Aytheris’in ışığını geride bırakırken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Alas yanımda sessizce ilerliyor, gözlerine ufka dikmişti. Omum yanında olmak, bu karanlık yolculuğu biraz daha katlanılabilir hale getiriyordu. Ancak bu huzur, karanlığın gölgesi altında her an bozulabilir gibiydi. Marathion’a ulaşmak için Aytheris’in Kuzey sınırına gitmemiz gerekiyordu. Lunaris’in bize verdiği harita, orada bir geçit olduğunu söylüyordu. Ancak bu geçit, hem fiziksel hem de zihinsel olarak bizi test edecek bir bariyerden oluşuyordu. “Bu geçidin neye benzediğini biliyor musun?” diye sordum, Alas’a dönerek. Alas, bakışlarını benden ayırmadan cevap verdi: “Daha önce buradan geçen çok az kişi var. Ama duyduğuma göre, geçidin kendisi bir illüzyondan ibaret. Gerçeği görmek için önce kendi korkularınla yüzleşmen gerekiyor.” Bu sözler içimi ürpertmişti. Kendi korkularımla yüzleşmek… Daha önce Aytheris’te yaşadıklarım yetmezmiş gibi, şimdi de kendimle bir savaş vermek zorundaydım. *** Kuzey sınırlarına vardığımızda, karşılaştığımız manzara kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi. Devasa bir göl, üzerinde hiç hareket etmeyen bir yüzeyle karşımızdaydı. Gölün tam ortasında ise, siyah bir sisin tabakası yükseliyordu. Bu sisin içinde bir kapı gibi duran siluet, geçidin yerini işaret ediyordu. “Burası mı?” diye sordum, göle doğru bir adım atarak. Alas, ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Evet. Ama dikkatli ol, Mehir. Bu göl düşündüğünden çok daha tehlikeli.” Bir an duraksadım. Gölün yüzeyi, bana ayna gibi yansıyordu. Kendi yansımama baktığımda, gözlerimin derinlerinde bir şey fark ettim. Kendi suretim, bir an için değişmiş, karanlık bir varlığa dönüşmüştü. “Bu… bu nedir?” diye fısıldadım, bir adım geriye çekilirken. Alas, omzuma dokunarak beni sakinleştirmeye çalıştı. “Bu gölün etkisi. Zihnindeki korkular yüzeye çıkıyor. Kendine odaklan ve bunların sadece bir illüzyon olduğunu hatırla.” Derin bir nefes aldım ve yeniden göle baktım. Bu kez yansıma aynıydı, ama içimde bir şeylerin hala karışık olduğunu hissedebiliyordum. Alas, elini ileriye doğru uzattı ve göle adım attı. Yüzeyi sanki katıymış gibi battı, ama ayağı bir anda suya gömüldü. “Suyun altında bir yol var,” dedi. “Sadece cesaret etmemiz gerekiyor.” Birlikte göle adım attık. Su, tenime soğuk bir bıçak gibi değdi. Her adımda, gölün derinliği artıyor, ancak aynı zamanda vücuduma bir ağırlık çöküyordu. Sanki kendi korkularım bu gölün bir parçası olmuş, beni aşağı çekmeye çalışıyordu. “Mehir!” Alas’ın sesi yankılandı. Başımı çevirdiğimde, onun da zorlukla ilerlediğini gördüm. Ama gözleri kararlıydı. “Odaklan. Sadece önüne bak.” Onun sözlerini dinleyerek, dikkatimi dağıtan her şeyi görmezden geldim. Her adımda, karanlık bir ses zihnimde yankılanıyordu: “Yeterince güçlü değilsin.” “Karanlık seni ele geçirecek.” “Bütün bunlar boşuna.” Bu sözlere karşı koymak zor olsa da, Alas’ın varlığı bana güç veriyordu. Nihayet, gölün tam ortasına ulaştık. Kapı, sislerin içinde belirmişti. Ancak o anda gölün yüzeyi hareketlendi. Bir anda, suyun içinden devasa bir yaratık yükseldi. Siyah bir ejderhayı andıran bir varlık, gölün karanlık enerjisini emiyormuş gibi görünüyordu. Gözleri, saf kırmızı bir ışıkla parlıyordu. “Bu da ne?” diye haykırdım, kılıcımı çıkararak. Alas, yanımda durdu. “Geçidin koruyucusu,” dedi. “Bu yaratığı yemeden Marathion’a geçemeyiz.” Ejderha, kulakları sağır eden bir çığlık attı ve ardından üzerimize doğru atıldı. Alas hızla hareket ederek yaratığın darbesini savuşturdu. Ben de cesaretimi toplayarak saldırıya geçtim. Kılıcımı yaratığın zırhlı derisine saplamaya çalıştım, ama kılıç neredeyse geri sıçradı. Bu yaratık, sıradan bir fiziksel saldırıya yenilecek gibi değildi. Alas da aynı şeyi fark etmiş olmalıydı ki, bana seslendi: “Onun zayıf noktasını bulmalıyız! Yoksa buradan asla çıkamayız!” Gözlerimi yaratığın hareketlerine odakladım. Her