İçeriğe geç

AYEB: SIFIRDAN SONSUZA

Bölüm 4 · 8 dk okuma

AYEB: SIFIRDAN SONSUZA

Bölüm 4

GRUP 42

odasının kapısı sertçe tıklandı. Buğra hızla ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerleyip kilidi açtı. Kapıyı açtığında karşısında, üzerinde jilet gibi duran bir takım elbise olan, otoriter duruşlu bir kadın gördü. Kadın, Buğra'yı baştan aşağı süzdükten sonra sakin ama ciddi bir ses tonuyla konuştu:

Cansu: Selam, ben Cansu. SAFE-co Ana AYEB Tesisinin müdürüyüm. Derhal konferans salonuna gelmeniz gerekiyor. Henüz bir takımı olmayan kişileri bir araya toplayıp 5'erli takımlara böleceğiz. Bu sayede, F- rütbeli olsanız bile takımınızla beraber F+ ve hatta E- rütbeli zorlu görevleri tamamlayabilirsiniz.

Buğra: Süper... Peki, toplantı tam olarak ne zaman olacak?

Cansu: Şimdi olacak. Beni yakından takip edin.

Buğra vakit kaybetmeden odasını kilitledi ve Müdür Cansu'yu koridorda takip etmeye başladı. Labirent gibi uzanan koridorlardan geçip devasa konferans odasının önüne geldiklerinde, Buğra gözlerine inanamadı. Kapının önünde bir gariplik vardı. Kafasını diğer tarafa çevirdiğinde, diğer F- rütbelilerin önünde de tıpatıp aynı Müdür Cansu'nun durduğunu gördü. Hatta konferans salonunun ana kapısının önünde, bu sefer kırmızı üniformalı bir Müdür Cansu daha bekliyordu! Buğra, bunun sıradan bir durum olmadığını, kadının özel bir tekniği olduğunu fark ederek şaşkınlıkla sordu:

Buğra: Sizin tekniğiniz bir çeşit klonlanma mı?

Cansu: (Gülümseyerek) Evet, doğru tahmin ettin. Şu an konuşmakta olduğun ben dahil, koridordakiler benim klonlarım. Ana bedenim ise konferans salonunun hemen önünde bizi bekliyor.

Buğra: İnanılmaz... Şu an aktif olarak kaç tane klonunuz var?

Cansu: Konferans salonuna kaç kişi getirmem gerekiyorsa, tam olarak o kadar.

Buğra: Bu kadar fazla klonu aynı anda kontrol etmek ve açık tutmak sizin teknik enerjinizi tamamen tüketmiyor mu?

Cansu: Hayır, tüketmiyor. İşimiz bittiğinde ana bedenle yeniden birleştikten sonra hiçbir sıkıntı veya enerji kaybı kalmıyor.

Konuşma biter bitmez, Buğra'nın yanındaki klon Cansu aniden ışık hızıyla hareket ederek ana bedenin içine girdi ve onunla tek vücut oldu. Kırmızı üniformalı gerçek Cansu kapıyı açtı.

Cansu: İçeri buyrun.

Buğra derin bir nefes alarak konferans salonuna adımını attı. İçerisi hınca hınç doluydu; salonda yerlerini almış en az 200 kişi bulunuyordu. Herkes fısıldaşarak ne olacağını bekliyordu. Müdür Cansu kürsüye doğru yürüdü, mikrofonu eline alarak salondakileri susturan kısa ve net bir açılış konuşması yaptı. Ardından takımların nasıl kurulacağını açıklamaya başladı:

Cansu: Takımlarınız kesinlikle 5 kişilik olacak. Dengeli ve güçlü bir kombinasyon için her takımda; 1 Destek, 1 Suikastçı, 1 Tank, 1 Atakçı ve 1 Bilgilendirici bulunmak zorunda. Sizin tekniklerinizi ve yeteneklerinizi analiz ederek...

