İçeriğe geç

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 11 · 4 dk okuma

Ayrı Kalan sevda

Bölüm 11

10. Bölüm

‎ ‎Gece sabaha dönerken hastanenin koridorları sessizdi. ‎Naz uyuyordu; nefesi hâlâ kırılgandı ama artık korkutmuyordu. ‎Azil sandalyede kıpırdamadan oturdu. Gözlerini kapamadı. ‎Uykunun değil, kalmanın ne demek olduğunu öğreniyordu. ‎ ‎Pencereden süzülen ilk ışık, odanın duvarlarına vurduğunda Azil cebindeki anahtarı avucunun içine aldı. ‎Soğuktu. ‎Annesinin evinin anahtarıydı bu; yıllardır taşıdığı, ama hiçbir kapıyı açmadığı. ‎Çünkü bazı kapılar açılmak için değil, arkasında bırakılmak içindi. ‎ ‎Naz kıpırdandı. ‎Azil hemen doğruldu. ‎ ‎Gözlerini açtığında Naz’ın bakışı sakindi. ‎Acele yoktu, korku yoktu. ‎Sadece yorgunluk. ‎ ‎“Buradasın,” dedi fısıltıyla. ‎ ‎Azil başını salladı. ‎“Buradayım.” ‎ ‎Bu iki kelime, geçmişte söylenmeyen her şeyin yerine geçti. ‎ ‎Naz elini hareket ettirmek istedi, gücü yetmedi. ‎Azil elini biraz daha yaklaştırdı, tutmak için değil; kaçmamak için. ‎ ‎“Gitmeyeceksin, değil mi?” dedi Naz. ‎ ‎Azil cevap vermeden önce nefes aldı. ‎İlk defa düşünerek değil, bilerek konuştu: “Hayır.” ‎ ‎Naz gözlerini kapadı. ‎Bu kapanış bir vedaya benzemiyordu. ‎Dinlenmeye benziyordu. ‎ ‎Saatler geçti. ‎Gün yükseldi. ‎Hemşireler girip çıktı. ‎Zaman ilk kez Azil’i kovalamadı. ‎ ‎Naz uyandığında sesini toparlaması uzun sürdü. “Düşerken…” dedi, cümleyi bitiremedi. ‎ ‎Azil eğildi. “Şimdi anlatmak zorunda değilsin.” ‎ ‎Naz başını iki yana salladı. “Anlatmazsam… içimde kalır.” ‎ ‎Bir süre sustu. ‎Sonra devam etti: “Gitmekten korkmadım. ‎Kalmak zor olandı. ‎Ama sen… o an oradaydın.” ‎ ‎Azil’in boğazı düğümlendi. ‎Annesinin kapısında durup içeri girmediği o gün geldi aklına. ‎Şimdi içindeydi. ‎Geçmiş, ilk kez aynı şekilde tekrarlanmıyordu. ‎ ‎“Ben geç kaldım,” dedi Azil. ‎“Çok kez. ‎Ama bu kez… kalmayı seçtim.” ‎ ‎Naz gözlerini ona çevirdi. ‎Yorgundu ama netti. “Kalmak… her şeyi iyileştirmiyor. ‎Ama yalnız bırakmıyor.” ‎ ‎Azil başını eğdi. ‎Bu cümle, geçmişte duyması gereken her şeydi. ‎ ‎Gün akşama döndü. ‎Naz yeniden uyudu. ‎Azil pencereye yürüdü, anahtarı avucundan çıkardı. ‎Masaya bıraktı. ‎ ‎Artık taşımak zorunda değildi. ‎ ‎Geri döndü, sandalyeye oturdu. ‎Naz’ın nefesi düzenliydi. ‎Odanın içinde ağır ama huzurlu bir sessizlik vardı. ‎ ‎Azil gözlerini kapadı ilk kez. ‎Uyumak için değil. ‎Yerinde olduğunu bilmek için. ‎ ‎Çünkü bazı hikâyeler büyük bir düşüşle başlar. ‎Ama kalmakla devam eder. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Naz’ın iyileşmesi günler aldı. ‎Her gün biraz daha toparlandı; her gün Azil’in sesi, varlığı biraz daha sıradanlaştı. ‎Sıradan… ama vazgeçilmez. ‎ ‎Azil artık sandalyede değil, pencerenin kenarında duruyordu. ‎Geceleri dışarıyı izliyor, sabahları perdeleri açıyordu. ‎Küçük şeylerdi ama geçmişte hiç yapmadığı şeylerdi. ‎ ‎Naz ilk kez yatakta doğrulduğunda durdu Azil. ‎Heyecanlanmadı, acele etmedi. ‎Sadece yaklaştı. ‎ ‎“Yardım edeyim mi?” dedi. ‎ ‎Naz başını salladı. “Biraz.” ‎ ‎Bu tek