Taş yapının içinde yankılanan adımlarım, sessizliği bozuyordu. Ay ışığı, beni koruyan bir rehber gibi yanımdaydı. Ancak bu ışık, her köşede beni izleyen gölgelerle dans eder gibiydi. Aytheris’in sırrını çözmek için derinliklere inmeye kararlıydım, ama bunun ne anlama geldiğinden hâlâ emin değildim. Gözlerim, duvarlardaki sembolleri inceledi. Bu işaretler, dilini bilmediğim bir hikâyeyi anlatıyordu. Her bir sembol, bir mücadeleyi ya da zaferi temsil ediyormuş gibi parlıyordu. Ellerimi bir sembole uzattığımda, yüzeyden yayılan sıcak bir enerji damarlarımda dolaştı. Bir fısıltı daha duydum: “Işığı bulmak için önce karanlıkta kaybolmalısın.” Bu sözler içimi ürpertti. Karanlık her zaman benim için bir tehdit olmuştu. Ama şimdi anlıyordum ki, bu yolculuk yalnızca ışığın peşinde olmakla ilgili değildi. Karanlık, ışığın bir parçasıydı. Onu anlamadan, gerçek güce ulaşamazdım. Adımlarımı hızlandırarak yapının daha derinlerine indim. Havanın soğuduğunu, karanlığın daha da yoğunlaştığını hissediyordum. Bir süre sonra önümde devasa bir kapı belirdi. Üzerindeki işlemeler, ay ve karanlığın bir savaşını resmediyordu. Kapının tam ortasında, tanıdık bir sembol vardı: Aytheris’in mührü. Kapının önünde durdum ve içimde bir tereddüt belirdi. Eldrin’in öğütlerini hatırladım: “Işığını hisset ve onu kullan.” Derin bir nefes alıp ellerimi mühre uzattım. Ay ışığının sıcaklığı ellerime yayıldı ve mühür hafifçe parlamaya başladı. Ancak bir şey eksikti. Mühür tamamen açılmıyordu. Tam o sırada, bir gölge önümde belirdi. Ay ışığını yutan bu figür, daha önce karşılaştığım kişiden farklıydı. Daha karanlık, daha tehditkârdı. “Buraya kadar geldin, Ay Parçası. Ama gücün gerçekten yeterli mi?” dedi. Sesindeki alay, beni kızdırıyordu. “Beni engelleyemezsin,” dedim. Ama sesimdeki kararlılığın arkasında bir kırılganlık vardı. Gölge, kahkahasını boğuk bir yankıyla etrafa yaydı. “Engellemek mi? Hayır. Seni sınamak için buradayım. Eğer bu kapıyı açmak istiyorsan, ışığının karanlığını yenmesine izin vermelisin.” Bir anda gölge, etrafıma dolandı. İçimdeki korkular, düşüncelerimde birer yankıya dönüştü. Sevdiğim insanları kaybetme korkusu, yeterince güçlü olmama endişesi, bilinmeze duyduğum çekince… Her biri, zihnimin duvarlarına çarpıyordu. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve ay ışığını çağırmaya çalıştım. Ancak hiçbir şey olmadı. “Korkularını bastırmak seni kurtarmaz,” dedi gölge. “Onlarla yüzleşmeden, karanlığın içinden geçemezsin.” Bu sözler zihnimde yankılanırken, derin bir nefes alıp gözlerimi açtım. Artık anlamıştım: Korkularım benim düşmanım değildi. Onlar, bu yolculuğun bir parçasıydı. “Kabul ediyorum,” dedim alçak bir sesle. “Korkuyorum. Ama bu korkunun beni kontrol etmesine izin vermeyeceğim.” Gölge bir an duraksadı. Sonra karanlık, bir meltem gibi dağılmaya başladı. Mühür, ışıldayarak tam anlamıyla parladı ve kapı yavaşça açıldı. İçeriden yayılan ışık, etrafımdaki karanlığı tamamen yok etti. Kapının ötesine geçtiğimde, kendimi geniş bir mağaranın içinde buldum. Tavandan sarkan kristallerden ay ışığı sızıyordu. Bu yer, hem huzur hem de gizem yayıyordu. Ancak mağaranın ortasında, yere saplanmış bir kılıç