İçeriğe geç

AYEB: SIFIRDAN SONSUZA

Bölüm 6 · 4 dk okuma

AYEB: SIFIRDAN SONSUZA

Bölüm 6

TERKEDİLMİŞ HASTANE

25 kilometrelik yolculuk tam anlamıyla bir sabır testi gibiydi. Şoför koltuğu boş olduğu için ön camdan sadece uzayıp giden boş ve ıssız yollar görünüyordu. Yol ilerledikçe şehir hayatının izleri tamamen silindi; yerini kurumuş ağaçlara ve sisli patikalara bıraktı.

Aracın içi ilk yarım saat boyunca ölümcül bir sessizliğe büründü. Serkan, arkada cam kenarına başını yaslamış, parmaklarının arasında küçük bir bozuk parayı zihin gücüyle havada döndürerek stres atıyordu. Selim ise kollarını bağlamış, gözlerini diktiği boş koltukta planlar yapıyordu

Buğra ilk görevini anlatmaya başladı

Buğra: "Boyut değiştirip duruyordu. Önce küçüldü, sonra dev gibi oldu. Ben de camdan fırladıktan sonra geri dalıp kafasına sıktım işte. Çok da büyütecek bir şey yok."

Serkan: (Hafifçe gülümseyerek parayı cebine indirdi) "Deli cesareti dedikleri bu olsa gerek. Ama E+ rütbeli bir anomali, dört gün önce karşılaştığın o tavşana benzemez dostum. Boyut değiştirmekten çok daha tehlikeli, doğrudan zihne veya ruha saldıran teknikleri olabilir."

Aracın içindeki bu gergin sohbet, patatesteki çukurlara giren dandik süspansiyonların çıkardığı "tak tuk" sesleriyle bölünüp durdu. Yolculuk uzadıkça, üzerlerindeki baskı da bir çığ gibi büyüyordu. Tam 45 dakikanın ardından fütüristik araç, aniden sert bir fren yaparak durdu. Geldikleri yer, haritadaki o uğursuz koordinattı.

Grup araçtan indiğinde karşılarındaki manzara tam anlamıyla bir korku filmini andırıyordu. Karşılarında yükselen bina; camları tamamen tuzla buz olmuş, giriş kapıları çürümüş, duvarlarındaki sıvalar dökülmüş ve derin çatlaklarla kaplanmış 4 katlı, devasa bir eski bölge hastanesiydi. Bahçedeki otlar insan boyuna ulaşmıştı ve etrafta çıt çıkmıyordu.

Serkan, burnunu eliyle kapatarak tiksintiyle geri çekildi:

Serkan: "Öf... Bu iğrenç, leş gibi koku da ne böyle? Sanki içeride yüzlerce şey çürümüş gibi."

İnci, gözlerini kapatıp elini şakaklarına koyarak "Görüş" tekniğini tüm binaya yaymaya çalıştı. Ancak birkaç saniye sonra gözlerini şaşkınlıkla açtı, alnından bir damla ter süzüldü:

İnci: "Çok garip... İçeride hiçbir şey yok resmen. Koskoca bina bomboş görünüyor... Ya gerçekten hiçbir şey yok ya da... ya da benim algılayamayacağım kadar üst seviye bir teknikle kendisini benden gizliyor."

Buğra, belindeki silahın kabzasını sıkıca kavrayarak ekibi uyardı:

Buğra: "Bu koku varken içerisinin boş olma ihtimali sıfır. Birbirimizden ayrılmasak iyi olur, pusuya düşmeyelim."

Selim liderlik vasfını ortaya koyarak öne geçti ve stratejiyi belirledi:

Selim: "Plan şu: İlk kattan başlayarak en son kata kadar her odalayı, her koridoru teker teker, adım adım gezeceğiz. Tek bir açık kapı bile kalmayacak."

Hilal, çantasından şifalı enerji cihazını çıkarıp aktif hale getirirken titreyen bir sesle ekledi:

Hilal: "Lütfen... Çok yaralanmamaya çalışın çocuklar."

