İçeriğe geç

AYNA HIRSIZLARI

Bölüm 3 · 12 dk okuma

AYNA HIRSIZLARI

Bölüm 3

FISILTININ GÖLGESİNDE

“Yolculuklar bazen seni aradığın şeyden daha tehlikeli insanlar arasına sürükler.”

Han etrafında asılı duran ışıklar yüzüme çarparken, Gölge ile hırsızın göz göze gelişinde beliren nefret ve sözcüklere dökülemeyen sessizlik, içimde korku, derin düşünceler, endişe ve gizemi büyütüyordu. O kısa sessizliği bozan, karşımızda dimdik duran hırsız oldu:

— “Bana ihtiyacınız var.”

Gölge kaşlarını daha da çatarak cevap verdi:

— “Thalmeris aynasının nerede olduğunu bilmiyorsan, sana ihtiyacımız yok.”

Ama bir anlığına afalladı, sanki gizli bir şey söylemiş gibiydi. Aklımdaki o derinliklerden çıkmaya çalışan o an, o hikaye,o ses kafamda tekrar etmeye başladı:“Aynanın sahibi sensin, aynanın sahibi sensin, Thalmeris’in sahibi sensin.”

Hırsız sırıtışını korurken ben araya girdim:

— “A-ayna mı?”

Gölge bana dönüp anlamadığını belli eden bir ifadeyle baktı ve “Evet,” dedi, “Thalmeris’in sahibi benim.”dedim

Gölge kaşlarını çatmaktan vazgeçip sırıtımaya başladı. Küçük kıkırtıları duyunca, ben de ona kaşlarımı çatarak baktım; ama gölgenin aksine, hırsızın yüzündeki sırıtış yoktu. Gölgenin gözü hırsıza kaydı, onun ciddiyetini görünce:

— “Ne yani, Thalmeris’in sahibi bu kız mı?” dedi.

Hırsız omzumdaki dövmeyi işaret etti: altın zambak… Kraliyetimin sembolüydü. Ama hırsızın bu dövmeden ne anladığını bilmiyordum.

Gölge, hırsıza anlamadığını gösteren bir bakış attı. Hırsız anlatmaya başladı:

— “Eski tarih kitaplarında, Thalmeris’in sahibinin Elauralı bir prenses olduğu yazar. Bilmiyor musunuz?”

Gölge kafası karışmış şekilde bana baktı. Kısa bir süre sonra:

— “Prenses olduğunu nereden çıkardın? Tüm Elauralı insanlarda bu dövme var zaten.” dedi.

Hırsız bezmişçe:

— “Sende hiçbir şey bilmiyormuşsun. Kızın parmaklarına bak,” dedi.

Gölge parmaklarıma baktı ve kraliyet mührünün olduğu parmağımda bakışları takılı kaldı.Sanki bir şey hatırladı, zihninde bir anı belirdi ama hemen kendini toparladı:

— “Sen, sana niye ihtiyacımız olduğunu söyle,” dedi.

Hırsız bana dönerek:

— “Aynanın nerede olduğunu biliyor musun?”

Hayır anlamında başımı salladım. Hırsız şövalyeden çaldığı altın mühürlü keseyi çıkardı ve gösterdi:

— “Bunu para için mi çaldığımı sanıyorsunuz? Çaldığım şövalye Ayzereth şövalyesiydi, Kraliçe Sernivan’ın sağ kolu.”

Serniva adını duyduğumda kalbimdeki ağırlık daha da arttı. Bu isim krallığımızda anılması yasak olan bir isimdi çünkü halk arasında “Yüce Taçlı Serniva” olarak bilinen kraliçe, babamın en yakın arkadaşını düğün gecesi öldürmüştü. Babam tahta geçtiğinde Ayzereth ve Elaura krallıkları en iyi anlaşan krallıklardı. Ancak Ayzereth kralının eşi öldüğünde başka bir kadınla evlenmişti, düğün gecesiyse bıçaklanarak öldürülmüştü,yeni kraliçe tarafından... Zalim kraliçe, kralın ölümünden bir gün sonra 16 yaşındaki üvey kızını, yani Ayzereth’in tek varisini, Fısıltı Ormanı’nda ölüme terk etmişti. Eğer hala yaşıyorsa, prenses benim yaşlarımda olmalıydı. Tabi buna pek ihtimal vermiyordum.

