İçeriğe geç

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 15 · 3 dk okuma

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 15

14. Bölüm

‎ ‎Sahilde yan yana yürüdük. ‎Konuşuyorduk ama cümlelerimizin ucu hep aynı yerden dönüyordu. ‎Deniz susuyordu, biz ondan cesaret alıyorduk. ‎Eve dönerken adımlarımız ağırlaştı. ‎Kapıyı açtığımızda konuşma dışarıda kaldı.  ‎ ‎1 saat sonra : ‎ ‎Azil çayı masaya bıraktığında fincanın içindeki buhar yüzüme vurdu. ‎Sıcaklık, hatırlamak istemediğim bir şey gibi çarptı bana. ‎Elimi geri çektim. ‎O bunu fark etti ama bir şey demedi. ‎ ‎Sessizlik aramızda büyüyordu. ‎Konuşursak dağılacak bir şeydi bu; ‎susarsak üzerimize çökecek. ‎ ‎“Geçmiş…” dedi sonunda, sesi neredeyse yoktu. ‎“Onu hep kapının dışında bırakıyorsun.” ‎ ‎Gülümsedim. ‎Ama gülümsemek, iyi olduğumu kanıtlamıyordu artık. ‎Sadece alışkanlıktı. ‎ ‎“Çünkü içeri girerse,” dedim, ‎“hiçbirimiz çıkamayız.” ‎ ‎Gözleri karardı. ‎Beni ilk gördüğü günkü gibi baktı; ‎sanki bir yarayı tanıyor ama elini sürmeye cesaret edemiyordu. ‎ ‎O an geçmiş geldi. ‎Kapıyı çalmadı. ‎Direkt içeri girdi. ‎ ‎Annemin sesi kulaklarımda yankılandı. ‎Yüksek değildi ama keskindi. ‎Sevilmenin bir bedeli olduğunu ilk kez o gün öğrendim. ‎Yanlış yaptığım her şey, ‎sevginin biraz daha geri çekilmesine neden oluyordu. ‎ ‎Azil’in nefesi beni şimdiye çekti. ‎ ‎“Kimse seni korumadı,” dedi. ‎Bu bir soru değildi. ‎ ‎Başımı salladım. ‎Çünkü bazı gerçekler anlatılınca hafiflemiyor, ‎sadece daha çıplak kalıyordu. ‎ ‎“Elimi uzattığımda,” dedim, ‎“ya boşluk oldu ya da canımı yakan bir şey.” ‎ ‎Azil yerinden kalktı. ‎Yaklaştı ama dokunmadı. ‎Bu, onun bana verdiği en büyük güvendi. ‎ ‎“Ben buradayım,” dedi. ‎“Kaçmayacağım.” ‎ ‎İçimde bir şey titredi. ‎Çünkü en tehlikeli cümleler, ‎inanmak istediğimiz cümlelerdi. ‎ ‎Başımı kaldırdım. ‎Göz göze geldik. ‎ ‎İlk kez, ‎düşersem tutan biri olabilir mi diye düşündüm. ‎ ‎Ama hâlâ korkuyordum. ‎Çünkü düşmekten değil, ‎tutulmaya alışmaktan korkuyordum. ‎ ‎ ‎ ‎Azil elini uzattı. ‎Bu kez durmadı. ‎Ama dokunuşu hafifti; ‎sanki kaçabileceğimi biliyor ve buna saygı duyuyordu. ‎ ‎Parmaklarım titredi. ‎Tutmakla bırakmak arasında, ‎hayatımın özeti vardı. ‎ ‎“Bana bak,” dedi. ‎Sesindeki kırılganlık, ‎ilk kez benimkine yakındı. ‎ ‎Başımı kaldırdım. ‎Gözlerinde bir kurtarma arzusu yoktu. ‎Bu önemliydi. ‎Çünkü ben kurtarılmak istemiyordum. ‎Sadece… ‎yanımda kalınmasını