Gece sabaha dönerken hastanenin koridorları sessizdi. Naz uyuyordu; nefesi hâlâ kırılgandı ama artık korkutmuyordu. Azil sandalyede kıpırdamadan oturdu. Gözlerini kapamadı. Uykunun değil, kalmanın ne demek olduğunu öğreniyordu. Pencereden süzülen ilk ışık, odanın duvarlarına vurduğunda Azil cebindeki anahtarı avucunun içine aldı. Soğuktu. Annesinin evinin anahtarıydı bu; yıllardır taşıdığı, ama hiçbir kapıyı açmadığı. Çünkü bazı kapılar açılmak için değil, arkasında bırakılmak içindi. Naz kıpırdandı. Azil hemen doğruldu. Gözlerini açtığında Naz’ın bakışı sakindi. Acele yoktu, korku yoktu. Sadece yorgunluk. “Buradasın,” dedi fısıltıyla. Azil başını salladı. “Buradayım.” Bu iki kelime, geçmişte söylenmeyen her şeyin yerine geçti. Naz elini hareket ettirmek istedi, gücü yetmedi. Azil elini biraz daha yaklaştırdı, tutmak için değil; kaçmamak için. “Gitmeyeceksin, değil mi?” dedi Naz. Azil cevap vermeden önce nefes aldı. İlk defa düşünerek değil, bilerek konuştu: “Hayır.” Naz gözlerini kapadı. Bu kapanış bir vedaya benzemiyordu. Dinlenmeye benziyordu. Saatler geçti. Gün yükseldi. Hemşireler girip çıktı. Zaman ilk kez Azil’i kovalamadı. Naz uyandığında sesini toparlaması uzun sürdü. “Düşerken…” dedi, cümleyi bitiremedi. Azil eğildi. “Şimdi anlatmak zorunda değilsin.” Naz başını iki yana salladı. “Anlatmazsam… içimde kalır.” Bir süre sustu. Sonra devam etti: “Gitmekten korkmadım. Kalmak zor olandı. Ama sen… o an oradaydın.” Azil’in boğazı düğümlendi. Annesinin kapısında durup içeri girmediği o gün geldi aklına. Şimdi içindeydi. Geçmiş, ilk kez aynı şekilde tekrarlanmıyordu. “Ben geç kaldım,” dedi Azil. “Çok kez. Ama bu kez… kalmayı seçtim.” Naz gözlerini ona çevirdi. Yorgundu ama netti. “Kalmak… her şeyi iyileştirmiyor. Ama yalnız bırakmıyor.” Azil başını eğdi. Bu cümle, geçmişte duyması gereken her şeydi. Gün akşama döndü. Naz yeniden uyudu. Azil pencereye yürüdü, anahtarı avucundan çıkardı. Masaya bıraktı. Artık taşımak zorunda değildi. Geri döndü, sandalyeye oturdu. Naz’ın nefesi düzenliydi. Odanın içinde ağır ama huzurlu bir sessizlik vardı. Azil gözlerini kapadı ilk kez. Uyumak için değil. Yerinde olduğunu bilmek için. Çünkü bazı hikâyeler büyük bir düşüşle başlar. Ama kalmakla devam eder. Naz’ın iyileşmesi günler aldı. Her gün biraz daha toparlandı; her gün Azil’in sesi, varlığı biraz daha sıradanlaştı. Sıradan… ama vazgeçilmez. Azil artık sandalyede değil, pencerenin kenarında duruyordu. Geceleri dışarıyı izliyor, sabahları perdeleri açıyordu. Küçük şeylerdi ama geçmişte hiç yapmadığı şeylerdi. Naz ilk kez yatakta doğrulduğunda durdu Azil. Heyecanlanmadı, acele etmedi. Sadece yaklaştı. “Yardım edeyim mi?” dedi. Naz başını salladı. “Biraz.” Bu tek kelime, eskiden ona yük gibi gelirdi. Şimdi değil. İlk