dikkatimi çekti. Kılıç, ay ışığıyla parıldıyordu, ama aynı zamanda onu çevreleyen hafif bir karanlık halesi vardı. Ona doğru adım attım, ama içimde bir tereddüt hissettim. Bu kılıç, ışığın ve karanlığın bir dengesini temsil ediyormuş gibiydi. Tam kılıca ulaşmak üzereyken, arkamdan bir ses duyuldu. “Dokunmadan önce düşün, Mehir. Bu yalnızca bir silah değil. Bu, senin kaderin.” Ses, Eldrin’e aitti. Ama döndüğümde kimseyi göremedim. Eldrin’in sesi, zihnime işlenmişti. İçimde bir cesaretle kılıca doğru ellerimi uzattım. Ellerim kılıca dokunduğu anda, içimde bir enerji dalgası hissettim. Ay ışığı ve karanlık, sanki ruhumda dans ediyordu. Ama bu bir çatışma değil, bir uyumdu. Kılıcı çektiğimde, etrafımı saran ışık ve karanlık dengelenmişti. Bu, Aytheris’in sırrının bir parçasıydı: Denge. Ancak bu anın huzuru uzun sürmedi. Mağaranın derinliklerinden yankılanan bir ses, beni irkiltti. “Artık yolculuğun gerçekten başlıyor, Ay Parçası. Kılıç senin, ama onu nasıl kullanacağını öğrenmeden asla başarılı olamazsın. Aytheris’in ışığını korumak için savaşa hazır olmalısın.” Bu ses, beni hem korkutuyor hem de cesaretlendiriyordu. Kılıcı sıkıca kavradım ve gözlerimi ileriye diktim. Yolculuğum yeni başlıyordu. Aytheris’in sırlarını çözmek ve bu dengeyi korumak için hem ışığımı hem de karanlığımı kabul etmem gerekiyordu. Adımlarımı kararlılıkla ileriye attım. Çünkü artık biliyordum: Gerçek güç, ışık ve karanlığın bir araya geldiği yerde bulunuyordu. *** Aytheris’in parlayan ay ışığı ve sıcak huzuru, beni bir sonraki adıma taşırken geride bıraktığım taş yapıdan yayılan enerji hâlâ içimde yankılanıyordu. İçimde oluşan denge hissi her ne kadar beni sakinleştirse de, aklımda dolaşan sorular giderek ağırlaşıyordu. Eldrin’in söyledikleri, gölgelerin alaycı sözleri, Aytheris’in sırrı… Bütün bunlar çözülmesi gereken bir düğümdü. Etrafıma bakındım. Yol, ay ışığının titrek ışığıyla bir süre daha önümü aydınlatmaya devam ediyordu. Ama adımlarımı sıklaştırdıkça ışık zayıflıyor, çevremi saracak kadar yoğunlaşan bir sisin içinde kayboluyordu. Bir an için durup çevremi dinledim. Sadece bir fısıltı vardı; nereden geldiğini bilmediğim, ama zihnimin derinliklerinde yankılanan bir ses: “Cevaplar derinlerde, Mehir. Ama her adım, seni kendine daha yakınlaştıracak.” Bu fısıltı, korkutucu olduğu kadar tanıdık bir his uyandırıyordu. Fısıltının ardından yükselen ay ışığı, yolun sonunda karanlığın içinde beliren başka bir kapıya vurgu yapıyordu. Kapı, önceki taş yapıdan çok daha büyüktü ve üzerindeki semboller parlamıyordu. Aksine, gölgeler içinde kaybolmuştu. Adımlarımı yavaşlatarak kapıya yaklaştım. Elleriyle dokunduğumda, soğuk bir enerji tüm bedenime yayıldı. Kapı, yavaşça aralanırken içinden derin ve karanlık bir rüzgâr dışarıya taştı. Gözlerimi kapatıp nefes aldım, çünkü içeri adım atmak zorundaydım. Kapının ardında, başka bir dünya vardı. Aytheris’in huzur dolu manzaralarından tamamen farklıydı. Gökyüzü siyahtı; yerdeki toprak, ay ışığından uzaklaşmış gibi soğuk ve çatlaktı. Bir adım attım ve etrafıma bakınmaya başladım. Tam o sırada, önümde bir figür belirdi. Bu sefer o tanıdık gölge değildi; başka bir varlıktı. Uzun, ince ve bir