İçeriğe geç

AY VE GÜNEŞ

Bölüm 16 · 3 dk okuma

AY VE GÜNEŞ

Bölüm 16

16. Bölüm

Leonun dediği gibi oldu Miranın babası Valerius dan akşam yemeği için davet gelmişti. Karin “Biraz eğlence hiç fena olmaz.”

Sarayın büyük ziyafet salonu, kristal avizelerin altında boğucu bir ağırlıkla parlıyordu. Her şey, dışarıdan bakıldığında krallığın ihtişamını yansıtan bir kutlama gibi görünse de, masadaki her bakışta bir hançer, her gülümsemenin ardında ise zehirli bir intikam arayışı vardı. Karin içeri girdiğinde, omuzlarına yüklediği sınırın tüm ağırlığını ve yorgunluğunu bir kenara bırakmış, geceye meydan okuyan simsiyah, vücudunu kusursuzca saran uzun elbisesiyle masaya yaklaştı. İpek kumaşın üzerindeki her bir işleme, mum ışığında karanlık bir yıldız gibi parlıyor, onun omuzlarından dökülen simsiyah saçları ise beyaz teni üzerinde keskin bir tezat oluşturuyordu.

Leo, Karin’in bir adım gerisinde, sanki onun gölgesinden yaratılmış bir muhafız gibi yürüyordu. Altın sarısı saçları, yüzüne düşen kusursuz altın sarısı kirpikleri ve o zekasıyla birleşen asil duruşu, salondaki tüm genç soyluların kıskançlıkla karışık hayranlığını üzerine çekiyordu. O, krallığın en dikkat çeken figürüydü; ancak tüm bu ihtişama rağmen tek bir bakışının bile Karin’den başkasına değmemesi, saraydaki entrikacıları bile susturacak kadar güçlü bir mesajdı.

Masanın etrafındaki soylular, nezaket maskeleri ardında birbirlerini iğneleyen cümleler kuruyorlardı. "Karin Komutanım, bu zarafeti savaş meydanında nasıl gizlediniz?" diye soran bir kontun sorusuna, Karin dudaklarında hafif, alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ancak masanın diğer ucunda oturan Aras, gözlerini Karin’den bir an olsun ayırmıyordu. İçindeki o kontrol edilemez, tutkuyla körüklenmiş öfkesi, Aras’ı adeta bir uçuruma sürüklüyordu. Gözlerini kaçırıp Miran’a döndü ve zehirli bir sesle fısıldadı: "Ne oldu Prens? Karnın mı ağrıyor, yoksa sevdiğin kadının bir başkasının yanında, bu kadar görkemli görünmesi mi zoruna gidiyor?"

Miran, Aras’ın bu zehirli sözlerini duyduğunda nefesi kesildi. Elleri masanın altında, kendi düğün yüzüğünü öyle bir sıkıyordu ki parmak uçları bembeyaz olmuştu. Karin ile Leo arasındaki o sessiz ama her şeyi anlatan bağı izlerken, ruhunun yavaş yavaş paramparça olduğunu hissetti. Karin, artık onun dünyasına ait değildi; o, Leo’nun koruyucu kanatları altında, kendisine yabancı bir evrene doğru kanat çırpıyordu.

Tam o sırada Valerius, sinsice hizmetliye işaretini verdi. Karin’e sunulacak şarap, içine ölümcül bir zehir damlatılmış halde masaya yaklaştırıldı. Leo, o keskin zekasıyla bu hareketi sezdiğinde, bir an bile tereddüt etmedi. Kadeh, Valerius’un önüne ulaşmadan, Leo aniden ayağa kalktı. O asil, duruşuyla salonu domine eden sesiyle, "İzninizle Efendi Valerius," dedi. "Bu kadeh, Karin Komutanımıza sunulmadan önce sizin gibi değerli birine ikram edilmeyi hak ediyor. Size layık olduğunu düşündüğüm bu eşsiz şarabı öncelikle sizin tatmanızı isterim."

Valerius bir anlık tereddütle kadehe baktı; Leo’nun gözlerinde, kendi sonunu hazırlayacak bir pusu sezdi. Ancak herkesin bakışları üzerindeyken reddedemezdi. Kadehi eline aldığı an, Leo’nun o altın sarısı kirpiklerinin altından yükselen soğuk, meydan okuyan bakışıyla karşılaştı. Valerius, Leo’nun bu cüreti karşısında öyle bir öfkeye kapıldı ki, titreyen eliyle kadehi masaya öyle bir çarptı ki kristal kadeh çatladı, şarap beyaz örtüye kan gibi yayıldı. "Bu da ne!" diye kükredi Valerius, hizmetçiye dönerek. "Misafirlerimize ne ikram ediyorsun böyle? İçindeki o bulanık ve pis görüntüye rağmen nasıl içebiliriz bunu! Sen bizi zehirlemeye mi çalışıyorsun?" diye gürledi ve hizmetçiye tokat atıp onu yere serdi.

Leo, sinsice gülümsedi. Valerius’un kendi oyununda nasıl köşeye sıkıştığını izlemek, onun için bir sanat gibiydi. "Haklısınız Efendim," dedi Leo, sesinde o sahte saygıyla. "Sizin gibi yüksek makamdaki birinin, bu kadar kalitesiz bir şeyi içmesi kesinlikle söz konusu olamaz. Komutan Karin’in bunu içmesini beklemek de büyük saygısızlık olurdu."

Bu kaotik ortamda Miran, artık bir saniye bile nefes alamayacağını anladı. Karin’in ona bakmadığını, aralarında hiçbir köprü kalmadığını görmek, onu bitirdi. Ayağa kalktı, sandalyesi büyük bir gürültüyle devrildi. Kimseye tek bir söz bile söylemeden, adeta yaşayan bir ölü gibi kapıya doğru yürüdü. Prenses, Miran'ın peşinden gitmek için aceleyle ayağa kalkarken, elini fark ettirmeden karnına götürdü; o küçük mucize, tüm bu yıkımın içinde kocasını bağlayabileceği tek düğümdü.

Aras, arkalarından bakarken kadehi elinde kıracak kadar sıktı. Leo ise Valerius’un önünde, sanki hiçbir şey olmamış gibi asil bir reveransla eğildi. "Efendi Valerius, Komutan Karin sınırın ağır yükünü taşımaktan hayli yoruldu. İzninizle kendisine odasına kadar eşlik etmem gerekiyor."

Karin ve Leo saray koridorlarında, ziyafetin o boğucu havasından uzaklaşırken, gece daha da sessizleşti. Karin’in kalbi, Leo’nun ona sunduğu bu sadakat dolu evrende, genç bir aşık gibi çarpıyordu. Leo ona dönüp, "Yoruldun, biliyorum," diye fısıldadı. Karin, Leo’nun gözlerinde sadece bir koruyucu değil, bir yuva bulduğunu hissetti. Bu sarayın karanlığında, onlar artık birbirlerine sığınan iki yıldıza dönüşmüşlerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.