Konuşma Naz güçlükle konuştu: “Ben düştüğümde… Her şey bitecek sandım.” Azil cevap vermedi. Dinledi. “Bitmedi,” dedi Naz sonra. “Çünkü sen… kaldın.” Azil gözlerini yere indirdi. “Ben kalmayı bilmiyordum.” Naz ona baktı. “Şimdi biliyorsun.” Geçmişin Son Yansıması Azil o gece eve gitti. Annesinin evine. Kapıyı anahtarla açtı. İçeri girdiğinde ev boştu ama sessiz değildi. Anılar vardı. Duvara asılı bir fotoğrafı indirdi. Annesi gülümsüyordu. “Geç kaldım,” dedi boşluğa. Ama bu kez kaçmadı. Fotoğrafı yerine bıraktı. Anahtarı masaya koydu. Kapıyı kapattı. Ve çıktı. Dönüş Hastaneye geri geldiğinde Naz uyanıktı. Onu bekliyordu. “Gittin,” dedi. “Geldim,” dedi Azil. Naz gülümsedi. Bu gülümseme, korkudan değil, güvenden doğdu. Sonra Taburcu günü geldi. Yavaş adımlarla dışarı çıktılar. Hava serindi. Naz durdu, derin bir nefes aldı. “Hayattayım,” dedi. Azil başını salladı. “Ve ben buradayım.” Birlikte yürüdüler. Hızlı değil. Kaçmadan. Çünkü bazı insanlar düşerek öğrenir. Bazıları kalarak. Ama en zor olanı… İkisini birlikte yapabilmektir. Hastaneden çıktıktan sonraki ilk günler sessiz geçti. Naz evin içinde yavaş yürüyordu; Azil adımlarını ona göre ayarlıyordu. Ne geride kalıyordu ne öne geçiyordu. Yan yana. Sabahları kahve kokusu evi doldurduğunda Naz pencerenin önünde duruyordu. Dışarıyı izlerken yüzünde garip bir dinginlik vardı. “Burası…” dedi bir gün, cümleyi tamamlamadan durdu. Azil anladı. “Geçici değil,” dedi. “Kaçış da değil.” Naz başını salladı. İlk defa bir yer, ona durulacak gibi gelmişti. Zaman Günler haftalara dönüştü. Naz’ın yaraları kapandı, gücü geri geldi. Ama bazı geceler uykusu bölündü. Bir gece irkilerek uyandığında Azil yanındaydı. Sorular sormadı. Sadece elini tuttu. Naz fısıldadı: “Gittiğini sandım.” Azil cevap verdi: “Gitmedim.” Bu cümle, onların ortak dili olmuştu. Azil’in Değişimi Azil eskisi gibi susmuyordu. Düşüncelerini saklamıyordu. Geçmişten bahsettiği oldu; annesinden, yarım kalan günlerden. Naz dinledi. Yorum yapmadan. Çünkü bazı yaralar, konuşuldukça değil, duyuldukça iyileşirdi. Bir Akşam Balkonda oturuyorlardı. Şehir ışıkları uzaktaydı. Naz sessizliği bozdu: “Eğer o gün düşmeseydim…” Azil sözünü kesti. “Olurdu.” Naz ona baktı. “Yine kaçardım,” dedi Azil dürüstçe. “Ama şimdi kaçmıyorum.” Naz gülümsedi. Acıdan değil. Gerçekten. Sonraki Sabah Azil erkenden kalktı. Naz uyurken üzerini örttü. Mutfağa geçti. Masaya iki fincan koydu. Geçmişten kalan anahtar artık cebinde değildi. Onun yerine, yeni bir alışkanlık vardı: Kalmak. Naz uyandığında kahve hazırdı. Azil pencerenin önündeydi. “Günaydın,” dedi Naz. Azil döndü. “Buradayım.” Naz gülümsedi. Bu kez cevap vermedi. Çünkü bazı cümleler, artık söylenmese de bilinir.
Bölüm 11
10. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.