istiyordum. ‎ ‎“Ben senin geçmişinle savaşmam,” dedi. ‎“Onu senden almam. ‎Ama onun seni boğmasına da izin vermem.” ‎ ‎Boğazım düğümlendi. ‎İnsan bazen, ‎duyması gereken şeyi duyduğunda ‎ağlayamaz. ‎Sadece donar. ‎ ‎“Biliyor musun,” dedim, ‎“en çok ne yorar insanı?” ‎ ‎Sustu. ‎Dinlemeyi seçti. ‎ ‎“Güçlü görünmek. ‎Kimsenin yük olmamak için ‎kendini yok saymak.” ‎ ‎Azil başını eğdi. ‎Sanki bunu benden değil, ‎kendinden duyuyordu. ‎ ‎“Yük değilsin,” dedi. ‎“Hiç olmadın.” ‎ ‎O an, içimde yıllardır kapalı duran bir kapı ‎çatırdadı. ‎Açılmadı. ‎Ama ilk kez kırılabileceğini hissettim. ‎ ‎Geri çekilmedim. ‎Bu benim için bir ilkti. ‎ ‎“Kal,” dedim fısıltıyla. ‎Bu bir rica değildi. ‎Bir itiraftı. ‎ ‎Azil nefes aldı. ‎Derin. ‎Sanki bir söz veriyormuş gibi. ‎ ‎“Kalırım,” dedi. ‎“Kaçsan bile.” ‎ ‎Gözlerim doldu. ‎Ama ağlamadım. ‎ ‎Çünkü bazı anlar vardır; ‎gözyaşı değil, ‎karar ister. ‎ ‎Ve ben o an, ‎ilk kez ‎yalnız olmamayı seçtim. ‎ ‎ ‎ ‎Gece ağırdı. ‎Saatlerin ilerlemesiyle değil, ‎içimde birikenlerle koyulaşıyordu. ‎ ‎Azil yanımdaydı. ‎Konuşmuyordu. ‎Ama varlığı, ‎ilk kez sessizlikten korkmamı engelliyordu. ‎ ‎Pencereye baktım. ‎Camda kendi yansımam vardı. ‎Tanıdık ama uzak. ‎Yıllardır kendimden sakladığım biri gibi. ‎ ‎“Biliyor musun,” dedim, ‎“insan en çok nerede kırılır?” ‎ ‎Azil cevap vermedi. ‎Bu kez de acele etmedi. ‎Bazı soruların cevabı ‎beklenerek doğardı. ‎ ‎“Kendini anlatırken,” diye devam ettim. ‎“İnanılmayacağını bildiği halde konuştuğunda.” ‎ ‎O an geçmiş yine yükseldi. ‎ ‎On üç yaşındaydım. ‎Odaya kapandığımda kapının arkasında kimse yoktu. ‎Ağladığım ses duvarlara çarpıp geri dönüyordu. ‎O gün anladım: ‎duyulmakla duyulmuş olmak aynı şey değildi. ‎ ‎Azil’in eli koltuğun kenarında duruyordu. ‎Yakındı. ‎Ama hâlâ benim seçmeme izin veriyordu. ‎ ‎“Kimse gelmedi,” dedim. ‎Sesim dümdüzdü. ‎Bu, alışmanın sesiydi. ‎ ‎Azil başını kaldırdı. ‎Gözleri doluydu ama taşmıyordu. ‎ ‎“Ben geldim,” dedi. ‎“Geç kaldım belki… ‎ama buradayım.” ‎ ‎İçimde bir şey sızladı. ‎Çünkü geç gelen bazı insanlar ‎yine de zamanında gelmiş sayılırdı. ‎ ‎Başımı onun omzuna yasladım. ‎Bir anlık. ‎Çok kısa. ‎ ‎Ama o kısa an, ‎yılların yükünü taşıyacak kadar gerçekti. ‎ ‎Nefesim yavaşladı. ‎Kalbim hâlâ temkinliydi. ‎Ama kaçmıyordu artık. ‎ ‎O an anladım: ‎İyileşmek, ‎her şeyin geçmesi değildi. ‎Biriyle birlikte ‎geçebileceğini fark etmekti. ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.