Ağır bir sis perdesinin arkasından sıyrılır gibi, Buğra yavaşça gözlerini açtı. İlk hissettiği şey, tavan panelinden sızan steril, parlak beyaz ışık ve burnuna dolan keskin dezenfektan kokusu oldu. Başını hafifçe sağa çevirmek istedi ama boynundaki sabitleyici buna izin vermedi. Göz ucuyla vücuduna baktığında, kelimenin tam anlamıyla bir mumyaya döndüğünü fark etti; göğsü, sağ kolu, bacakları... Neredeyse bütün uzuvları kalın alçılar ve sargılarla kaplıydı.
Buğra: "Neredeyim ben... Neresi burası? En son... hastane bahçesindeydim..."
Kuru boğazından çıkan ses fısıltıdan farksızdı. Hareket edemiyordu, vücudundaki her bir kemik sızlıyordu. Yatağının hemen yanındaki komodinin üzerinde duran küçük çağrı zilini gördü. Elini uzatması imkansızdı. Derin bir nefes alıp içindeki o yeni uyanan gücü, Serkan'dan kopyaladığı telekinezi enerjisini zorlukla da olsa dürttü. Havada hafif bir şeffaf dalgalanma oldu. Psişik gücüyle zili kavrayıp havaya kaldırdı ve sağa sola çılgınlar gibi sallayarak çalmaya başladı. Çın! Çın! Çın! Çın!
Odaya alelacele giren genç hemşire, yatakta her tarafı alçılar içinde yatan ama zili havada uçurarak çalan Buğra’yı görünce şoktan gözleri yuvalarından fırladı. Ağzı açık bir şekilde birkaç saniye Buğra’ya baktı, ardından arkasını dönüp panikle odadan koşarak çıktı.
Aradan daha birkaç dakika bile geçmemişti ki, odanın otomatik kapısı sertçe açıldı ve içeriye her zamanki soğuk, ciddi tavrıyla Cansu girdi. Adımlarını yatağın kenarına doğru yönlendirirken kollarını göğsünde birleştirdi.
Cansu: "Sonunda... Tam bir haftadır gözlerini açmadın Buğra."
Buğra: "Cidden mi? Bir hafta mı geçmiş? O kadar darbeden sonra normal gerçi..."
Cansu: "Üstüne üstlük, o çok bağlı olduğun ekibin var ya... Sen uyanmadan önce hiçbirinin resmi rapor yazmayacağını söyleyip yönetime direndi. Resmen sistemi kilitlediler."
Buğra’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Buğra: "Ekip... Onlar uyandı mı peki? Durumları nasıl?"
Cansu: "Evet, uyandılar. İlk önce Selim, dört gün önce gözlerini açtı; zaten ayı gibi bir bünyesi var. Serkan ise iki gün önce uyandı. En son ağır hasarı sen aldığın için bugün anca uyanabildin."
Buğra: "Ya İnci ve Hilal? Onlara bir şey oldu mu?"
Cansu: "Onlar görev akşamı tesise dönüldüğünde normal insanlar gibi akşam uyuyup sabah uyandılar. Fiziksel bir hasarları yoktu. Ama dediğim gibi, liderleri olarak sen uyanmadan hiçbir şekilde görev raporu vermeyi kabul etmediler. Madem uyandın, bugün güzelce dinlen. Yarın hepiniz odama gelip o hastanede neler döndüğüne dair resmi raporu yazacaksınız."
Buğra alçılı kollarına bakarak acı acı sırıttı.
Buğra: "Bu halimle mi yazacağım raporu? Parmaklarımı bile oynatamıyorum."
Cansu: "Grubundan birisi illa ki senin yanına oturur, sen söylersin o senin dediklerini yazar. Merak etme, bunu dert etme."
Cansu işinin bittiğini düşünerek arkasını döndü ve tam kapıya doğru gidecekken Buğra aceleyle seslendi:
Buğra: "Hey, Cansu! Gitmeden önce... Lütfen elimdeki şu alçıya bir saniyeliğine dokunur musun? İnanılmaz bir sızı var, çok ağrıyor."
Cansu adımlarını durdurup arkasına baktı, kaşlarını çattı.