Bu düşüncelere dalmışken Gölge kolumdan hafifçe tuttu ve beni o düşüncelerden uzaklaştırdı.

Sessizce:

— “Sence bizimle gelmeli mi?” dedi.

Onayladım, çünkü ben aynanın yerini bile bilmiyordum.

Gölge hırsıza dönerek:

— “Bize katılabilirsin,” dedi.

Hırsız bu fırsatı kaçırmayarak teklifimizi kabul etti.

Karanlık orman yolunda ilerlerken, Hırsız ile Katil arasındaki gerginliği hissetmemek imkânsızdı. İkisi de birbirine güvenmiyor, ama aynayı bulmak için birbirlerine mecbur olduklarını biliyorlardı.

Karanlık, gecenin üstüne ağır bir örtü gibi çökmüştü. Ay, sanki sadece bizim yolumuzu aydınlatmak istercesine dalların arasından süzülen solgun ışığını Fısıltı Ormanı’na bırakıyordu. Her şey sessizdi… ya da ben öyle sanıyordum. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Her çıtırtıda, her yaprak hışırtısında göğsüm sıkışıyor, ayaklarım yerden kesilecekmiş gibi oluyordu.

Gölge, her zamanki gibi önden yürüyordu. Hırsız ise gölgelerden sızan bir hayalet gibi sessizdi. Adımlarımız birbirine karışırken, bir an durdular. Gölge, hırsıza dönüp soğuk bir sesle:

— “Harita nereyi gösteriyor?” dedi.

Hırsız, hiç mühürlü keseye bakmadan:

— “Ayzereth krallığını,” dedi.

Ardından, “Ne ara baktın kesenin içine?” diye sordu Gölge.

Ardından Gölge’ye:

— “Şövalyeden altın mühürlü keseyi fark ettirmeden çalan birine mi soruyorsun?” dedim

Hırsızın sözümü onaylarcasına kaşlarını kaldırdı.

O sırada aynanın Ayzereth’de olduğunu tam olarak anladım ve duraksadım:

— “Yani krallığın içinde mi?” diye sordum.

Hırsız duraksamadan:

— “Aynen öyle. Parşömen kağıdında Ayzereth’in haritası var ve harita krallığı gösteriyor. Eğer krallığın içine sızabilirsek aynaya ulaşırız, sizin için bir sorun olur mu prenses?”

— “Sorun olmaz ama nasıl yapacağız bunu? O krallığın güvenliği diğerlerinden çok farklıdır. Nasıl içeri sızacağız?”

Gölge hemen cevap verdi:

— “Kraliçeye kendimizi sevdirerek. Duydum ki kraliçe şehirde çok dolanıyormuş.”

— “Peki benim düşman krallıktan olduğumu öğrenirse ne olacak? Ya mührümü görürse?”

Hırsız:

— “Omzundaki dövme kolay. Omzunun gözükmeyeceği şekilde giyinirsin, parmağındaki mührü de sargı beziyle veya bir yüzükle kapatırız. Sıkıntı olmaz,” dedi.

Yürümeye devam ettik. İçimdeki o lanet ses, ileride kanın, savaşın ve öfkenin bizi sabırsızlıkla beklediğini mırıldanıyordu ve her geçen saniye mırıldanmaların sesi yükseliyordu.

Bu sesi susturmak için aramızdaki sessizliği bozdum:

— “Peki, senin adın ne?” dedim hırsıza.

Hırsız ise önüne bakarak:

— “Lioren Prenses,” dedi.

Konuyu uzatmak için:

— “Anlamı ne?” diye sordum.

Hırsız biraz duraksadı ama bu fazla sürmedi:

— “Küçükken anneme bu soruyu sadece bir kez sormuştum, prenses. Ve cevabını hâlâ bulamadım. Annem şöyle demişti: ‘Her çağda bir Lioren doğar. Onun adı, ışığı ve karanlığı birbirine bağlayan kapının anahtarıdır.’ Sizce asıl cevap nedir, prensesim?” dedi.

