Naz’ın anlatımıyla : Elini tuttuğumda içimde bir yer nihayet durdu. Sanki uzun zamandır devrilen bir eşya, sonunda doğru yerine konmuş gibiydi. Ses çıkarmadı. Ama ağırlığı geçti. Azil’in elini tanıyordum. Sıcaklığını değil— kararsızlığını. Ne zaman bırakacağını değil, bırakmamayı seçtiği anları. Pencerenin önünde dururken aynadaki yansımama baktım. Gözlerim hâlâ yorgundu ama kaçmıyordu artık. Kendimden bile. “Bugün zor olacak,” dedim. Bu bir şikâyet değildi. Bir tespitti. Azil cevap vermedi. Ama eli biraz daha netleşti elimin içinde. Bazen cevaplar sesle verilmez. İçimden geçenleri ona anlatmadım. Çünkü bazı cümleler söylendiğinde küçülüyor. Oysa ben bu sabah, ilk defa içimdeki şeylerin büyüklüğünden korkmuyordum. Mutfaktan bir ses geldi. Saatin tıkırtısı, uzaktan bir araba, bir yerlerde açılan bir kapı. Hayat, biz izin vermesek de devam ediyordu. “Biliyor musun,” dedim sonra, “ben hep düşmenin son olduğunu sandım.” Azil başını çevirmeden konuştu: “Bazı düşüşler yere değil, kendine çıkar.” O an anladım. Biz iyileşmemiştik. Ama kaçmıyorduk. Ve bu, sandığımdan daha büyük bir başlangıçtı. Elimi çektim. Ama aramızda bir boşluk oluşmadı. Sadece mesafe yer değiştirdi. Masaya doğru yürürken içimden geçirdim: Hikâyeler bazen mutlu bitmez. Ama bazıları… artık bitmez. Ve ben, ilk defa, bir sabaha “kalmak” niyetiyle girdim. Sandalyeye oturduğumda sırtımın değdiği yer sertti. Gerçekti. Bunu sevdim. Yumuşak şeyler artık beni kandırıyordu. Azil çay koyarken onu izledim. Her hareketi ölçülüydü, sanki kırılabilecek bir şey taşıyormuş gibi. O şeyin ben olduğunu ikimiz de biliyorduk ama adını koymuyorduk. “Bugün ne yapacağız?” diye sordum. Aslında bugün değildi sorduğum. Biz’di. “Normal şeyler,” dedi. Sonra durdu. “Ya da elimizden geldiği kadar normal.” Gülümsedim. Normal artık büyük bir lükstü. Bardağı elime aldığımda parmaklarım titredi. Fark ettim. Saklamadım. Azil de fark etti ama bakmadı. İnsan bazen görülmekten değil, fazla görülmekten yoruluyor. İçimde bir cümle dolaşıyordu sabahtan beri: Eğer şimdi giderse, bir daha toparlanamam. Ama söylemedim. Çünkü kalmasını bir korkuya bağlamak istemedim. Pencereye tekrar baktım. Güneş yükselmişti. Her şey çok açık görünüyordu. İlk defa karanlık aramadım. “Azil,” dedim sessizce. “Ben hâlâ eksik hissediyorum.” Başını kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. Kaçmadan. “Ben de,” dedi. “Belki de bu yüzden buradayız.” O an anladım: Biz birbirimizi tamamlamıyorduk. Yan yana duruyorduk. Ve bu, daha dürüsttü. Çaydan bir yudum aldım. Sıcaktı. Dilimi yaktı. Ama iyiydi. Bazı sabahlar can acıtır. Ama kaçmazsan, öğleye kalır. Ve ben bugün, ilk defa, öğleyi merak ediyordum. Bardağı masaya bıraktım. Sıcaklık avucumdan çekilirken içimde kalan şey daha belirgindi. Sessizlik uzuyordu. Ama bu, kaçan bir sessizlik değildi. Bekleyen bir şey vardı içinde. Azil sandalyenin karşısına geçti. Oturmadı hemen. Sanki yanlış bir hareketle her şeyi devirebilirmiş gibi durdu. Sonra konuştu. Aceleyi sevmeyen ama daha fazla da susamayan bir sesle. “Naz…” dedi. Adımı söylerken hep bir yarım nefes kalır onda. “Bunun sana saçma ve erken geleceğini biliyorum. Zamanlama konusunda iyi değilim, farkındayım.” Kısa bir duraklama. Gözlerini kaçırmadı bu kez. “Ama hem savaş için… hem de birbirimizi mutlu edebilmek için birlikte olmayı denemek istiyorum.” Kalbim hızlandı. Ama kaçmadım. “Ben seni sevdiğim için soruyorum,” dedi. Bu cümleyi saklamadı. Süslemedi. “Benimle sevgili olur musun?” Sessizlik geri geldi. Ama bu kez ağır değildi. Gerçekti. “Eğer istemezsen,” diye ekledi hemen, “anlarım. Kırılmam. Kalırım yine. Sadece bilmeni istedim.” İçimdeki o sabah cümlesi yeniden yükseldi: Eğer şimdi giderse… Ama gitmiyordu. Duruyordu. Olduğu yerde. Başımı eğdim. Sonra kaldırdım. “Azil Uras,” dedim yavaşça. “Ben hâlâ eksiğim. Hâlâ bazı günler kendime bile yetemiyorum.” Başını salladı. Bunu zaten biliyordu. “Beni tamamlamanı istemiyorum,” dedim. “Yanımda durmanı istiyorum.” Bir adım attı. Ne fazla, ne eksik. “Ben de onu teklif ediyorum,” dedi. “Yan yana durmayı.” Derin bir nefes aldım. Korku vardı. Ama kaçış yoktu. “Tamam,” dedim. “Erken olsun. Saçma olsun. Ama gerçek olsun.” Gülümsedi. İlk kez gerçekten. Elimi uzattım. Bu kez titremiyordu. Bazı sabahlar can acıtır. Ama bazen, tam o sabahın içinde kalmak için bir sebep doğar. Ve ben bugün, öğleyi merak etmenin yanında bir ihtimali de tutuyordum. Ve elimde yüzük vardı bu evlilik tekrifi değildi sadece ilk hediyesi olan cidi ilişki yüzüğüdü . Elimi bıraktığında içimde bir boşluk oluşmadı. Sadece hareket etti. Bazen güven, tutmakta değil bırakırken dağılmamaktadır. Azil mutfağın kapısına yaslandı. Güneş omzuna vuruyordu. İlk kez onu bir anın içinde gördüm, bir ihtimalin değil. “Bugün dışarı çıkalım,” dedi. “Bir şey yapmak için değil. Yürümek için.” Başımı salladım. Yürümek iyiydi. Kaçmadan ilerlemekti. Ayakkabılarımı giyerken sekiz metreyi düşündüm. Düşüşü. Yerde kalmayı. Kalkmak için acele etmemeyi. Kapıyı açtı. Önce ben çıktım. Bu da önemliydi. Merdivenlerde yan yanaydık. Konuşmadık. Ama sessizlik artık bir yük değildi. Bir alan gibiydi. Dışarıda hayat yine akıyordu. Ne bizi bekliyordu ne de bizi umursuyordu. Ama biz, aynı yöne bakıyorduk. Azil yürürken elini uzattı. Bakmadan. Sorunsuz. Tuttum. Ne söz verdik ne plan yaptık. Sadece adım attık. Bazı ilişkiler cümleyle başlamaz. Bazıları bir yürüme mesafesidir. Ve ben, ilk defa, yolun nereye çıktığını değil— yolda kalabilmeyi istiyordum.
Bölüm 14
13. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.