Cansu: "Ben bir şifacı değilim Buğra, biliyorsun. Benim dokunmam senin ağrın için hiçbir şey ifade etmez."
Buğra: "Sadece dene... Güven bana. Küçük bir dokunuş."
Cansu sıkıntıyla gözlerini devirdi. Yatağa geri yaklaşıp elini Buğra’nın sağ kolundaki kalın alçının üzerine koydu. Bir yandan da sıkıldığını belli etmek adına kolundaki saate bakıp bugünün tarihini kontrol ediyordu. Tam o salisede, alçının altından dışarıya neredeyse hiç fark edilmeyecek kadar hafif, bembeyaz bir ışık parıldadı. Buğra, can havliyle Cansu'nun o meşhur tekniğini ruhunun derinliklerine mühürlüyordu.
Buğra: "Tamamdır... Çok teşekkürler, bu kadardı."
Cansu elini hemen geri çekti, Buğra’nın ne yapmaya çalıştığını anlamamıştı.
Cansu: "Tam bir vakit kaybısın."
Soğuk bir sesle söylenerek arkasını döndü ve odadan çıkıp gitti. Kapı kapandığı an Buğra’nın yüzünde sinsi, keyifli bir ana karakter gülüşü belirdi.
Buğra: (İç Ses: Muazzam! Kesinlikle klon yeteneğiydi bu. Neyse, işin iyi yanından bakarsak artık ben de kendimi kopyalayabilirim. İleride dövüşlerde veya işten kaçmak istediğimde çok işime yarayacak.)
Aradan saatler geçmişti. Revir odasındaki sessizlik Buğra’nın canını feci şekilde sıkmaya başlamıştı. Can sıkıntısına dayanamayarak telekinezi gücüyle zili tekrar birkaç defa havada tınlattı. İçeri giren aynı hemşireye tatlı bir dille ricada bulundu:
Buğra: "Şey... Fikret Bey veya Ender Bey buralardaysa, müsaitlerse benim odaya yollayabilir misiniz acaba?"
Hemşire Buğra’nın bu uslu haline gülümseyerek, "Tabii ki, hemen iletiyorum," dedi ve çıktı. Yaklaşık yarım saat sonra odanın kapısı açıldı ve içeriye Fikret girdi. Yüzü mahkeme duvarı gibiydi, kaşları çatık ve morali feci şekilde bozuk bir halde yatağın ayakucuna gelip durdu.
Buğra: "Selam Fikret Bey. Niye öyle moralin bozuk bakıyorsun? Beni düşünüp üzülüyorsan hiç merak etme, birkaç güne turp gibi olur ayağa kalkarım."
Fikret derin bir iç çekti, gözlerini kısarak Buğra’ya dikti:
Fikret: "Senin de en sevdiğin, gözün gibi baktığın özel yapım fütüristik silahın ortadan ikiye ayrılmış, hurdaya dönmüş bir şekilde bulunsaydı... Emin ol senin de moralin böyle bozulurdu Buğra."
Buğra duyduğu lafla birlikte gözlerini hemen tavana dikti, odanın başka köşelerine bakarak hafifçe ıslık çalmaya başladı. Suçluluk psikolojisi her yerinden akıyordu.
Fikret: "Bırak şimdi ıslık çalmayı. Niye çağırdın beni, söyle bakalım?"
Buğra: "Ya Fikret Bey, burada yata yata canım feci sıkıldı. Duvarları izlemekten kafayı yiyeceğim. Bana şöyle anlatabileceğin ilginç bilgiler var mı? Şöyle benim henüz bilmediğim, dünyayla veya tekniklerle ilgili kurallardan falan bahsetsen?"
Fikret cebinden bir sigara paketi çıkardı ama revirde olduğunu hatırlayıp geri koydu. Derin bir iç çekti.
Fikret: "Pekala... Madem o kadar ölümcül bir savaştan sağ çıktın, sana ödül niyetine sadece tek bir şey anlatırım. O kadar."
Buğra: "Kabul! Buna da razıyım, anlat dinliyorum."