insana benzemeyecek kadar yabancı. Gözleri, parlak bir mavi ışıkla yanıyordu. Ses tonu sakin ama ürkütücüydü. “Mehir Kaner,” dedi, adımı sanki yıllardır söylüyormuş gibi tanıdık bir şekilde. “Buraya gelmen uzun sürdü.” “Sen kimsin?” dedim. İçimdeki korkuyu gizlemek için sesimi mümkün olduğunca güçlü tutmaya çalıştım. Figür, yüzündeki belli belirsiz gülümsemeyi koruyarak yaklaştı. “Ben, Aytheris’in koruyucusuyum. Lunaris. Bu topraklara ayak basan her ruhun yolculuğunu izlerim. Ama sen… farklısın. Çünkü sen, sadece bir yolcu değil, aynı zamanda bir anahtarsın.” “Ne demek istiyorsun?” diye sordum, ama kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Lunaris elini kaldırdı ve gökyüzüne işaret etti. Gökyüzünde parlayan hafif bir ışık vardı; o ışık, tıpkı içimdeki ay ışığını çağırdığımda hissettiğim enerjiyi andırıyordu. “Bu dünyada ışık ve karanlık her zaman bir denge içindedir,” dedi. “Ama senin burada olman, bu dengeyi değiştirecek. Çünkü içindeki ışık, karanlığın kilidini açma gücüne sahip. Sorun şu ki… sen hâlâ bu gücü nasıl kullanacağını bilmiyorsun.” Gözlerimi kıstım ve Lunaris’e bir adım daha yaklaştım. “O zaman bana nasıl yapacağımı söyle. Eğer Aytheris’in sırlarını çözmek için buradaysam, beni eğit.” Lunaris, bu sözlerime alaycı bir kahkahayla karşılık verdi. “Eğitim mi? Karanlık seni beklerken seni kimse eğitemez, Mehir. Çünkü bu yolculuk, başkalarının sana rehberlik edemeyeceği bir yolculuktur.” Daha fazla bir şey söylemeden Lunaris geri çekildi ve bir ışık patlamasıyla yok oldu. Arkasında hiçbir iz bırakmamıştı, ama sözleri zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. “Karanlığın kilidini açmak.” Bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum, ama cevapların derinlerde olduğunu biliyordum. Yola devam ederken, ay ışığının etkisi tekrar güçlenmeye başladı. Ama bu sefer ışığın sıcaklığı beni rahatlatmak yerine bir tehdit gibi hissettiriyordu. Çünkü ileride, ışığın aydınlattığı bir figür vardı. Bu, beni en çok korkutan yüzdü. Babamın yüzü. “Mehir,” dedi babamın sesi, ama bu gerçek babam değildi. Gözlerinde kırmızı bir parıltı vardı, tıpkı önceki gölgeninki gibi. “Burada ne işin var?” diye sordum, ama sesim titriyordu. “Ben sadece senin korkularının bir yansımasıyım,” dedi, ileriye doğru bir adım atarak. “Sen hâlâ karanlıkla yüzleşmekten kaçıyorsun, Mehir. Gerçek korkularınla yüzleşmeden Aytheris’te bir adım bile ilerleyemezsin.” Babamın yüzü bir anda değişti ve gölgeye dönüştü. Bu gölge, beni çevreleyen karanlığın bir parçasıydı, ama aynı zamanda onun merkeziydi. İçimdeki cesareti topladım ve ona meydan okumaya karar verdim. “Ben korkularımla yüzleşmeye hazırım!” diye bağırdım. Gölge, bu sözlerim üzerine gülümsedi. “Öyle mi? O zaman bana içindeki karanlığı göster, Mehir Kaner. Çünkü karanlık olmadan ışık var olamaz.” Gölge ellerini kaldırdı ve etrafımızdaki karanlık, bizi tamamen yuttu. Kendimi bir kez daha yalnız hissettim. Ama bu yalnızlık, beni yıldırmayacaktı. Derin bir nefes aldım ve içimdeki ay ışığını çağırmaya çalıştım. Bu sefer ışık daha güçlüydü, ama aynı zamanda karanlıkla birlikte geliyordu. Gölge yavaşça yok olurken, etrafımdaki dünya değişmeye