İçeriğe geç

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 14 · 4 dk okuma

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 14

13. Bölüm

‎Naz’ın anlatımıyla : ‎ ‎Elini tuttuğumda içimde bir yer nihayet durdu. ‎Sanki uzun zamandır devrilen bir eşya, sonunda doğru yerine konmuş gibiydi. ‎Ses çıkarmadı. ‎Ama ağırlığı geçti. ‎ ‎Azil’in elini tanıyordum. ‎Sıcaklığını değil— ‎kararsızlığını. ‎Ne zaman bırakacağını değil, ‎bırakmamayı seçtiği anları. ‎ ‎Pencerenin önünde dururken aynadaki yansımama baktım. ‎Gözlerim hâlâ yorgundu ama kaçmıyordu artık. ‎Kendimden bile. ‎ ‎“Bugün zor olacak,” dedim. ‎Bu bir şikâyet değildi. ‎Bir tespitti. ‎ ‎Azil cevap vermedi. ‎Ama eli biraz daha netleşti elimin içinde. ‎Bazen cevaplar sesle verilmez. ‎ ‎İçimden geçenleri ona anlatmadım. ‎Çünkü bazı cümleler söylendiğinde küçülüyor. ‎Oysa ben bu sabah, ‎ilk defa içimdeki şeylerin büyüklüğünden korkmuyordum. ‎ ‎Mutfaktan bir ses geldi. ‎Saatin tıkırtısı, uzaktan bir araba, bir yerlerde açılan bir kapı. ‎Hayat, biz izin vermesek de devam ediyordu. ‎ ‎“Biliyor musun,” dedim sonra, ‎“ben hep düşmenin son olduğunu sandım.” ‎ ‎Azil başını çevirmeden konuştu: ‎“Bazı düşüşler yere değil, kendine çıkar.” ‎ ‎O an anladım. ‎Biz iyileşmemiştik. ‎Ama kaçmıyorduk. ‎Ve bu, sandığımdan daha büyük bir başlangıçtı. ‎ ‎Elimi çektim. ‎Ama aramızda bir boşluk oluşmadı. ‎Sadece mesafe yer değiştirdi. ‎ ‎Masaya doğru yürürken içimden geçirdim: ‎Hikâyeler bazen mutlu bitmez. ‎Ama bazıları… ‎artık bitmez. ‎ ‎Ve ben, ‎ilk defa, ‎bir sabaha “kalmak” niyetiyle girdim. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Sandalyeye oturduğumda sırtımın değdiği yer sertti. ‎Gerçekti. ‎Bunu sevdim. ‎Yumuşak şeyler artık beni kandırıyordu. ‎ ‎Azil çay koyarken onu izledim. ‎Her hareketi ölçülüydü, ‎sanki kırılabilecek bir şey taşıyormuş gibi. ‎O şeyin ben olduğunu ikimiz de biliyorduk ‎ama adını koymuyorduk. ‎ ‎“Bugün ne yapacağız?” diye sordum. ‎Aslında bugün değildi sorduğum. ‎Biz’di. ‎ ‎“Normal şeyler,” dedi. ‎Sonra durdu. ‎“Ya da elimizden geldiği kadar normal.” ‎ ‎Gülümsedim. ‎Normal artık büyük bir lükstü. ‎ ‎Bardağı elime aldığımda parmaklarım titredi. ‎Fark ettim. ‎Saklamadım. ‎Azil de fark etti ama bakmadı. ‎İnsan bazen görülmekten değil, ‎fazla görülmekten yoruluyor. ‎ ‎İçimde bir cümle dolaşıyordu sabahtan beri: ‎Eğer şimdi giderse, bir daha toparlanamam. ‎Ama söylemedim. ‎Çünkü kalmasını bir korkuya bağlamak istemedim. ‎ ‎Pencereye tekrar baktım. ‎Güneş yükselmişti. ‎Her şey çok açık görünüyordu. ‎İlk defa karanlık aramadım. ‎ ‎“Azil,” dedim sessizce. ‎“Ben hâlâ eksik hissediyorum.” ‎ ‎Başını kaldırdı. ‎Gözlerimin içine baktı. ‎Kaçmadan. ‎ ‎“Ben de,” dedi. ‎“Belki de bu yüzden buradayız.” ‎ ‎O an anladım: ‎Biz birbirimizi tamamlamıyorduk. ‎Yan yana duruyorduk. ‎Ve bu, daha dürüsttü. ‎ ‎Çaydan bir yudum aldım. ‎Sıcaktı. ‎Dilimi yaktı. ‎Ama iyiydi. ‎ ‎Bazı sabahlar can acıtır. ‎Ama kaçmazsan, ‎öğleye kalır. ‎ ‎Ve ben bugün, ‎ilk defa, ‎öğleyi merak ediyordum. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Bardağı masaya bıraktım. ‎Sıcaklık avucumdan çekilirken ‎içimde kalan şey daha belirgindi. ‎Sessizlik uzuyordu. ‎Ama bu, kaçan bir sessizlik değildi. ‎Bekleyen bir şey vardı içinde. ‎ ‎Azil sandalyenin karşısına geçti. ‎Oturmadı hemen. ‎Sanki yanlış bir hareketle ‎her şeyi devirebilirmiş gibi durdu. ‎ ‎Sonra konuştu. ‎Aceleyi sevmeyen ama ‎daha fazla da susamayan bir sesle. ‎ ‎“Naz…” dedi. ‎Adımı söylerken ‎hep bir yarım nefes kalır onda. ‎ ‎“Bunun sana saçma ve erken geleceğini biliyorum. ‎Zamanlama konusunda iyi değilim, farkındayım.” ‎Kısa bir duraklama. ‎Gözlerini kaçırmadı bu kez. ‎ ‎“Ama hem savaş için… ‎hem de birbirimizi mutlu edebilmek için ‎birlikte olmayı denemek istiyorum.” ‎ ‎Kalbim hızlandı. ‎Ama kaçmadım. ‎ ‎“Ben seni sevdiğim için soruyorum,” dedi. ‎Bu cümleyi saklamadı. ‎Süslemedi. ‎ ‎“Benimle sevgili olur musun?” ‎ ‎Sessizlik geri geldi. ‎Ama bu kez ağır değildi. ‎Gerçekti. ‎ ‎“Eğer istemezsen,” diye ekledi hemen, ‎“anlarım. ‎Kırılmam. ‎Kalırım yine. ‎Sadece bilmeni istedim.” ‎ ‎İçimdeki o sabah cümlesi yeniden yükseldi: ‎Eğer şimdi giderse… ‎Ama gitmiyordu. ‎Duruyordu. ‎Olduğu yerde. ‎ ‎Başımı eğdim. ‎Sonra kaldırdım. ‎ ‎“Azil Uras,” dedim yavaşça. ‎“Ben hâlâ eksiğim. ‎Hâlâ bazı günler kendime bile yetemiyorum.” ‎ ‎Başını salladı. ‎Bunu zaten biliyordu. ‎ ‎“Beni tamamlamanı istemiyorum,” dedim. ‎“Yanımda durmanı istiyorum.” ‎ ‎Bir adım attı. ‎Ne fazla, ne eksik. ‎ ‎“Ben de onu teklif ediyorum,” dedi. ‎“Yan yana durmayı.” ‎ ‎Derin bir nefes aldım. ‎Korku vardı. ‎Ama kaçış yoktu. ‎ ‎“Tamam,” dedim. ‎“Erken olsun. ‎Saçma olsun. ‎Ama gerçek olsun.” ‎ ‎Gülümsedi. ‎İlk kez gerçekten. ‎ ‎Elimi uzattım. ‎Bu kez titremiyordu. ‎ ‎Bazı sabahlar can acıtır. ‎Ama bazen, ‎tam o sabahın içinde ‎kalmak için bir sebep doğar. ‎ ‎Ve ben bugün, ‎öğleyi merak etmenin ‎yanında ‎bir ihtimali de tutuyordum. ‎Ve elimde yüzük vardı bu evlilik tekrifi değildi sadece ilk hediyesi olan cidi ilişki yüzüğüdü . ‎ ‎ ‎ ‎Elimi bıraktığında içimde bir boşluk oluşmadı. ‎Sadece hareket etti. ‎Bazen güven, tutmakta değil ‎bırakırken dağılmamaktadır. ‎ ‎Azil mutfağın kapısına yaslandı. ‎Güneş omzuna vuruyordu. ‎İlk kez onu bir anın içinde gördüm, ‎bir ihtimalin değil. ‎ ‎“Bugün dışarı çıkalım,” dedi. ‎“Bir şey yapmak için değil. ‎Yürümek için.” ‎ ‎Başımı salladım. ‎Yürümek iyiydi. ‎Kaçmadan ilerlemekti. ‎ ‎Ayakkabılarımı giyerken ‎sekiz metreyi düşündüm. ‎Düşüşü. ‎Yerde kalmayı. ‎Kalkmak için acele etmemeyi. ‎ ‎Kapıyı açtı. ‎Önce ben çıktım. ‎Bu da önemliydi. ‎ ‎Merdivenlerde yan yanaydık. ‎Konuşmadık. ‎Ama sessizlik artık bir yük değildi. ‎Bir alan gibiydi. ‎ ‎Dışarıda hayat yine akıyordu. ‎Ne bizi bekliyordu ‎ne de bizi umursuyordu. ‎Ama biz, ‎aynı yöne bakıyorduk. ‎ ‎Azil yürürken elini uzattı. ‎Bakmadan. ‎Sorunsuz. ‎ ‎Tuttum. ‎ ‎Ne söz verdik ‎ne plan yaptık. ‎Sadece adım attık. ‎ ‎Bazı ilişkiler cümleyle başlamaz. ‎Bazıları bir yürüme mesafesidir. ‎ ‎Ve ben, ‎ilk defa, ‎yolun nereye çıktığını değil— ‎yolda kalabilmeyi istiyordum. ‎ ‎ ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.