Fikret yatağın yanındaki sandalyeyi çekip oturdu, gözlerini ciddiyetle Buğra'ya dikti:
Fikret: "Bir tekniğin, bir kullanıcının bu dünyada ulaşabileceği en üst noktayı, zirve seviyesini biliyor musun?"
Buğra: "Yani... Hepsinin tekniği farklı olduğuna göre, ulaşacakları zirve noktalar da farklı değil midir?"
Fikret: "Kısmen öyle. Ama ulaştıkları o zirve noktaların hepsinin ortak bir yapısı, ortak kuralları vardır. Bir teknikte ustalaşabileceğin en üst düzey 3 BÜYÜK NOKTA bulunur."
Buğra alçıların içinde tamamen pürdikkat kesildi.
Buğra: "Neymiş onlar? Anlat."
Fikret: "İyi dinle. Birincisi, FORM. Tekniğinde biçimsel olarak en üst seviyeye geldiğin noktada, teknik sahibi kendisine özgü gizli bir el hareketi veya mühür seçer. Bunu yaptığında tekniğinin özüne en uygun, saf bir forma bürünür. Ancak bu durum anomalilerde biraz daha farklı işler. Anomalilerin genellikle 2 aşaması olur ve doğrudan form açabilirler. Sizin hastanede karşılaştığınız o bomba kafalı , tam olarak bu yüzden 2 aşamalıydı ve o alev formunu açmıştı."
Buğra yutkundu, hastanedeki o yaratığın neden o kadar güçlendiğini şimdi anlıyordu.
Fikret: "İkincisi, ALAN. Kişi yine kendine özgü o özel el hareketini ve odaklanmayı yaparak, rakibini ve kendisini tamamen dış dünyadan soyutlar. Tekniğin enerjisine göre oluşan, yaklaşık 200x200 metrelik devasa, mutlak bir alan yaratır. O alanın içinde kuralları tamamen teknik sahibi koyar."
Fikret parmağını kaldırarak üçüncü noktayı vurguladı:
Fikret: "Ve üçüncüsü, en tehlikelisi... HAMLE. Kişi tekniğinde ulaşabileceği mutlak, en ölümcül hamleyi kullanır. Bu hamleler genellikle kaçınılmazdır ve %100 kesin öldürme oranına sahiptir. Kullanıcı bunu yine çok spesifik bir el hareketi ve odaklanmayla serbest bırakır. Tabii unutmaman gereken çok önemli bir detay var: Bu 3 büyük noktadan herhangi birini aktif ederken, tekniğine ait ÖZEL BİR İSİM kullanman, onu zikretmen gerekir."
Buğra içinden etkilenmişti.
Buğra: "Vay be... Bayağı iyiymiş bu." (Ama içten içe canı sıkılmaya devam ediyordu.)
Fikret: "Ve aynı zamanda şunu da aklından çıkarma; bu 3 büyük noktadan birini kullanmak, kullanıcının neredeyse bütün teknik enerjisini tek bir saniyede sömürür, bitirir. Büyük güç, büyük bedel ister."
Buğra: "Evet... Gerçekten çok yardımcı oldun Fikret Bey, sağ olasın." (İç ses: Aslında hiçbir bok anlamadım ama neyse, evet diyeyim gitsin.)
Fikret Bey ayağa kalktı, üzerindeki ceketi düzeltti. Yüzündeki o asabi ifade biraz olsun yumuşamıştı.
Fikret: "Benden bu kadar. Aslına bakarsan, bu sohbet bana da iyi geldi. Odada boş boş oturup o ikiye bölünen silahına ağlamaktan iyidir."
Buğra içten bir gülümsemeyle Fikret'in arkasından baktı.
Buğra: "Bana da çok iyi geldi Fikret Bey, gerçekten..." (İç ses: Gittiğin için bana da çok iyi geldi valla, kafa kalmamıştı zaten.)
Fikret odadan çıkarken kapı kapandı ve Buğra revir yatağında, tavanı izleyerek kazandığı yeni klon yeteneğini ve Fikret'in anlattığı o gizemli "Form, Alan, Hamle" üçlemesini düşünmek üzere yeniden sessizlikle baş başa kaldı.