başladı. Toprak yeşermeye, ay ışığı gökyüzünü tekrar aydınlatmaya başlamıştı. Bu, bir zafer miydi yoksa daha büyük bir savaşın başlangıcı mıydı? Cevaplar hâlâ derinlerdeydi, ama şunu biliyordum: Aytheris’in bana ihtiyacı vardı, ama benim de onun sırlarını çözmek için daha güçlü olmam gerekiyordu. *** Ay ışığı yeniden güçlenirken, bulunduğum dünya değişmeye devam etti. Gökyüzü, siyahın içindeki griye dönüşmüş, sanki bir fırtına öncesi sessizlik havası hâkim olmuştu. Derin bir nefes alıp çevremi inceledim. Az önce karşılaştığım gölge ve onun bıraktığı tehditkâr sözler, zihnimin arkasında yankılanıyordu: "Karanlık olmadan ışık var olamaz." Fısıltılar geri dönmüştü. Bu kez sadece zihnimde değil, çevremde yankılanıyordu. Her biri birbirinden farklı ama aynı korkuyu taşıyan sesler… Kimi beni suçluyor, kimi uyarıyordu. Adımlarımı daha dikkatli atmaya başladım. Sanki bu topraklarda her yanlış hareketim, karanlığın pençesine düşmeme neden olabilirdi. Önümde, ufuk çizgisinde bir yapı belirdi. Yüksek, sivri kulelerle donatılmış bir kale… Gözlerim bu yapıya odaklandığında, içimde anlam veremediğim bir çekim hissettim. Aytheris’in ışığı bu kaleye doğru akıyor, onun çevresinde bir girdap gibi dönüyordu. Yaklaştıkça kalenin detayları netleşti. Duvarları karanlığın bir parçası gibi görünüyordu; siyah taşlardan yapılmış ve üzerleri bilinmeyen sembollerle kaplıydı. Ancak bu semboller ışık saçmıyordu, tam tersine içlerine çekiyorlardı. Bu yapı, karanlığın özü gibi duruyordu. Kapının önüne geldiğimde duraksadım. Kalp atışlarım hızlanmış, nefesim düzensizleşmişti. Lunaris’in sözleri aklıma geldi: “Bu yolculuk, başkalarının sana rehberlik edemeyeceği bir yolculuktur.” Bu kapıyı açmam gerektiğini biliyordum, ama içimde bir şey beni durdurmaya çalışıyordu. Sanki bu karanlık, geçmişten gelen bir korkunun yansımasıydı. Ellerim kapıya uzandı ve o anda bir ses yankılandı: “Ay Parçası.” Dondum. Bu ses… tanıdıktı. Ama o kadar derin ve yankılıydı ki, gerçek mi yoksa zihnimin bir oyunu mu olduğunu anlayamıyordum. Arkama döndüm. Boşluk. Ama ses tekrar geldi. “Ay Parçası, dikkatli ol.” “Kim var orada?” diye seslendim, ama cevap gelmedi. Bunun üzerine derin bir nefes alarak kapıyı ittirdim. Ağır taş kapı, sürtünerek açıldı ve içeriden soğuk bir rüzgâr dışarıya taştı. Adımımı attığım anda, ortam tamamen değişti. Karanlığın içinde parlayan bir oda… Duvarlar, tıpkı kalenin dışındaki gibi sembollerle kaplıydı, ancak bu semboller hareket ediyordu. Gözlerimin önünde değişiyor, şekil alıyor ve kayboluyorlardı. Odanın tam ortasında, yerde bir taş platform vardı. Platformun üstünde, ışık ve karanlık iç içe geçmiş bir küre duruyordu. Yaklaştım. Kürenin enerjisi beni çekiyordu, ama aynı zamanda içimde bir ürperti uyandırıyordu. Elimi ona uzattım ve tam dokunacakken bir ses yankılandı: “Düşünmeden hareket etme.” Bu kez ses daha netti ve çok daha tanıdıktı. Alas’ın sesiydi bu. Ama etrafımda onun varlığına dair hiçbir iz yoktu. Ellerimi geri çektim ve küreye dikkatle baktım. İçinde bir görüntü belirdi. Aytheris’in sakin manzarasıydı bu. Ama görüntü hızla değişti ve yerini Marathion’un karanlık topraklarına bıraktı. Birden bir figür ortaya