Ekip büyük bir dikkatle hastanenin içine adım attı. İlk kat, ikinci kat, üçüncü kat... Zaman adeta durmuş gibiydi. Koridorlarda yankılanan kendi ayak seslerinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Eski ameliyathanelere, paslı yatakların olduğu hasta odalarına, dökülen arşiv dairelerine tek tek baktılar. Ancak ne bir anomali izi ne de Eray Bey'in bahsettiği o patlamalara dair bir kanıt vardı. Ortamda sadece o çözülemeyen ağır, iğrenç koku kalmaya devam ediyordu.

Saatler saatleri kovaladı. Gergin bekleyiş ve sürekli tetikte olma hali ekibi fiziksel ve zihinsel olarak tamamen tüketmişti. Zaman hızla akmış ve nihayet öğlen vakti gelmişti. Herkesin karnından gurultular yükselirken, arama çalışmalarına kısa bir ara vermek zorunda kaldılar. Kendilerini korumak adına hastanenin geniş ön bahçesinde yeniden toplandılar. Ortamda büyük bir hayal kırıklığı ve gizemli bir sessizlik hakimdir...

Grup 42, hastanenin geniş bahçesindeki kırık dökük bir beton duvarın kenarına çökmüştü. Güneş tam tepedeydi ve saatlerdir süren arama çalışması herkesin enerjisini tüketmişti. Serkan sırtını duvara yaslayıp iç çekti:

Serkan: "Eeee... Yanında hiç yemek getiren var mıydı? Midem resmen kendi kendini yemeye başladı."

Buğra, belindeki silahı rahatça oturabilmek için hafifçe yana kaydırdı ve kapüşonunun altından Serkan'a baktı:

Buğra: "Hazırlanmaya vakit mi kaldı sanki? Sabahın köründe o alarm sesini patlatıp bizi jet hızıyla bahçeye diktiler, hemen görevimizi verip postaladılar. Drift atamadığım yetmiyormuş gibi bir de açlıktan öleceğiz."

Onların bu söylenmelerine karşı Hilal hafifçe gülümsedi. Sırt çantasının fermuarını yavaşça açarken mahcup bir ses tonuyla konuştu:

Hilal: "Aslında... Ben ne olur ne olmaz diye sabah çıkmadan önce mutfağa uğrayıp birazcık bir şeyler getirmiştim."

Hilal, çantasının derinliklerinden özenle sarılmış 3 tane sandviç ve yan yana duran 2 tane 200 ml'lik şeftalili meyve suyu çıkardı. Hepsini beton bloğun üzerine dizdi.

Hilal: "Maalesef sadece bu kadarım var. 5 kişiye pek yetmez ama..."

Selim, sanki bir askeri birliğin başındaymış gibi ciddi bir tavırla sandviçleri eline aldı ve ekibi süzdü:

Selim: "Hepsini eşit şekilde bölüşelim. Sahada kimsenin enerjisinin bitme lüksü yok. Az da olsa hepimizin kursağından bir şeyler geçmeli."

Ekip, sandviçleri parçalara ayırıp adil bir şekilde bölüştü. Meyve sularını da sırayla yudumlarken aralarındaki bağ biraz daha güçleniyordu. Serkan çiğnediği lokmayı yutup İnci'ye döndü:

Serkan: "İnci, içerideki o 'algılayamama' durumu hâlâ devam ediyor mu? Yani, yukarı katlara çıkınca gücünü engelleyen bir şey hissettin mi?"

İnci şeftalili meyve suyundan bir yudum alıp derin bir nefes verdi:

İnci: "Sanki bir sis perdesi var Serkan. 'Görüş' yeteneğimi binaya yaydığımda duvarları, odaları net görüyorum ama bir şeyler o odaların arkasına saklanıyor, enerjisini tamamen maskeliyor. E^+ rütbesi olmasının sebebi bu gizlilik tekniği olabilir."

Buğra: "O zaman saklandığı delikten çıkarana kadar her şeyi tekmeleyeceğiz demektir. Hadi, karnımızı doyurduysak şu işi bitirelim."

Bölüm sonu

1 yorum