"Gecem" klibinin görkemli lansman gecesi, Mersin’in en lüks otelinin salonunda düzenleniyordu. Flaşlar ardı arkasına patlıyor, ulusal basının tüm kameraları salondaki hareketliliği takip ediyordu.
Salonun kapıları açıldığında tüm bakışlar o yöne kaydı. Mira, yüzünde ikonik açık mavi maskesi, tekerlekli paten şovundaki o büyüleyici duruşu ve boynunda parıldayan Ay ve Güneş kolyesiyle basının karşısına çıktı. Yanındaki özel korumalar gazetecilerle aradaki mesafeyi korurken, bir muhabir mikrofonu uzatıp heyecanla sordu:
"Aura Hanım! Gizeminiz tüm Türkiye’nin dilinde. Türkiye'nin en iyi kadın patencisi olarak bu açık mavi maskenin arkasındaki o gerçek yüzü ne zaman göreceğiz? Hayranlarınıza bir tarih verecek misiniz?"
Mira, flaşların ışığı altında buz gibi bir soğukkanlılıkla durdu. Bakışları, salonun köşesinden kendisini içten içe yiyen bir merakla izleyen Rüzgar’a kaydı. Dudaklarında mesafeli bir tebessüm belirdi ve mikrofonlara doğru pürüzsüz sesiyle fısıldadı:
"Gerçekten hayatıma final verdiğimde... Yüzümü işte o zaman göreceksiniz."
Bu gizemli yanıt salonda büyük bir fısıltı dalgasına yol açtı. Muhabirler şaşkınlıkla birbirine bakarken Mira, korumalarının eşliğinde özel alana doğru süzüldü.
Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde... Rüzgar, kafasındaki cevapsız soruların ağır yüküyle hava almak için otelin bahçesine çıktı. İçindeki o "Gece yaşıyor mu?" şüphesi her geçen gün zihnini kemiriyordu.
Tam o sırada, aylar sonra ilk kez gördüğü tanıdık bir yüzle dona kaldı. Damla, otelin ışıklandırılmış havuz kenarında elindeki tabletle duruyordu. Rüzgar, bacakları titreyerek Damla’ya doğru koşar adımlarla ilerledi:
"Damla! Bana gerçeği söyle, yalvarırım. Mersin’de, her yerde onun gölgesini görüyorum. Aura'nın bileğindeki iz, yürüyüşü... Gece gerçekten öldü mü? Yaşıyor mu Damla, söylesene!"
Damla, Rüzgar’ın bu çaresiz halini izlerken buz gibi bir edayla öne adım attı. Gözlerinin içine bakarak son noktayı koydu:
"Sana lafla anlatamayacağımı biliyordum Rüzgar. Eğer bana ve gözlerinin gördüğüne inanmıyorsan düş peşime. Seni Adana’ya... Gece’nin mezarına götüreceğim."
Ertesi gün Adana... Rüzgar, Damla’nın arkasından sessizce kimsesizler mezarlığına doğru yürüyordu. Hava kapalıydı, Adana’nın o ağır sıcağı yerini kasvetli bir rüzgâra bırakmıştı.
Damla, etrafı kurumuş otlarla çevrili, mermeri henüz yeni yapılmış sade bir mezarın başında durdu. Eliyle mezar taşını işaret etti. Mezar taşında siyah harflerle tek bir isim yazıyordu: GECE...
Rüzgar’ın dizlerinin bağı çözüldü. Islak toprağın üzerine dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini mezar taşına uzattı, parmakları Gece’nin isminin üzerinde titredi.
"Bak..." dedi Damla, arkasından soğuk bir sesle. "Kendi ellerinle ittiğin karanlığın sonu burası Rüzgar. Gece bu toprağın altında. Onu arayıp durmayı, o masum kızı kendi fantezilerinde yaşatmayı bırak. Sen onu o gün öldürdün, burası da onun son durağı."
Rüzgar mezar taşına sarılıp hıçkırıklara boğulurken, Damla arkasını dönüp arabaya doğru yürüdü. Rüzgar, o toprağın altında Mira'nın kurduğu kusursuz tiyatronun yattığını bilmeden, sevdiği kadının gerçekten öldüğüne inandığı o en büyük yıkımı yaşadı.
Damla ise dikiz aynasından ağlayan Rüzgar’a bakarken içinden fısıldadı: "İnanmak istediğin yalana gömüldün Rüzgar... Ama gerçek, senin zindanına dönüşecek."