Söylediği söz fazlasıyla gizemliydi.

— “Bilmiyorum, galiba ben de artık bu sözün anlamını arayacağım,” dedim kıkırdayarak.

— “Sizin adınız nedir, prenses?” diye sordu Lioren.

— “Benim adım Velira,” dedim.

— “Anlamı nedir?” diye sordu.

— “Ben de anneme sadece bir kez sormuştum bu soruyu. O sıralar anlamamıştım tabi, ne anlama geldiğini. Ama artık daha iyi anlıyorum. Adımın anlamı ‘gölgeyle sarılmış yemin’ demek, Lioren.”

— “Anlamı çok güzelmiş, prenses.”

— “Artık adımı bildiğinize göre, adımla hitap edin bana lütfen.”

— “Sen nasıl istersen,” dedi Lioren.

Lioren bu sözleri söylerken Gölge’ye döndü:

“Peki senin adın ne asi adam?” Gölge ters ters Lioren’e baktı, “Seni ilgilendirmez,” dedi ve tekrar önüne döndü. “Peki beni ilgilendirir mi?” dedim, sıkılmış bir ifadeyle. “Adım Adair, anlamını siz sormadan söyleyeyim: Karanlık Savaşçı demek.” “Çok gizemli bir ismin varmış Adair, peki neden bana kendini Gölge olarak tanıttın?” “O an öyle olması gerekiyordu prenses,” dedi. Sanki bir şeyden rahatsız olmuştu. Tam soracaktım ki önüme çıkan taşı fark etmedim ve yere çakıldım.

Lioren ve Adair hemen yanıma geldi ve beni kaldırdılar. Tam kalkarken ayın ışığıyla parlayan demir bir zırh gördüm. Fakat garip olan, demir zırhın yerde uzanmış gibi durmasıydı. Gözlerimi kısarak baktığımda bunun bir asker olduğunu anladım. Elaura askeri…

Lioren ve Adair’e bir şey söylemeden o yöne doğru gittim. Adair hemen, “Napıyorsun prenses? Hemen buraya gel!” demesine rağmen ona uymadım. Gördüğüm manzara tekrar yere yığılmama sebep oldu. Elaura askeri yerde cansız yatıyordu, göğsündeki okla birlikte…

Peki bu ok zırhı nasıl delmişti? Oka baktığımda üstündeki Ayzereth sembolünü gördüm, gümüş zarif yaprağın üstüne kan damlatan kanlı bir hilal... Tekrar ve tekrar kalbime bir ağırlık çöktü. Sembolün bulunduğu oku hışımla çıkartıp tüm gücümle kırdım ve göz yaşları gözlerimden firar etmeye başladı. Belki de içimdeki her şey şimdi döküyordum, kim bilir?

Lioren ve Adair kollarımdan tutup beni kaldırdılar.“Velira, sakin ve güçlü olmalısın,” derken Lioren, ardından Adair şöyle dedi:“Kötü ihtimalleri düşünmen lazım prenses. Ya Elaura’nın gücü tek senin elindeyse ne yapacaksın? Seni güçsüz görürlerse daha da çok üstüne gelirler. Güçlü olamasan da güçlü durman lazım.”

İkisi de haklıydı. Güçlü olamasam da güçlü durmam lazımdı. Krallığımı, halkımı ve ailemi en güçlü şekilde temsil etmem gerekiyordu. Öyle de yapacaktım. Kendimi topladım ve “Devam edelim,” dedim.

Yol çok uzundu, bitmek bilmiyordu. Ben krallığımı nasıl kurtaracağımı düşünürken, ilerdeki karanlıktan bir ıslık sesi geliyordu. Karanlıktan gelenlere güven olmazdı…

Adair’in eli kılıcının kabzasına, Lioren’in eli ise hançerlerine gitti. Benim elim boştu, elime ne alacağımı dahi bilmiyordum. İkisi de ustalaştıkları şeyleri ellerinde tutuyorlardı. Peki benim elimde ne vardı? Kan, korku ve gözyaşı…

O an aklıma şunları kazıdım: “Elimde tuttuğum kendi kanım değil, düşmanımın kanı; korku, düşmanımın korkusu; gözyaşı, düşmanımın gözyaşı olacaktı, olmalıydı.”