çıktı. Bu, ilk kez karşılaştığım gölgeden farklıydı. Daha gerçek, daha somut bir varlık gibi duruyordu. Siyah bir zırh giymiş, yüzü tamamen karanlıkla kaplanmış bir figür… Sesi, odanın her köşesinde yankılanıyordu. “Karanlık ve ışık arasındaki sınırda yürüyorsun, Mehir Kaner. Ama unutma, her seçim bir bedel taşır. Eğer bu küreye dokunursan, sınırların ötesine geçeceksin.” “Sen kimsin?” diye sordum. Sesim güçlü çıkmaya çalışsa da, içimdeki korkuyu gizleyememiştim. Figür, bir adım daha yaklaştı. “Ben karanlığın sesi, dengedeki diğer tarafım. Beni çağırdın ve işte buradayım.” “Ben kimseyi çağırmadım!” diye karşılık verdim. Figür hafifçe eğildi. “Aytheris seni seçti, Mehir. Ama seçim yapmak için ışığı kullanmak yeterli değil. Karanlıkla da yüzleşmek zorundasın.” Bu sözler beni düşündürüyordu. Lunaris’in dediği gibi, karanlığı reddetmek doğru bir yol değildi. Ama karanlığın içine dalmak… bu, çok daha tehlikeli bir seçenekti. Küreye tekrar baktım. O an anladım ki, bu küre bir geçitti. Aytheris ve Marathion arasında bir köprüydü. Figür, düşüncelerimi anlamış gibi konuşmaya devam etti: “Küreye dokunursan, sadece cevapları değil, gerçek gücünü de bulacaksın. Ama unutma, bu yolculuk seni geri dönülemez bir noktaya götürecek.” Tereddütle elimi küreye yaklaştırdım. İçimdeki korku ve cesaret birbirine karışmıştı. Figür bir adım geri çekildi ve sözlerini son bir kez yankıladı: “Seçimini yap, Mehir Kaner. Çünkü bu seçim, sadece senin kaderini değil, Aytheris’in ve diğer evrenlerin dengesini de belirleyecek.” Ellerim küreye dokunduğunda, gözlerimi kapattım. Bir anda tüm dünya yerinden oynadı ve her şey karanlığa gömüldü. Bu, bir son muydu yoksa başlangıç mı? Cevapları bulmam için önce bu karanlığın içinden geçmem gerekecekti. Karanlık, derin bir okyanus gibi beni içine çekiyordu. Elleri kürenin yüzeyinde sabitlenmişken hissettiğim şey, sadece bir boşluk değil; aynı zamanda parçalara ayrılmış bir gerçeklikti. Zihnimde yankılanan fısıltılar, içimdeki cesaretle çarpışıyordu. Tam her şey dayanılmaz bir hale geldiğinde, karanlığın içinden bir ses yankılandı: "Ay Parçası!" Bu ses… Alas’ın sesiydi. Kendimi zorlukla toparlayıp başımı kaldırmaya çalıştım, ama çevremde hiçbir şey göremedim. Sadece karanlık vardı. Ardından yeniden o sesi duydum, bu kez çok daha yakın: "Mehir! Buradayım, bırak o şeyi!" Bir an için içimdeki korku yerini bir rahatlamaya bıraktı. Alas buradaydı. Gözlerimi karanlığa çevirdiğimde, bir ışık huzmesi belirdi. Işık, karanlığı yaran bir yol açıyordu ve onun ucunda Alas’ı gördüm. Yüzü, tanıdığım o kararlılık ve öfkeyle doluydu. “Alas!” diye bağırdım, ama sesim boğuk bir yankı gibi duyuldu. Ona doğru adım atmak istedim, ama hareket edemiyordum. Küre ellerimi sıkıca tutuyormuş gibi hissediyordum. Alas hızla bana doğru ilerledi, ama her adımında etrafındaki karanlık onu yavaşlatıyor gibiydi. "Seni buradan çıkarmalıyız," dedi Alas. "Bu yer seni ele geçirmek istiyor!" “Beni bırakmıyor,” diye bağırdım. Ellerimi küreden çekmeye çalıştım, ama küre sanki parmaklarıma yapışmıştı. Alas, son bir hamleyle önümde belirdi. Yüzündeki kararlılık, onun burada olmaması gerektiğini söylüyordu. "Ay Parçası, odaklan. Karanlık