Cansu: "...Ve rütbelerinizi en ince ayrıntısına kadar inceledik. Buna göre, görevlerde en yüksek verimi alabilmeniz adına dengeli gruplar kurduk. Tesisimizdeki F^-, F, F^+, E^- ve E rütbeli tüm üyeleri, güç dengelerini gözeterek titizlikle sınıflara ayırdık."

Müdür Cansu bu açıklamayı yaptıktan sonra elindeki dijital tablete dokundu ve salondaki dev ekranda isimler belirmeye başladı. Cansu, tok ve otoriter sesiyle tek tek takım numaralarını ve o takımlarda yer alacak kişileri saymaya başladı.

Zaman hızla akıp gidiyordu. İsimleri okunan her aday, büyük bir heyecan ve merakla oturduğu yerden kalkıp salonun çıkışına doğru ilerliyordu. Dakikalar geçtikçe devasa konferans salonundaki insan sayısı iyice azaldı; geriye sadece bir avuç aday kalmıştı. Salondaki sessizlik ve gerilim iyice tırmanırken, Müdür Cansu’nun gözleri tabletten doğrudan Buğra’nın olduğu sıraya döndü ve mikrofonu mikrofonu düzelterek konuştu:

Cansu: "Grup 42! Suikastçı: Buğra. Destekçi: Hilal. Atakçı: Serkan. Tank: Selim. Bilgilendirici: İnci."

Müdür Cansu’nun ağzından çıkan bu isimlerin ardından, salonun farklı köşelerinde oturan dört kişi yavaşça ayağa kalktı ve koridora doğru çıkış yaptı. Buğra da beyaz kapüşonunu hafifçe düzelterek onların peşinden ilerledi. Salonun dışındaki geniş bekleme alanına geldiklerinde, bu beş genç durdu ve derin bir sessizlik içinde birbirlerini süzmeye başladı. Herkes bir sonraki ölümcül görevde canını emanet edeceği bu yeni ekip arkadaşlarının nasıl birileri olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Sessizliği ilk bozan, dik duruşu ve kendinden emin tavırlarıyla takımın atakçısı Serkan oldu. Arkadaşlarına doğru bir adım yaklaşıp elini ensesine attı ve samimi bir gülümsemeyle konuştu:

Serkan: "Demek bundan sonra birlikte çalışacağımız ekibimiz bu. Bence ilk görevimize çıkmadan önce birbirimize tekniklerimizi ve yeteneklerimizi detaylıca açıklamalıyız. Böylece sahada kimin ne yapacağını bilir, tam bir uyum yakalarız."

Herkes bu mantıklı teklife kafasını sallayarak onay verdi. Gözler, takımın en kritik ve tehlikeli rolü olan "Suikastçı" konumundaki Buğra’ya döndü. Buğra, arkadaşlarının beklenti dolu bakışları karşısında derin bir nefes aldı. Simsiyah gözlerini ekibin üzerinde gezdirerek, sesindeki en ufak bir titreme bile olmadan, tüm çıplaklığıyla gerçeği dile getirdi:

Buğra: "Benim bir tekniğim yok."

Bu dört kelime koridorda adeta buz gibi bir hava estirdi. Serkan, duydukları karşısında gözlerini büyüterek birkaç saniye donakaldı. Şaka yapıp yapmadığını anlamak için Buğra’nın yüzündeki o ciddi ifadeyi inceledi.

Serkan: "Cidden mi?!"

İnci, kollarını göğsünde kavuşturup sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı. Bakışlarını doğrudan Buğra’ya dikerek kaşlarını çattı:

İnci: "Suikastçı olarak nasıl seçildin? Bu imkansız resmen! Hepimizin bu ekipte kritik bir görevi var ve suikastçı rolü hatayı kaldırmaz."

O sırada yanlarından E rütbeli, üzerlerinde alev amblemleri olan 3 kişilik başka bir grup yüksek sesle gülüşerek geçti. Onların gürültüsü geçer geçmez Serkan öne doğru bir adım attı, elini çenesine götürüp Buğra’yı süzerek İnci’yi onayladı:

Serkan: "Aynen öyle. Bir suikastçı olarak senin görevin, gizlice ya da hızla ön saflara sızıp anomaliyi doğrudan yok etmek."

