İçeriğe geç

Ayaz Vakti

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Ayaz Vakti

Bölüm 2

2.Bölüm

Tesise geri döndüğümde Caner'i ve Serdar'ı kavga ediyorlarken buldum. Hızlıca yanlarına gittim ve tam anlamıyla kükredim.

"SİZ NE YAPTIĞINIZI SANIYORSUNUZ? BURASI DİNGONUN AHRI MI?"

İkiside suçluluk dolu bakışlarıyla başlarını önlerine eğdiler.

"Ne oluyor burada? Hemen biri anlatsın!"

Serdar başını kaldırdı, önce Caner'e sonra da bana baktı. Derin bir nefes alıp konuştu.

"Caner Bey, benden sizin telefon numaranızı istedi. Bende izniniz olmadan veremeyeceğimden karşı çıktım. O da sinirlendi."

İçimde ki hazır duran kor ateşe benzin atıldığını hissettim. Şuan tam anlamıyla burnumdan soluyordum. Caner ne hakla, ne cüretle böyle bir şeye cesaret edebilmişti? Aslında benimle de ilgilendiği yoktu. Sadece babamın gözüne girmek ve eğer sevgili olursak ona sağlayacağım konumdan yararlanmak istiyordu. Hepsi bu. Ateş saçan gözlerimle Caner'e yavaş yavaş döndüm.

"Sana söyleyeceğim çok şey var ama hiç biri sana böyle hissettirmeyecek.", diyip Caner'in suratının ortasına bir yumruk indirdim. Kafası sağ tarafa düşen Caner, gözlerini şaşkınlıkla açmıştı. Caner henüz daha yeni, geri kafasını kaldırmıştı ki bu sefer karnına sağlam bir tekme savurdum. Caner yerde acı içinde inlerken ona üstten bir bakış savurdum.

"Bazen kelimelerin yetersiz geldiği yerde çareyi icraatta bulursun."

Bakışlarımı Serdar'a çevirdim. Mahcubiyetle kafasını öne eğmişti.

"Bu arada seni tebrik ederim Serdar."

Serdar zor duyulan bir sesle mırıldandı.

"Eyvallah."

Arkamı onlara dönüp hızlı adımlarla teşkilat liderinin odasına doğru gitmeye koyuldum. Saygı gereği kapıyı çaldım. Duyduğum sert bir "Gir" sesiyle kapıyı açtım ve içeri girdim. İçeride teşkilat lideri ve iki tane de teşkilat sözcüsü vardı. Teşkilat sözcüleri, tesiste ki ajanlara onlara uygun, kapasitelerinin yettiği görevler verirlerdi . Bu yüzden bence teşkilat sözcülerinden bir çoğu burnu havada kişilerdi. Teşkilat lideri önüme kırmızı dosyanın içine konulmuş bir kaç evrak koydu. Tabi bu kırmızı renk güzel dursun, insanın gönlünü ferahlatsın diye konmamıştı. Bu renk en tehlikeli görevleri içeren evrakların dosyasına konulurdu. En basit görevlerin dosyası yeşildi. Orta zorlukta olan görevler sarı, zor olan görevler için de siyah dosya kullanılırdı. Benim aldığım gibi kırmızı dosya ise görevin aşırı zor olduğunu yani neredeyse imkansız olduğunu temsil ediyordu. Kırmızı dosyalı evrakları aldım. Teşkilat lideri bakışlarını suratıma kilitledi.

"Bu görev için hazır mısın Alena Akay?"

İçime dolan bütün kararlılığımı gözlerime yansıttım.

"Hazırım, efendim."

Gideceğim görev Poyraz Akın adında ki Yeraltı Hapisanesinde ki en tehlikeli mahkumu o hapisaneden kurtarmak ve örgütünün arasına casus olarak sızmaktı. Kabul ediyorum kolay olmayacaktı. Hatta bir çok kez ölümle burun buruna gelecektim. Görevi başardığımda ise kendime kişisel bir düşman edinecektim. Ancak bu görevi istiyordum hemde her şey den çok. Teşkilat Şefinin verdiği evrakları almıştım ve şimdi odamda onları inceliyordum. Rahatsızca yerimde kıpırdandıktan sonra arkama yaslanıp homurdandım.

"Benim de babam gibi dinlendirici bir gözlüğe ihtiyacım var."

Biraz daha mızmızlandıktan sonra gözlerimi dosyalara diktim ve edindiğim bilgileri yüksek sesle tekrar ettim.

"Poyraz Akın. Doğum tarihi 05/06/1990. Doğum yeri Antalya. Annesi Beste Akın. Mevcut durumu ölü. Babası İshak Akın. Mevcut durumu ölü.18 yaşına kadar göründüğü üzere normal bir hayat yaşamış. Yani suça karıştıysa da bilinmiyor. Sonrası gasp, hırsızlık, azmettirme, insan tacirliği, stalkerlık, örgüt liderliği ve +100 cinayet."

Derin bir soluk aldım.

"İnsan değil suç makinesi."