seni korkutmaya çalışıyor, ama unutma, sen onun bir parçası değilsin!" “Ya ışığın da bir parçası değilsem?” diye sordum, korku dolu bir fısıltıyla. Alas, gözlerini karanlığın içine dikip soğukkanlı bir sesle, "Sen dengeyi temsil ediyorsun. Kendine inanman gerekiyor, yoksa bu yer seni ele geçirir," dedi. Bu sözler, içimdeki fırtınayı bir nebze de olsa yatıştırdı. Derin bir nefes aldım ve odaklanmaya çalıştım. Alas, kürenin yanına diz çöktü ve elleriyle onu tutmaya çalıştı. Ama onun dokunmasıyla küreden yayılan ışık bir anda alevlenip Alas’ı geri fırlattı. “Hayır!” diye bağırarak ona doğru hareket etmeye çalıştım, ama yine yerimde sabit kaldım. Alas, karanlığın içinde sendeleyerek ayağa kalktı. "Bu şey, senin sınavın, Ay Parçası. Ama yalnız değilsin," dedi. Gözlerinde bir ışık vardı, sanki bana kendi gücünü aktarıyordu. O an, içimde bir kıvılcım hissedildi. Kürenin sadece karanlıktan değil, aynı zamanda bir denge unsurundan oluştuğunu fark ettim. Ellerimi hafifçe gevşettim ve karanlığa değil, içimdeki dengeye odaklandım. Lunaris’in ve Alas’ın söylediklerini düşündüm: Bu yolculuk, sadece korkuyla yüzleşmek değil, aynı zamanda karanlıkla barış yapmaktı. Küre bir an için titredi ve sonra sessizleşti. Parmaklarım yavaşça ondan ayrıldı ve ışık zayıflayarak söndü. Etrafımda karanlık yavaşça dağıldı. Alas, yüzünde bir rahatlama ifadesiyle bana doğru geldi. “Başardın,” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Bu küre seni test ediyordu. Ama sen onun seni ele geçirmesine izin vermedin.” Derin bir nefes aldım. “Bu sadece bir başlangıç gibi hissettiriyor.” Alas, ciddi bir ifadeyle başını salladı. "Haklısın. Aytheris ve Marathion arasındaki bu denge oyununda, bu sadece ilk adımdı. Ama önemli bir adım attın, Mehir." Alas’ın elini tuttum ve ayağa kalktım. Karanlık tamamen dağılmış, yerini Aytheris’in huzurlu ışığına bırakmıştı. Ancak içimde bir his vardı: Bizi bekleyen tehlike henüz sona ermemişti. Bu yolculuk, her adımda daha karmaşık hale gelecekti. Ve artık biliyordum ki, Alas’la birlikte, her türlü karanlığın üstesinden gelebilirdim. Karanlık dağılmış, Aytheris’in huzurlu ışığı geri dönmüştü. Ancak içimde bir huzur hissi yerine, tuhaf bir gerilim vardı. Küre yok olmuştu, ama onun bıraktığı enerji hâlâ havada asılı gibiydi. Alas, yanımda duruyor, etrafımızı dikkatle inceliyordu. "Bu sadece bir başlangıç," dedi, sesinde hafif bir uyarı tonu vardı. "Karanlık geri çekildi, ama tamamen kaybolmadı. Onu bir süreliğine durdurduk." “Bir süreliğine mi?” diye sordum, hala nefesimi düzenlemeye çalışarak. Alas’ın bakışları ciddileşti. “Küre sadece bir kapıydı, Ay Parçası. Bu sınav, karanlığın gücünü ve senin üzerindeki etkisini ölçmek içindi. Ama bu enerjinin kaynağı hâlâ burada bir yerde.” Dikkatle çevreme baktım. Gördüğüm şey, Aytheris’in ışığıyla yıkanmış, huzur dolu bir alandı. Ancak bu huzur, fazlasıyla yapay hissediliyordu. Sanki karanlık, bir sonraki hamlesi için sessizce bekliyordu. Bir anda, Alas’ın yanımdaki varlığıyla ilgili bir detay fark ettim. Onun buraya nasıl geldiğini hiç sorgulamamıştım. Gözlerimi ona diktim. “Buraya nasıl geldin? Seni çağırmadım… ya da çağırdığımı hatırlamıyorum.” Alas’ın