Ben bu düşüncelerden sıyrılırken karanlıktan gelen ses artık görünür oldu. Toprak kadar kahverengi saçları, ağaçlar kadar yeşil gözleri ve ay kadar beyaz bir yüzü olan bir kız çıktı karşımıza. Muhtemelen benim yaşlarımdaydı, hatta benden genç bile olabilirdi.

Ben kızı incelerken kızın kaşları anında çatıldı ve eli siyah pelerinimin altından beline uzandı. Belinde renk şöleni yaratan bir sürü küçük yuvarlak şişe vardı. Zannımca hepsi zehirdi. Şişeler dokunsam kırılacak gibiydi.

“Siz kimsiniz?” dedi toprak kız.Adair, “Seni ilgilendirmeyen kişiler, şimdi yolumuzdan çekil,” dedi.

Kız tam zehir dolu şişeleri fırlatacakken araya girdim, “Bekle.” Kız gerçekten de bekledi.“Asıl senin burada ne işin var? Hiç Elauralı birine benzemiyorsun,” dedi kız.Kız hemen cevap verdiği için ağzından bir şeyler kaçırdı: “Elauralı değilim, olmakta istemem, ben Ayzereth’liyim ve aynayı arıyorum. Siz bu ormanda ne arıyorsunuz?”

Neden hemen aynayı aradığını söylemişti bize? Aklımda bir sürü soru varken Lioren,“Biz de aynayı arıyoruz ama sen yanlış yerde arıyorsun belli,” dedi.“Sizin doğru yerde aradığınız ne malum?”“Elimizde harita ve aynanın sahibi var da ondan.”

Kız bana bakar, “Bu mu?” diye kıkırdar.“Saçmalamayın isterseniz, Thalmeris’in sahibinin halktan biri olduğunu mu sanıyorsunuz?”Araya girdim, “Benim halktan biri olduğumu nereden çıkardın?” diyerek parmağımdaki kraliyet mührünü gösterdim.

Kız tekrar afalladı ve eli hemen kendi parmağına gitti. Zarif ama bi o kadarda büyük bir yüzük olan parmağını ovaladı, bir şey saklıyordu sanki. Bunu çok umursamadım.“Size katılabilir miyim?” dedi kız.

Lioren ve Adair bana baktı. Ben de onlara baktıktan sonra kıza çevirdim kafamı, “Katılabilirsin,” dedim.

Yola devam ederken, “Adın ne?” dedim toprak kıza.Kız bana baktı ve, “Vaelina, prenses.”“Anlamı?”“Yüzü aydınlık, kalbi gölgeli demek. Sizlerin isimleri ne?”

Lioren ve Adair’den ses çıkmayınca -kıza hemen güvenememişlerdi-ben tanıttım:“Ben Velira.”Adair’i göstererek, “Adair.”Sonra Lioren’i gösterdim, “Lioren.”

Bir süredir yürüyorduk. Ben çok yorulmuştum, diğerlerine baktığımda hiç yorulmuş gibi görünmüyorlardı.“Haritanın neresindeyiz Lioren?”“Yolun yarısını bitirdik Velira, Sessiz Çığlıklar Mağarası’na yaklaşıyoruz. İsterseniz orada dinlenelim.”“Olur, ama mağaranın adı niye Sessiz Çığlıklar?”

“Vaktiyle Ayzereth Kraliçesi, halkına acımasızca hükmederken, Prens Veryan ve Prenses Mirase isimli iki cesur soylu vardı. Onlar krallığın kanla değil, adaletle yönetilmesini ister, halkın çektiği eziyete son vermeye çalışırlardı. Kraliçe’nin zalimliğiyle ayakta kalan tahta karşı, sessizce bir direniş başlatmışlardı.