Poyraz Akın hakkında ki bildiklerimi saymaya devam ettim.

"Benim bulunduğum teşkilatta ki bütün beş yıldızlı yani en yüksek rütbeli ajanlar tarafından yakalanıp Yeraltı Hapisanesine konuldu. Ondan sonrası yok."

Yakalandığı günden itibaren hiç bir suça karışmamıştı. Oturduğum yere iyice yayıldım.

"Bence bu işte bir gariplik var. Ayrıca şu ana kadar da hiç kaçmaya çalışmadı."

Kapım hafifçe tıklatıldı. Kapıyı çalan kişinin artık herkimse ise gelmesini söyledim. Gelen Caner'di. Onu gördüğüm gibi oturduğum yerde dikleştim. Soğuk çıkan sesimle konuştum.

"Ne istiyorsun?"

Caner aceleci bakışlarıyla etrafa kısaca bir göz attı.

"Oturabilir miyim?"

Kafamı şiddetle iki yana salladım.

"Hayır, ne söyleyeceksen oradan söyle."

Bana alınmış bakışlarıyla baktı ama sonra kendini toparladı.

"Şeyy... Ben özür dilemek istiyorum. Çok terbiyesizce davrandım. Sınırımı aştım. Ve tesiste kavga etme cüretinde bulundum. Beni affetmeyeceğini biliyorum ama yine de hatalı olduğumun farkına vardığımı anlamanı istedim."

"Dediğin gibi çok büyük bir terbiyesizlik yaptın. Ve evet seni affetmeyeceğim. Zaten senden hiç hoşlanmıyorum."

Ona karşı olan sert tutumlarımdan dolayı afalladı. Çünkü ona bu ana kadar oldukça sabırlı davranmıştım. Onu terslemek yerine hep bulunduğu ortamı terk etmiştim. Ama şimdi ise sabrımın taştığı o vakitteydik.

"Benden bu kadar nefret ettiğini bilmiyordum."

"Öğrenmiş oldun."

Yılışıktı, yalakaydı, yapış yapıştı ve kesinlikle ömür törpüsüydü.

"Şeyy...Ben çıkayım o zaman."

El salladım.

"Mümkünse bir daha gelme."

Gitmeden önce bana döndü ve gülümsedi.

"Bu arada elin bayağı sertmiş."

Ciddiyetle başımı salladım.

"Öyledir."

Sonra kapıyı çekip gitti. Bense masama yığılmış olan dosyaları toparlamaya karar verdim. Masamda dağılan dosyaları hızlıca düzene sokup çekmecelerime yerleştirdim. Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan Efsun'du.

"Abla cipsim bitti. Gelirken alır mısın? Hatta işin yoksa şimdi gel."

"İşim bitti sayılır. Birazdan gelirim."

"Tamam", sonra durdu ve derin bir nefes aldı. Ardından eklediği cümleyle kalbimde çiçek bahçeleri açtı.

"...Seni seviyorum."

"Kim öldü?"

"Off abla ya! İçimden geldi söyleyeyim dedim. Neden bu anı bozuyorsun ki?"

"Tamam, tamam bir şey demedik."

"İyiki bir şey demedin!"

"Neyse kapatıyorum. Görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefonumu kapattığım gibi cebime koydum ve otoparka doğru yürümeye başladım. Arabama bindim ve evime sürdüm. Yolda süpermarket bulunca Efsun'un cipslerini aldım, tabii. Sonunda eve gelince zili çaldım. Koşar adımlarla Efsun geldi ve boynuma atladı.

"Ablam gelmiş."

"Görende kırk yıldır görüşmedik sanacak."

Elimde ki cips paketini hızlıca kaptı ve koşar adımlarla salona geçti.

"Bende bu ilgi bana sanıyordum.", diye homurdandım.

İçeriye geçtim ve salona doğru adımladım. Efsun, Alice İn Borderland adında bir dizi izliyordu. Bende ona eşlik etmeye karar verdim. Birlikte cips yerken bir yandan da dizi izliyorduk. Hava kararmıştı, iyice gece olmuştu.

"Hadi bakalım yatmaya küçük hanım. Yarın sen okula ben tesise gideceğiz."

"Abla lütfen beş dakika daha."

"Bak beni ayağa kaldırma yoksa sonuçları çok kötü olacak."

"Kalksana ayağa."

Bir hamlede ayağı kalktım ve Efsun'u kaldırdığım gibi omzumdan aşağı sarkıttım. Efsun çığlık çığlığa bağırırken koşarak onun odasına geldim ve onu yatağa fırlattım. Başını yastıkla kavuşturup üzerini örttüm. Yanaklarına milyon tane öpücük kondururken Efsun kahkahalara boğuluyordu. Geri çekildiğimde onu gülerken biraz daha seyrettim ve sonra ışıkları kapatarak odadan çıktım. Odama gelince pijamalarımı giyip yatağıma serildim. İyi bir uyku çeksem iyi olacaktı çünkü bu benim rahat bir şekilde uyuduğum son gecemdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.