Hilal, çantasından çıkardığı küçük bir tıbbi cihazı parmaklarıyla gergin bir şekilde kurcalarken endişeli bir sesle araya girdi:

Hilal: "Bir tekniğin bile olmadan, o canavarlara karşı bunu yapman tamamen imkansız."

Salonun kapısı bir kez daha büyük bir gürültüyle açıldı ve içeriden panikle çıkan bir grup aday bizim ekibin yanından sıyrılıp geçti. Selim, ortamdaki gerginliği azaltmak ister gibi iki elini birden havaya kaldırıp sakinleştirici bir jest yaptı:

Selim: "Çocuklar sakin olun, herkes üstümüze geliyor neredeyse. Buğra, senin tekniğin tamamen açığa çıkana kadar ön saflarda yer almaman en doğrusu olacak."

Serkan derin bir nefes alarak ellerini cebine soktu. Tam o anda, tekniğinin küçük bir gösterisi olarak, yerdeki küçük bir taş parçası zihin gücüyle hafifçe havaya kalktı ve Serkan'ın ayak ucuna doğru süzüldü.

Serkan: "Mantıklı. Benim tekniğim Telekinezi. Bu yüzden, senin gücün belli olana kadar ön saflardaki suikastçı görevini geçici olarak ben üstleneceğim."

Buğra, Serkan'ın bu teklifi karşısında şaşırarak kafasındaki beyaz kapüşonunu hafifçe geriye itti. Simsiyah gözleriyle Serkan’a bakarak sordu:

Buğra: "Yani rol değiştireceğiz... Senin yerine ön safta değil de, geride Atakçı rütbesinde ben mi kalacağım?"

Serkan, yerdeki taşı zihniyle tekrar uzağa fırlatırken kafasını salladı:

Serkan: "Evet, durumun netleşene kadar en güvenli plan bu."

Arka tarafta, salonun kapısında bekleyen Müdür Cansu’nun klonlarından biri, az önce çıkan bir adaya sert bir şekilde yolu gösteriyordu. Selim o tarafa kısa bir bakış attıktan sonra kollarını iki yana açarak konuştu:

Selim: "O zaman hazır plan yapıyorken ben de tekniğimi tam olarak açıklayayım. Benim tekniğim: Kabuk Kontrolü."

Hilal: "Benim tekniğim İyileştirme."

İnci, duvardan destek almayı bırakıp ekibe doğru yaklaştı, gözlüklerini hafifçe yukarı kaldırarak ekledi:

İnci: "Benim tekniğim de Görüş."

Karakterler yeteneklerinin adını ardı ardına sıralarken, Buğra elini ensesine atıp saçlarını karıştırdı. Kafası iyice çorba olmuştu.

Buğra: "Şey... Öyle sadece tek kelimeyle söyleyince pek aklımda canlanmıyor doğrusu. Biraz detaylıca açıklasanız olur mu?"

Selim, Buğra'nın omzuna dostça vurarak öne çıktı. Konuşurken sağ elini havaya kaldırdı ve parmaklarının etrafında hafifçe parıldayan, camsı ve saydam bir tabaka belirdi:

Selim: "Benim tekniğimi aslında Buğra daha önceden biraz biliyor ama takımın iyiliği için yine de detaylıca anlatayım. Gördüğünüz gibi vücudumun etrafında darbelere karşı dayanıklı, saydam bir enerji kabuğu üretebiliyorum. Bu kabukla kendimi veya sizi koruyabilirim. Aynı zamanda, yakın dövüşe girdiğimde ellerimin üzerinde dikenli ve sert bir kabuk tabakası oluşturup anomalilerle doğrudan çarpışabiliyorum. Tam bir tank yeteneği yani."