kelime, eskiden ona yük gibi gelirdi. ‎Şimdi değil. ‎ ‎İlk Konuşma ‎ ‎Naz güçlükle konuştu: “Ben düştüğümde… ‎Her şey bitecek sandım.” ‎ ‎Azil cevap vermedi. ‎Dinledi. ‎ ‎“Bitmedi,” dedi Naz sonra. ‎“Çünkü sen… kaldın.” ‎ ‎Azil gözlerini yere indirdi. “Ben kalmayı bilmiyordum.” ‎ ‎Naz ona baktı. “Şimdi biliyorsun.” ‎ ‎Geçmişin Son Yansıması ‎ ‎Azil o gece eve gitti. ‎Annesinin evine. ‎ ‎Kapıyı anahtarla açtı. ‎İçeri girdiğinde ev boştu ama sessiz değildi. ‎Anılar vardı. ‎ ‎Duvara asılı bir fotoğrafı indirdi. ‎Annesi gülümsüyordu. ‎ ‎“Geç kaldım,” dedi boşluğa. ‎Ama bu kez kaçmadı. ‎ ‎Fotoğrafı yerine bıraktı. ‎Anahtarı masaya koydu. ‎Kapıyı kapattı. ‎ ‎Ve çıktı. ‎ ‎Dönüş ‎ ‎Hastaneye geri geldiğinde Naz uyanıktı. ‎Onu bekliyordu. ‎ ‎“Gittin,” dedi. ‎ ‎“Geldim,” dedi Azil. ‎ ‎Naz gülümsedi. ‎Bu gülümseme, korkudan değil, güvenden doğdu. ‎ ‎Sonra ‎ ‎Taburcu günü geldi. ‎Yavaş adımlarla dışarı çıktılar. ‎ ‎Hava serindi. ‎Naz durdu, derin bir nefes aldı. ‎ ‎“Hayattayım,” dedi. ‎ ‎Azil başını salladı. “Ve ben buradayım.” ‎ ‎Birlikte yürüdüler. ‎Hızlı değil. ‎Kaçmadan. ‎ ‎Çünkü bazı insanlar düşerek öğrenir. ‎Bazıları kalarak. ‎ ‎Ama en zor olanı… ‎İkisini birlikte yapabilmektir. ‎ ‎ ‎ ‎Hastaneden çıktıktan sonraki ilk günler sessiz geçti. ‎Naz evin içinde yavaş yürüyordu; Azil adımlarını ona göre ayarlıyordu. ‎Ne geride kalıyordu ne öne geçiyordu. ‎Yan yana. ‎ ‎Sabahları kahve kokusu evi doldurduğunda Naz pencerenin önünde duruyordu. ‎Dışarıyı izlerken yüzünde garip bir dinginlik vardı. ‎ ‎“Burası…” dedi bir gün, cümleyi tamamlamadan durdu. ‎ ‎Azil anladı. ‎“Geçici değil,” dedi. ‎“Kaçış da değil.” ‎ ‎Naz başını salladı. ‎İlk defa bir yer, ona durulacak gibi gelmişti. ‎ ‎Zaman ‎ ‎Günler haftalara dönüştü. ‎Naz’ın yaraları kapandı, gücü geri geldi. ‎Ama bazı geceler uykusu bölündü. ‎ ‎Bir gece irkilerek uyandığında Azil yanındaydı. ‎Sorular sormadı. ‎Sadece elini tuttu. ‎ ‎Naz fısıldadı: “Gittiğini sandım.” ‎ ‎Azil cevap verdi: “Gitmedim.” ‎ ‎Bu cümle, onların ortak dili olmuştu. ‎ ‎Azil’in Değişimi ‎ ‎Azil eskisi gibi susmuyordu. ‎Düşüncelerini saklamıyordu. ‎Geçmişten bahsettiği oldu; annesinden, yarım kalan günlerden. ‎ ‎Naz dinledi. ‎Yorum yapmadan. ‎Çünkü bazı yaralar, konuşuldukça değil, duyuldukça iyileşirdi. ‎ ‎Bir Akşam ‎ ‎Balkonda oturuyorlardı. ‎Şehir ışıkları uzaktaydı. ‎ ‎Naz sessizliği bozdu: “Eğer o gün düşmeseydim…” ‎ ‎Azil sözünü kesti. “Olurdu.” ‎ ‎Naz ona baktı. ‎ ‎“Yine kaçardım,” dedi Azil dürüstçe. ‎“Ama şimdi kaçmıyorum.” ‎ ‎Naz gülümsedi. ‎Acıdan değil. ‎Gerçekten. ‎ ‎Sonraki Sabah ‎ ‎Azil erkenden kalktı. ‎Naz uyurken üzerini örttü. ‎Mutfağa geçti. ‎ ‎Masaya iki fincan koydu. ‎ ‎Geçmişten kalan anahtar artık cebinde değildi. ‎Onun yerine, yeni bir alışkanlık vardı: ‎Kalmak. ‎ ‎Naz uyandığında kahve hazırdı. ‎Azil pencerenin önündeydi. ‎ ‎“Günaydın,” dedi Naz. ‎ ‎Azil döndü. “Buradayım.” ‎ ‎Naz gülümsedi. ‎Bu kez cevap vermedi. ‎ ‎Çünkü bazı cümleler, artık söylenmese de bilinir. ‎

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.