Ancak ihanet değil; halkı korumak için yaptıkları bu gizli plan kraliçenin gözcüleri tarafından öğrenildi. Kraliçe, onları halk önünde yargılayıp idam etmek yerine, halkın unutmaması için büyük bir mağaraya zincirletti. Sadece bir gece…

Kraliçe askerlerine, sabah olduğunda onları geri getirmelerini emretti. Çünkü asıl idam, kraliçenin gözleri önünde olacaktı. Fakat ertesi gün askerler mağaraya döndüklerinde içeride ne bir beden ne de bir iz bulabildiler. Sadece, mağaranın ortasındaki taşın üzerinde yan yana olan iki taç duruyordu.

Biri gümüşten, Lady Mirase’in tacı; üzerine işlenmiş ay çiçeği motifleri ve gece mavisi taşlarla süslüydü.Diğeri ise simsiyah demirden, Lord Veryan’ın tacıydı; üzerindeki gümüş zambaklar ve kızıl yakutlar,özgürlük uğruna dökülen kanı simgelerdi.

Halk o günden sonra der ki:“Sessiz Çığlıklar Mağarası’na giren, geceleri iki eski ruhun fısıltısını duyar. Onlar hâlâ halk için adalet arar.”

Ve mağaranın girişi, hâlâ o iki tacın simgesiyle mühürlüdür.”

“Çok güzel bir hikaye, ama mağaranın bizim korkularımızı yüzümüze vurması kötü oldu,” dedi Adair.

“İşte Sessiz Çığlıklar Mağarası.” Sağ tarafıma baktığımda, büyük, içerisinde meşalelerin aydınlattığını düşündüğüm bir mağara vardı.

“İçeride meşaleler var, ya askerler buradaysa?” dedi Vaelina.“Askerler buraya gelmez. Halktan insanlar Fısıltı Ormanı’nda kaybolduklarında Sessiz Çığlıklar Mağarası’ndan yardım istemek için bir çok meşale bırakırlar mağaraya. Söylentiye göre, yolunu kaybedenler gerçekten de meşale koyduklarında Ayzereth’e doğru uzanan ışıklı bir yol görünür. Yani halk Prenses Mirase’ye ve Prens Veryan’a sadakatlerini göstermek için meşale bırakır mağaraya. Eğer ruhlar bu sadakate inanmazlarsa o insanlara bir daha asla ulaşılmaz.”

“Peki bu kadar tehlikeli bir mağaraya niye giriyoruz?” dedi Vaelina.“Eğer sadakatimizi doğru yansıtırsak en güvende olacağımız yer burası, sadakatini yansıtamazsan girmeyelim”dedi Adair.

-bu kıza niye güvenmiyordu?-

Vaelina gözlerini devirdi

Mağaranın ağzından içeri adım attığımızda, dışarıdaki serin gece havası yerini, ağır ve nemli bir kokuya bıraktı. İçerisi halkın bıraktığı meşalelerden o kadar aydınlıktı ki, koskoca mağarayı ısıtmaya yetiyordu.

Meşalelerin titrek ışığı mağaranın taş duvarlarında dans ederken, yılların izini taşıyan yosunlar ve çatlaklar ortaya çıktı. Adımlarımız yankılanıyor, her hareketimiz mağaranın soğuk duvarlarından yansıyan fısıltılar gibi kulağımıza geri dönüyordu. Gölgeler üstümüze çöküyor, her karanlık köşe gözlerimizde bir başka şekle bürünüyordu.

Ve işte… Mağaranın tam ortasında, büyükçe bir taş yükseliyordu. Taş, sanki yıllar boyunca burada durmuş, her anı içine hapsetmiş gibiydi. Üzerinde yan yana duran iki taç vardı.

Biri gümüşten, zarifçe işlenmiş ay çiçeği motifleriyle süslenmiş, kenarlarında gece mavisi taşlar parlıyordu. Diğeri ise simsiyah demirden, üzeri gümüş zambaklarla bezeli,kızıl yakutlarla süslenmiş, görkemli ama bir o kadar da hüzünlü bir taçtı.

