İçeriğe geç

AYNA HIRSIZLARI

Bölüm 2 · 3 dk okuma

AYNA HIRSIZLARI

Bölüm 2

GÖLGEDE TANIŞANLAR

“Bazı geceler, karanlık sokaklardan değil; içindeki sessizlikten ürkersin.”

Karşımdaki adamın kim olduğuna dair düşünemeden adam beni olduğum yerden kaldırmıştı. Farkında değildim ama kaçarken çok yara almıştım. Kollarıma batan ağaç parçalarını ayaklarıma çarpan dikenleri o anki korkumla hissedememiştim belliki. Uzun süredir bu tanımadığım adamla fısıltı ormanında yürüyordum. Artık bayılacak gibi olmuştum ki yabancı “Biraz daha dayan, az kaldı” demişti. Gerçi sesini tam olarak duyamıyordum. Kulaklarımdan da mı hasar almıştım? Acaba yere düştüğümde kulağıma da mı darbe yemiştim? Her saniye kafamda daha çok soru işareti birikiyorken yabancı adamın belli belirsiz sesi “İşte geldik” demişti. Kafamı kaldırdığımda bir hanın önünde durduğumuzu fark etmiştim. Yürürken biraz olsun kendime gelmiştim. Görüş açım açılmıştı,etraf buğulu değildi. Kulaklarım eskisi gibi duyuyordu. Ben bunları düşünürken kafama düşen küçük damlalarla anladımki yağmur yağacaktı. Hanın adına bakmak için kafamı gökyüzünden biraz daha aşağı çevirmiştim dış kısmı sarmaşıklarla dolu olan hanın yalnızca üst katındaki odaların pencereleri sarmaşıkla dolu değildi. Kapının üzerindeki tahta levhada şu yazıyordu: “Üç Yol “ Acaba adının hikayesi neydi? Zihnim bunları düşünürken yanımdaki yabancı beni ilerletmeye başladı. İçeri girdiğimizde yüzüme vuran sıcaklık, bira ve sıcak çorba kokusu karmakarışıktı. Yanımdaki adam birçok kez buraya gelmiş olmalı ki birilerine selam vererek iki sıcak çorba sipariş etti. Ben o sırada hanı incelemekle meşguldüm. Hanın içindeki loş ışık gözlerimi ağırlaştırırken bağırarak gülen, konuşan insanların sesleri ve kafamın içindeki uğultular birbirine karışıyordu Hanı incelemem bittikten sonra önümde oturan ve gözünü kırpmadan bana bakan yabancıya baktım. Ben onu o beni inceliyordu. Gerçi onda incelenecek pek bişey yoktu bir gölgeyi anımsatıyordu karanlık ve gizemli… Çorbalarımızı önümüze bırakan kız benden yaşça küçüktü en fazla 15-16 yaşlarındaydı. Çorba önümdeydi ama boğazımdan geçmiyordu. Ellerimi ,sıcaklığını içime çekebilmek için kasenin etrafında sıkıca kenetlemiştim. Karşımdaki adam, neredeyse hiç kıpırdamadan yemeğini yiyordu. Gözleri karanlığa alışıktı sanırım; her şeyin farkında ama hiçbir şeyi umursamıyor gibiydi. Onun kim olduğunu bilmiyordum ama… beni kurtardığı o an, gözlerinde bir şey gördüm. Soğuk ama tanıdık bir parıltı… Sessizliği bozan ben oldum “Beni kurtardığın için teşekkürler ama senin kim olduğunu sormam gerek” Gözleri kasesinin üzerinden bana doğru döndü, önce boğazını temizledi sonra konuşmaya başladı “Ben avcıyım, adımı bilmene gerek yok” dedi. “Ne avlıyorsun? İnsan mı?” “Anlamadım?” “Omzundaki oklardan ormanda kaçarken şövalyelerin göğüslerine saplanmış olanları gördüm. Ayrıca o işlemeli oklardan herkeste olmaz diye düşünüyorum.” Kaşlarını kaldırıp, “Dikkatlisin” dedi Aynı şekilde kaşlarımı kaldırıp”dikkatliyim”dedim Sırıttı“Aynı zamanda önündeki koca taşı görmeyecek kadarda dikkatsiz” Bu cevaptan sonra afalladım ve konuyu değiştirdim “Neden beni kurtardın?” “Yardıma ihtiyacın var gibi görünüyordu” “Adını neden söylemiyorsun?” “Çok fazla soru soruyorsun” “Sormadan söyle o zaman “ Son derece ciddi bir şekilde “Bana gölge diyebilirsin. Peki senin adın ne?” “Velira” “Ormanda neyden kaçıyordun?” O anda kalın bir ses duyuldu. İrkildim. Geniş omuzlu bir şövalye, masalardan birini devirmiş,kılıcını kabzasından sağlam bir şekilde çıkarmıştı. “ÇALINDI!” diye bağırdı. “Mühürlü kesem yok!” İçimdeki sessizlik paramparça olurken etraf hareketlendi. Masalar devriliyor, adamlar birbirine bağrıyorlardı. Gölgeye fısıldadım “Neler oluyor böyle?” Cevap alamadım Hemen yanımızdaki görevliye dönüp aynı soruyu ona yönelttim adam eğildi ve fısıldayarak konuştu “Biri…şövalyenin mühürlü kesesini çalmış.Altın mühürlü bir kese” Kelimeleri yeni duymuştum ki Gölge bir anda ayağa fırladı. Kalbim hızlandı. Ne yapacaktı? Durması için kolunu tutsamda artık çok geçti. Kılıcı çoktan elindeydi. Hanın ortasına atıldı. Sonrası bir kargaşaydı. Bağırışlar,çığılıklar ve…kan. Ben sadece izledim. Düşünemedim. Kaçmalı mıydım? Kalmalı mıydım? Gölge beni beklemeden kolumdan tuttu ve hızla kapıya yöneldi. “Koş” dedi. Beni dışarı çektiğinde nefesim düzensizdi. Ardımızda bir han dolusu kan ve korku kalmıştı. Ama o anda durdu. Çünkü… bir başkası çıkmıştı karanlıktan. Gölgeler içinden süzülen bir silüet. İnce bir gülümseme, keskin bir bakış ve sessiz bir adım. Sonra gözlerim gizemli adamın sol eline kaydı. Adamın sol elinde , altın mühürle bağlanmış bir kese duruyordu. Tam da şövalyenin bahsettiği gibi… Kese bir an parladı, sonra hırsız onu ceketinin içine kaydırdı. Gözleri bizdeydi. Gözlerinde panik yoktu. Aksine… sanki uzun süredir bu karşılaşmayı bekliyordu. Adımlarını ağır ağır atarak yaklaştı. Gölge kılıcını biraz daha sıktı. Ben nefesimi tuttum. Hırsız konuşmadan durdu karşımızda. Sadece bir gülümseme. Sessiz ama her şeyi anlatan bir gülümseme. Ve ben o an, bir şeyin başladığını hissettim. Üç Yol Hanı’nda üç insanın yolunun birleştiğini, Farkında olmadan bir şeyin içine çekildiğimi… Belki de yazgının beni çoktan seçtiğini…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.