Sahilde yan yana yürüdük. Konuşuyorduk ama cümlelerimizin ucu hep aynı yerden dönüyordu. Deniz susuyordu, biz ondan cesaret alıyorduk. Eve dönerken adımlarımız ağırlaştı. Kapıyı açtığımızda konuşma dışarıda kaldı. 1 saat sonra : Azil çayı masaya bıraktığında fincanın içindeki buhar yüzüme vurdu. Sıcaklık, hatırlamak istemediğim bir şey gibi çarptı bana. Elimi geri çektim. O bunu fark etti ama bir şey demedi. Sessizlik aramızda büyüyordu. Konuşursak dağılacak bir şeydi bu; susarsak üzerimize çökecek. “Geçmiş…” dedi sonunda, sesi neredeyse yoktu. “Onu hep kapının dışında bırakıyorsun.” Gülümsedim. Ama gülümsemek, iyi olduğumu kanıtlamıyordu artık. Sadece alışkanlıktı. “Çünkü içeri girerse,” dedim, “hiçbirimiz çıkamayız.” Gözleri karardı. Beni ilk gördüğü günkü gibi baktı; sanki bir yarayı tanıyor ama elini sürmeye cesaret edemiyordu. O an geçmiş geldi. Kapıyı çalmadı. Direkt içeri girdi. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı. Yüksek değildi ama keskindi. Sevilmenin bir bedeli olduğunu ilk kez o gün öğrendim. Yanlış yaptığım her şey, sevginin biraz daha geri çekilmesine neden oluyordu. Azil’in nefesi beni şimdiye çekti. “Kimse seni korumadı,” dedi. Bu bir soru değildi. Başımı salladım. Çünkü bazı gerçekler anlatılınca hafiflemiyor, sadece daha çıplak kalıyordu. “Elimi uzattığımda,” dedim, “ya boşluk oldu ya da canımı yakan bir şey.” Azil yerinden kalktı. Yaklaştı ama dokunmadı. Bu, onun bana verdiği en büyük güvendi. “Ben buradayım,” dedi. “Kaçmayacağım.” İçimde bir şey titredi. Çünkü en tehlikeli cümleler, inanmak istediğimiz cümlelerdi. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. İlk kez, düşersem tutan biri olabilir mi diye düşündüm. Ama hâlâ korkuyordum. Çünkü düşmekten değil, tutulmaya alışmaktan korkuyordum. Azil elini uzattı. Bu kez durmadı. Ama dokunuşu hafifti; sanki kaçabileceğimi biliyor ve buna saygı duyuyordu. Parmaklarım titredi. Tutmakla bırakmak arasında, hayatımın özeti vardı. “Bana bak,” dedi. Sesindeki kırılganlık, ilk kez benimkine yakındı. Başımı kaldırdım. Gözlerinde bir kurtarma arzusu yoktu. Bu önemliydi. Çünkü ben kurtarılmak istemiyordum. Sadece… yanımda kalınmasını istiyordum. “Ben senin geçmişinle savaşmam,” dedi. “Onu senden almam. Ama onun seni boğmasına da izin vermem.” Boğazım düğümlendi. İnsan bazen, duyması gereken şeyi duyduğunda ağlayamaz. Sadece donar. “Biliyor musun,” dedim, “en çok ne yorar insanı?” Sustu. Dinlemeyi seçti. “Güçlü görünmek. Kimsenin yük olmamak için kendini yok saymak.” Azil başını eğdi. Sanki bunu benden değil, kendinden duyuyordu. “Yük değilsin,” dedi. “Hiç olmadın.” O an, içimde yıllardır kapalı duran bir kapı çatırdadı. Açılmadı. Ama ilk kez kırılabileceğini hissettim. Geri çekilmedim. Bu benim için bir ilkti. “Kal,” dedim fısıltıyla. Bu bir rica değildi. Bir itiraftı. Azil nefes aldı. Derin. Sanki bir söz veriyormuş gibi. “Kalırım,” dedi. “Kaçsan bile.” Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Çünkü bazı anlar vardır; gözyaşı değil, karar ister. Ve ben o an, ilk kez yalnız olmamayı seçtim. Gece ağırdı. Saatlerin ilerlemesiyle değil, içimde birikenlerle koyulaşıyordu. Azil yanımdaydı. Konuşmuyordu. Ama varlığı, ilk kez sessizlikten korkmamı engelliyordu. Pencereye baktım. Camda kendi yansımam vardı. Tanıdık ama uzak. Yıllardır kendimden sakladığım biri gibi. “Biliyor musun,” dedim, “insan en çok nerede kırılır?” Azil cevap vermedi. Bu kez de acele etmedi. Bazı soruların cevabı beklenerek doğardı. “Kendini anlatırken,” diye devam ettim. “İnanılmayacağını bildiği halde konuştuğunda.” O an geçmiş yine yükseldi. On üç yaşındaydım. Odaya kapandığımda kapının arkasında kimse yoktu. Ağladığım ses duvarlara çarpıp geri dönüyordu. O gün anladım: duyulmakla duyulmuş olmak aynı şey değildi. Azil’in eli koltuğun kenarında duruyordu. Yakındı. Ama hâlâ benim seçmeme izin veriyordu. “Kimse gelmedi,” dedim. Sesim dümdüzdü. Bu, alışmanın sesiydi. Azil başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama taşmıyordu. “Ben geldim,” dedi. “Geç kaldım belki… ama buradayım.” İçimde bir şey sızladı. Çünkü geç gelen bazı insanlar yine de zamanında gelmiş sayılırdı. Başımı onun omzuna yasladım. Bir anlık. Çok kısa. Ama o kısa an, yılların yükünü taşıyacak kadar gerçekti. Nefesim yavaşladı. Kalbim hâlâ temkinliydi. Ama kaçmıyordu artık. O an anladım: İyileşmek, her şeyin geçmesi değildi. Biriyle birlikte geçebileceğini fark etmekti.
Bölüm 15
14. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.