Sonbahar yavaşça şehre yerleşti. Pencereden giren ışık daha yumuşaktı artık. Hikayeye devam ozaman inşallah beyenirsiniz . Naz sabahları montunu almadan balkona çıkmıyordu; Azil onu sessizce izliyordu. Bu sabah Naz durdu. “Bir şey fark ettim,” dedi. Azil kahvesinden bir yudum aldı. “Ne?” “Artık arkama bakmıyorum.” Bu cümle, uzun zamandır söylenen her şeyden daha ağırdı. Azil’in telefonu çaldı. Ekranda babasının adı vardı. Uzun süre bakmadı. Sonra telefonu kapatmadı da. Naz hiçbir şey sormadı. Sadece yanında durdu. Azil konuştu. Sesi sakindi. İlk kez kaçmadan, ilk kez savunmadan. Telefonu kapattığında derin bir nefes aldı. “Bitti,” dedi. Naz başını salladı. “Geçmiş değil. Bağı.” Azil gülümsedi. Bu ayrımı ilk kez yapabiliyordu. Küçük Bir Yol Bir hafta sonra deniz kenarına gittiler. Uzun bir yol değildi. Uzaklaşmak için değil, durmak için. Naz ayakkabılarını çıkardı, kumda yürüdü. Azil biraz geriden geldi. “Yanıma gelsene,” dedi Naz. Azil hızlandı. Yanına geldi. Bir süre konuşmadılar. Dalgaların sesi yetti. Naz sonunda durdu: “Ben hep kalırım sandım,” dedi. “Meğer insan bazen kendine kalmalıymış.” Azil cevap verdi: “Ben de ilk defa biriyle kaldım.” Akşam Güneş batarken rüzgâr serinledi. Azil ceketini Naz’ın omuzlarına bıraktı. Naz itmedi. Aldı. “Teşekkür ederim,” dedi. Bu teşekkür, geçmişteki bütün eksik teşekkürlerin yerini tuttu. Dönüş Eve geldiklerinde ışığı Azil açtı. Eskiden karanlıkta kalmayı severdi. Artık değil. Naz anahtarı masaya bıraktı. “Bu ev,” dedi, “ilk kez ‘sonra’ demiyor.” Azil başını salladı. “Çünkü kaçış değil.” Naz ona baktı. “Kalmak.” Azil cevap verdi: “Birlikte.” Işıklar açık kaldı. Gece ilerledi. Ama kimse karanlığa çekilmedi. Çünkü bazı hikâyeler, büyük cümlelerle değil, aynı yerde kalabilen iki insanla devam eder. Kış erken geldi. Camların kenarında buğu oluştu; Naz parmağıyla küçük bir iz bıraktı. Azil montunu askıya astı, eve girdiğinde hâlâ dışarıdaymış gibi durmuyordu artık Naz sessizliği bozdu. “Ben o gün düştüğümde,” dedi, “her şeyin yarım kalacağını sandım.” Azil yanına oturdu. “Yarım kalmadı,” dedi. “Şekil değiştirdi.” Naz başını ona yasladı. Bu hareket hâlâ yeniydi ama yabancı değildi. Alışmak Alışmak sandıkları gibi olmadı. Birbirlerine değil; aynı yerde durmaya alıştılar. Azil sabahları erkenden kalkıp kahve yaptı. Naz bazen onu izledi, bazen uyumaya devam etti. Kimse alınmadı. Çünkü gitmek yoktu. Bir Mektup Bir gün posta kutusunda eski bir zarf buldular. Azil’in adı yazıyordu. Annesinin el yazısıydı. Azil zarfı açmadı hemen. Masaya bıraktı. Naz dokunmadı. Sadece oradaydı. Akşam zarf açıldığında Azil’in sesi kısıktı. “Beni affet dememiş,” dedi. “Beklemiş.” Naz cevap verdi: “Beklemek de bir kalma biçimi.” Azil başını eğdi. Bu cümle, içindeki son düğümü çözdü. Dışarı da Kar yağarken dışarı çıktılar. Ayak izleri yan yanaydı. Naz durdu: “Ben korkmuyorum artık,” dedi. “Ya sen?” Azil bir an düşündü. “Korkuyorum,” dedi dürüstçe. “Ama kaçmıyorum.” Naz gülümsedi. Bu, ona yetti. Eve girdiklerinde soğuk geride kaldı. Azil ışığı yaktı. Naz montunu çıkardı. Masada iki kupa duruyordu. Biri buhar, biri bekleyiş. Naz kupayı eline aldı. “Biliyor musun,” dedi, “bazı sonlar, başlamak için olur.” Azil karşısına geçti. “Ve bazı başlangıçlar,” dedi, “artık gitmemek içindir.” Kupalar masaya bırakıldı. Sessizlik yerini buldu. Çünkü hikâye bitmiyordu. Sadece acele etmiyordu.
Bölüm 12
11. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.