Rüzgar, Mersin’deki otel odasında o eski numaradan gelen son mesajın şokunu hâlâ üzerinden atamamıştı. Zihni deliliğin sınırında gezinirken, titreyen parmaklarıyla Gece’nin o kapalı tuttuğu eski numarasına bir mesaj daha gönderdi:
"Gece... Biliyorum sensin. Yemin ederim aklımı kaçırmak üzereyim. Bana bir işaret ver, yalvarırım bir kez olsun sesini duyayım..."
Dakikalar geçti. Tam ümidini kestiği an telefon titredi. Cevap kısaydı ama Rüzgar’ın kanını dondurmaya yetti:
"Bu gece 12.00. Sahildeki eski, kapalı kafede... Tek gel. Zihnindeki o hesabı kapatma vakti."
Saat gece yarısı 12.00’yi gösterdiğinde Mersin sahilini koyu bir sis kaplamıştı. Rüzgar, kapalı kafenin önüne geldiğinde kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpıyordu. İçeride, sadece loş bir fener ışığının aydınlattığı köşedeki masada bir karaltı oturuyordu.
Rüzgar içeri adım attığında nefesi boğazında düğümlendi. Bacaklarının bağı çözüldü.
Karşısındaki kadın "Aura" değildi; korumaları olan o güçlü "Mira" da değildi... Köşede oturan kadın, iki yıl önceki o kırılgan Gece’ydi. Üzerinde Adana’da yaşarken giydiği o sade, bembeyaz elbise vardı. Saçları eski tarzında toplanmıştı ve gözünde, hasta olduğu dönemde kullandığı 0.75 miyop gözlüğü duruyordu. Masanın üzerinde hafifçe duran sol bileğinde ise o hiç geçmeyen kesik izi tüm çıplaklığıyla görünüyordu.
Rüzgar dehşet, özlem ve derin bir korkunun harmanlandığı karmaşık duygular içinde sendeledi. Gözlerinden yaşlar süzülürken bir adım öne attı:
"Gece... Yaşıyorsun... Allah’ım, yaşıyorsun!"
Gece, gözlüğünün arkasından buz gibi, ifadesiz gözlerle Rüzgar’a baktı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir tebessüm vardı. Ses tonu bir hayaletin fısıltısı kadar soğuk ve uzaktı:
"Yaşamıyorum Rüzgar... Sen beni o gün Adana’da, o hastane odasında vicdanınla birlikte öldürdün."
"Hayır!" diye bağırdı Rüzgar, ağlayarak Gece’ye doğru elini uzattı. "Dokunmama izin ver, buradasın işte... Dokunursam geçecek!"
"Sakın dokunma!" dedi Gece, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalkarak. Bembeyaz elbisesi loş ışıkta adeta parıldıyordu.
"Beni aradın, vicdan azabından aklını kaybetmek üzereydin değil mi? Bak işte, karşındayım. Gördün mü gözlerimdeki o eski Gece’yi? Gördün mü bileğimdeki izi? Ama bu gördüğün kadın hayatta değil Rüzgar... Senin geçmişte kurbana dönüştürdüğün o saf kız öldü. Bugün buraya sadece seni o vicdan hapishanesine tamamen gömmek için geldim."
Rüzgar gözyaşları içinde başını iki yana salladı: "Bunu yapma... Yalvarırım yapma..."
Gece masadaki gözlüğü sakince eline aldı. Masanın üzerindeki Ay ve Güneş kolyeli zincirini hafifçe sıktı ve Rüzgar’ın gözlerinin içine bakarak son sözlerini söyledi:
"Bu senin son cezan Rüzgar. Hayatın boyunca her baktığın açık mavi maskede, her duyduğun paten sesinde beni göreceksin... Ama bana asla ulaşamayacaksın. Beni arama, çünkü ölüler iki kez ölmez."
Gece, kafenin arka kapısından sislerin arasına karışıp gözden kaybolurken; Rüzgar dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yüzüne kapatıp hıçkırıklara boğuldu. Gerçek ile hayal arasındaki o ince çizgide tamamen kaybolmuştu. Gece, en büyük intikamını Rüzgar’ın zihnini sonsuza dek bir vicdan azabına mahkûm ederek almıştı...