kaşları hafifçe kalktı, ardından sakin bir şekilde cevap verdi. “Sen çağırmadın. Ama benim burada olmam gerekiyordu. Aytheris ve Marathion arasındaki bağ zayıflarken, o bağın seni nasıl etkilediğini hissedebiliyordum. Seni yalnız bırakmam mümkün değildi.” “Bağ mı?” diye tekrar ettim, kafam karışmış bir halde. Alas başını salladı. “Bu iki dünya arasındaki denge, sadece senin içinde değil, benim içimde de yankılanıyor. Aytheris beni de seçmiş olabilir.” Bu sözler zihnimi meşgul etmeye başlamıştı. Alas’ın söyledikleri doğruysa, bu yolculuk sadece benim sınavım olmayabilirdi. Aytheris’in dengeyi sağlamak için bizi bir araya getirmesi olasıydı. Ancak Alas’ın sessizliği, onun da bu durumdan emin olmadığını gösteriyordu. Tam konuşacakken, arkamızda bir gürültü duyuldu. İkimiz de hızla döndük. Yerde çatlaklar belirmeye başlamıştı ve bu çatlaklardan karanlık bir enerji dışarı sızıyordu. Alas, hemen kılıcını çekti ve savunma pozisyonuna geçti. “Bu da ne?” diye sordum, endişeyle. Alas, gözlerini çatlaklara dikti. “Karanlık pes etmiyor. Biz bu dünyayı yeniden ışıkla doldurduk, ama o hâlâ bir yol arıyor.” O sırada çatlakların arasından siyah bir duman yükseldi. Duman şekil alarak, az önce gördüğüm karanlık figürü yeniden oluşturdu. Bu kez çok daha gerçek görünüyordu, daha tehditkâr. Figür, yankılanan bir sesle konuştu: “Dengeyi bozmadan hareket edemezsiniz. Her ışık, kendi karanlığını çağırır.” Alas, figüre doğru bir adım attı. “Sana meydan okuyoruz! Bu dünyayı ele geçiremeyeceksin!” Figür sessizce güldü ve gözlerini bana çevirdi. “Meydan okumak mı? Henüz hiçbir şey anlamadınız. Denge, sadece bir ilüzyondan ibarettir. Ve siz, bu ilüzyonun mahkûmlarısınız.” Alas, sabırsız bir hareketle kılıcını figüre savurdu, ama darbe figüre ulaşmadan önce dağıldı. Figür, duman gibi bir anda yeniden bir araya geldi ve gürleyen sesiyle devam etti: “Bu sadece bir başlangıç. Siz ilerledikçe, karanlık büyüyecek. Ve unutmayın, karanlık olmadan denge olmaz.” Bir anda çatlaklar daha da genişledi ve figür, dumanlar içinde kayboldu. Karanlık, bu kez tamamen yok olmuş gibi görünüyordu. Ancak biliyordum ki, söyledikleri doğru olabilirdi. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordum, Alas’a dönerek. Alas, derin bir nefes aldı. “Aytheris’i koruyabilmek için Marathion’a gitmeliyiz. Karanlığın kökenine inmeden bu savaşı kazanamayız.” Bu fikir içimi ürpertiyordu. Marathion, karanlığın özünün olduğu yerdi. Oraya gitmek, kendimizi düşmanın kucağına atmak demekti. Ama başka seçeneğimiz yoktu. “Öyleyse yola çıkalım,” dedim, kararlı bir şekilde. “Bu savaş sadece bizim için değil, tüm evrenler için.” Alas, elini omzuma koydu ve hafifçe gülümsedi. “Yanında olduğum sürece korkmana gerek yok, Ay Parçası.” O an içimde bir güven duygusu belirdi. Alas’la birlikte, ne olursa olsun bu yolculuğun üstesinden gelebileceğime inanıyordum. Ancak bizi bekleyen şeylerin ne kadar tehlikeli olacağını hayal bile edemiyordum. Marathion’a doğru yolculuğumuz başlamıştı ve bu yolculuk, tüm dengeleri değiştirecekti.
Bölüm 7
BÖLÜM 7: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ IŞIK
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.