O sırada koridordan koşan iki adayın çıkardığı gürültü yüzünden İnci hafifçe irkildi, ellerini kulaklarına götürüp derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp tekniğini bir saniyeliğine odakladı:

İnci: "Benim Görüş tekniğim ise tam bir istihbarat gücü. Yeteneğimi aktif ettiğimde –ki şu an az önce çıkan grubun 300 metre ilerideki asansöre bindiğini görebiliyorum– tam 1 kilometrelik bir alan içerisindeki her şeyi saniyeler içinde duyup görebiliyorum. Anomalilerin yerini ve hareketlerini önceden tespit etmek için bu alanda kusursuzum."

Hilal, elindeki tıbbi cihazı cebine koyup ellerini önünde birleştirerek sakin bir ses tonuyla konuştu:

Hilal: "Ben de adından anlaşılacağı gibi, çatışma esnasında aldığınız fiziksel yaraları enerjimle iyileştirebilirim. Ancak yeteneğim henüz o kadar üst seviyede değil; yani derin kesikleri ve sıyrıkları kapatabiliyorum ama kemik kırıkları veya ölümcül iç kanamalar gibi ağır şeyleri şu anlık iyileştiremiyorum. O yüzden sahada bana çok iş düşürmemeye çalışın."

Son olarak Serkan, hafifçe sırıttı. Birdenbire ayakları yerden birkaç santim kesildi ve havada asılı kalarak kolları bağlı bir şekilde konuştu:

Serkan: "Ve ben... Telekinezi sayesinde, gücümün yettiği ve gözümün gördüğü her nesneyi zihnimle kavrayıp havaya kaldırabilir, düşmanlara fırlatabilirim. Gördüğünüz gibi bu gücü kendi üzerimde kullanarak havada uçabilir ve savaş alanını yukarıdan kontrol edebilirim."

Serkan tekrar yere ayak bastığında, ekipteki herkes susup Buğra'ya baktı. Buğra, üzerindeki baskıyı hissetse de bozuntuya vermedi. Siyah t-shirt'ünün kollarını hafifçe yukarı sıyırdı ve yüzüne cool bir ifade takınarak kafasını salladı.

Buğra: "Güzel, bayağı iyiymiş...(Bi halt anlamadı)

Onlar koridorda fısıldaşarak tekniklerini tartışırken, konferans salonunun o ağır çelik kapıları son kez büyük bir gürültüyle açıldı. İçeride kalan son gruplar da nihayet listelerini tamamlamış, koridorun zaten yoğun olan kalabalığına karışmıştı. Kürsüdeki Müdür Cansu’nun ana bedeni, elindeki mikrofonu kapatıp dijital tableti cebine koydu. Salonda yankılanan o son anonsla birlikte resmi olarak ilk aşama tamamlanmıştı:

"Bugünlük takımların kurulma işlemi bitmiştir. Herkes bu geceyi dinlenerek ve ekip arkadaşlarıyla strateji yaparak geçirsin. Yarın sabah ilk resmî görevleriniz dijital panellerinize iletilecektir. Dağılabilirsiniz."

Bu anonsla birlikte, koridordaki yüzlerce adayın oluşturduğu o devasa uğultu yavaş yavaş hareketlendi. Herkes yorgun adımlarla, labirent gibi uzanan devasa SAFE-co koridorlarında kendi konaklama bloklarına doğru yürümeye başladı. Grup 42 üyeleri de birbirlerine kısa ve anlamlı bakışlar attılar. İlk günün getirdiği bu ağır bilgi yükü ve Buğra'nın beklenmedik "tekniksizliği" herkeste farklı bir düşünce balonu açmıştı.

Serkan: "Pekala ekip... Sanırım bu gece hepimiz için uzun olacak. Herkes odasına çekilip güzelce bir dinlensin. Yarın neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Görüşürüz."

Karakterler birbirlerine kafa sallayarak vedalaştı ve koridorun yol ayrımlarında kendi odalarına doğru dağıldılar.

Bölüm sonu

1 yorum