Prenses olduğum halde, orada bir an dizlerimin titrediğini hissettim. İçimde bir şeyler sıkışıyor, sanki geçmişin çığlıkları kafamın içinde yankılanıyordu. Her bir alev kıpırdadığında, o iki tacın üstüne yansıyan ışıklar, taçların hâlâ sahiplerini beklediğini fısıldıyor gibiydi.

Lioren mağaranın ortasına yürüyüp başını hafifçe eğdi.“Lord Veryan ve Lady Mirase’nin efsanesi burada biter ama unutulmaz,” diye mırıldandı.

O an sessizlik çöktü. Sadece meşalelerin titreşen alevleri ve geçmişin hüzünlü nefesi kalmıştı geriye.

Lioren, “Farklı bir efsaneye göre Lady Mirase ile Lord Veryan bu taşın dibinde sırtlarını birbirlerine dayayarak oturup göklere dua ettikleri söylenir. Onlar da göklere sadakatlerini göstermek için taçlarını bu taşın üstüne bırakırlar,” dedi.

Tam o an… Gözüm mağaranın sağ duvarında, taşların arasında saklanmış gibi duran eski, silik bir yazıya takıldı. Üzerinde zamanın izleri vardı;

Çatlamış taşın arasına gömülmüş kelimeler, sanki bin yıl önce birisi tarafından unutulmaması için kazınmıştı. Fakat ilginç olan şuydu ki, mağaradaki diğer meşaleler sırayla taçların üstünde durduğu taşın etrafını kuşatmasına rağmen, o yazının hemen altında yalnızca tek bir meşale yanıyordu. Ve sanki o bile, diğerlerinden daha zayıf bir ışıkla titriyordu.

Yazının üzerinde şunlar kazılıydı:“Halk susarsa, çığlıklar taşlara siner.”

O cümle, mağaranın sessizliğinde içime işledi. Nefesim daraldı. Sanki mağaradaki her taş, her gölge bu sözü hatırlatmak için yaşamaya devam ediyordu. O tek meşale, yazının altını loş bir ışıkla aydınlatırken, cümle her an yok olacakmış gibi titriyordu.

Lioren de fark etti bunu. Kendi kendine konuşuyordu, ama bende konuştuklarını duyuyordum“Bu mağarada her ses hatırlanır, her ihanet yankılanır,” dedi.

Ben ise o eski cümleye bir kez daha baktım. Sanki bizim suskunluğumuz, unutulanların çığlığı olacaktı.

O sırada Adair ve Vaelina da yanımıza gelip yazıyı okudular.Vaelina, “İyi de bu diyarın şimdiki harfleri, bu kadar uzun yıllar durduysa neden o zamanki diyarın harfleri kullanılmamış?” diye sordu.

Lioren, bu mağara hakkında çok fazla şey biliyordu. “Yazının üstündeki çatlaklara bak,” dedi. “Eğer bir asır sonra diyardaki harfler değişirse, bu yazının harfleri de değişecek, yazının üstünde bir taş oluşacak, mağara o yazıyı kendi içine hapsedecek ve ruhlar o zamanın harfleriyle aynı yazıyı tekrar yazacak.”

Adair, Lioren’in bu kadar bilgi bilmesine şaşırmıştı,“Sen bunların hepsini nereden biliyorsun?” diye sordu.

Lioren gülümsedi, “Kütüphanelerden az tarih kitabı çalmadım, çok pahalılar 200 selren bi kitap parası olmamalı, insanları kazıklıyorlar. Neyse, hadi biraz dinlenelim ve tekrar yola koyulalım.”

Hepimiz yere oturduk. Yaklaşık beş dakika sonra mağaranın dışından homurdanma ve öksürük sesleri gelmeye başladı. Tabii ki herkes ustalaştıkları silahlarını tutmaya başladı. Benim elim ise hâlâ boştaydı!

Ama şu an buna takılmamalıydım. Dışarıdan gelen canlının homurdanma ve öksürük sesleri daha da yükseldi.

Bir yabancı sessizce bize yaklaştı ve o an, asıl yolculuğumuzun başlamadığına yemin edebilirdim.

Bölüm sonu

2 yorum