandık. Ben, saçlarımı topladım; o, gözlerini ovuşturdu ve son kez gülümsedi. Dışarı çıktığımızda güneş hâlâ hafif ışıklarla çevreyi aydınlatıyordu. Hava serindi ama birlikte olmak her şeyi ısıtıyordu. Sessizce yürüdük. İkimiz de fazla konuşmadık, ama sessizlik rahattı. Birbirimizin varlığını hissederek, el ele olmadan bile güven dolu bir yakınlık vardı. Sahil yoluna geldiğimizde denizin sesi bize eşlik etti. Rüzgâr saçlarımızı okşuyor, dalgalar hafifçe kıyıya vuruyordu. İlk defa, kavga, korku ve ağlamanın ardından, sadece birlikte olmanın huzuru vardı. Uras bana baktı. “Bugün… iyi olacak, değil mi?” dedi. Gözlerindeki kırmızılık hâlâ vardı ama bu kez sıcak, umut dolu bir kırmızılık. “Evet,” dedim. “Biz olduğumuz sürece her şey iyi olacak.” Ve o anda, ilk kez tam anlamıyla güvenebilmenin ne demek olduğunu hissettim. Sessiz ama güçlü bir bağ, aramızda oluşmuştu. Sahil boyunca yürürken sessizlik hâlâ bizimleydi. Ama bu sessizlik korkutucu değildi; aksine, sakin ve güven vericiydi. İkimiz de birbirimize bakmadan ama birbirimizi hissederek ilerliyorduk. “Bir şey hazırladım sana,” dedim, hafifçe gülümseyerek. Uras şaşkın bir bakış attı. “Ne hazırladın?” diye sordu kısık bir sesle. Gülümsememi sürdürdüm. Çantasından küçük bir piknik sepeti çıkardım. İçinde taze meyveler, sandviçler ve bir termos sıcak çay vardı. Uras’ın gözleri ışıldadı. “Sen… bunu yaptın mı?” dedi. Gülümsemem büyüdü. “Evet. İlk kahvaltımızın devamı gibi… ama dışarıda.” Sahil kenarında bir banka oturduk. Rüzgâr saçlarımızı savuruyordu, denizin tuzlu kokusu içimizi dolduruyordu. Yavaşça sepeti açtım, birlikte küçük sandviçler hazırladık ve çayı paylaştık. Konuşmadık ama kelimeler gerekmedi. Birbirimize bakışlarımız, gülümsemelerimiz, sessizliğimiz… Hepsi önceki gecenin öfkesi ve kırgınlığını silmişti. Uras elimden tuttu. “Sana güveniyorum,” dedi fısıltıyla. “Ve artık birlikte olduğumuz sürece hiçbir şey korkutamaz.” Başımı hafifçe yasladım. “Ben de,” dedim. “Seninle her şeye hazırım.” O an, dalgaların sesi ve rüzgârın hafif uğultusu eşliğinde, ilk kez tam anlamıyla birbirimize güvenebildiğimizi hissettik.
Bölüm 20
19. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.