saldırıda, göğsünde parlayan küçük bir ışık huzmesi fark ettim. “Göğsünde bir şey var!” diye bağırdım. Alas, hızlı bir hamleyle yaratığın dikkatini dağıttı. Ben de bu fırsatı değerlendirerek, ışığın olduğu noktaya saldırdım. Kılıcım, yaratığın göğsüne saplandığında, yaratık acı dolu bir çığlık attı ve suya geri çekildi. Suyun yüzeyi yeniden sakinleştiğinde, kapı tamamen açılmıştı. Ancak bu zaferin bedelini hissediyordum. Göl, enerjimi tüketmiş ve zihnimi yormuştu. “Hazır mısın?” diye sordu Alas, bana bakarak. Derin bir nefes aldım ve başımı salladım. “Hazırım.” Kapıdan geçtiğimizde, bizi bekleyen şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Ama artık geri dönüş yoktu. Marathion’a adım atmıştık ve bu, kaderimizin bizi çağırdığı yerdi. Kapıdan geçtiğimizde, her şey bir anlığına tamamen sessizleşti. Etrafımızı koyu bir sis sardı ve nefes almak bile zorlaştı. Ayaklarımın altındaki zemin sert ve soğuktu ama görünmez gibiydi; sanki hiçbir yere basmıyormuşuz gibi hissediyordum. Arkamı döndüğümde, geldiğimiz kapı kaybolmuştu. “Geri dönüş yok,” diye mırıldandım. Alas gözlerini kısarak etrafı inceledi. “Bunu zaten biliyorduk,” dedi. “İlerlemeliyiz.” Sis yavaş yavaş dağılmaya başladığında, bulunduğumuz yerin gerçek yüzü ortaya çıktı. Burası, Aytheris’in aydınlık ormanlarından ya da Thalmyra’nın mistik gökyüzünden çok farklıydı. Toprak, gri ve çatlaklarla doluydu, gökyüzü ise koyu kırmızı bir parıltıyla yanıyordu. Havada tuhaf bir yanık kokusu vardı. Burası Marathion’du. Birkaç adım attıkça çevremizdeki manzara daha da belirginleşti. Uzaktan, yıkık taş yapılar ve garip, organik görünümlü kuleler görebiliyordum. Gökyüzünde dönen siyah kuş sürüleri, keskin çığlıklar atarak hızla yön değiştiriyordu. “Bu yer... canlı gibi hissediliyor,” dedim, içimi ürperten atmosferi anlatmaya çalışarak. Alas başını salladı. “Marathion sadece bir toprak parçası değil. Burası, karanlık enerjinin beslediği bir diyar. Her şey, bu gücün bir parçası.” Tam o anda, bir hareket hissettim. Yan tarafta, çökmüş bir duvarın ardında bir şey kıpırdıyordu. Refleksle kılıcıma sarıldım. Alas da aynı şekilde tetikteydi. Kendimizi savunmaya hazır bir şekilde yavaşça duvarın arkasına ilerledik. Orada, yerde diz çökmüş bir figür vardı. Üzerindeki giysiler paramparçaydı, uzun siyah saçları yüzünü örtüyordu. İlk bakışta bir insan gibi görünüyordu ama vücudu garip, solgun bir ışık yayıyordu. Alas ona yaklaştığında, figür aniden başını kaldırdı. Gözleri… simsiyah ve ışıltısızdı. Tam o anda bir çığlık attı ve inanılmaz bir hızla üstümüze atıldı. Refleksle geriye çekildim, ancak yaratık insanüstü bir çeviklikle hareket ederek Alas’a saldırdı. Alas son anda kılıcını kaldırarak darbeyi engelledi. Yaratığın tırnakları taştan yapılmış gibi sertti; Alas’ın kılıcına çarpan tırnaklardan kıvılcımlar saçıldı. “Bu şey insan değil!” diye bağırdım, kılıcımı sıkıca kavrayarak. Alas yaratığı uzaklaştırdı ve bana döndü. “Hayır, ama bir zamanlar insandı.” Kalbim sıkıştı. “Ne demek istiyorsun?” “Marathion’a adım atanlar, buranın gücüne direnemezse… dönüşüyorlar,” dedi Alas, gözlerinde bir gölge belirmişti. Yaratık tekrar üzerimize atılmadan önce, Alas kılıcını hızla savurdu. Karanlık figür, acı dolu bir iniltiyle geriye savruldu ve gözlerimizin önünde çözülerek yok oldu. Geride sadece kuru bir kül yığını kaldı. Birkaç saniye boyunca ikimiz de sessiz kaldık. Bu dünyanın ne kadar acımasız olduğunu daha yeni anlamış gibiydim. Buraya gelen herkes, burada kayboluyordu. “Devam etmeliyiz,” dedi Alas sonunda, sesi her zamankinden daha sertti. Başımı salladım, ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti. Eğer buraya gelenler böyle bir kadere mahkûmsa… biz nasıl hayatta kalacaktık? Bunu düşünmek istemedim. Sadece ilerledim. Önümüzde bizi bekleyen çok daha büyük tehlikeler olduğunu hissedebiliyordum.
Bölüm 8
BÖLÜM 8: MARATHİON'A ADIM
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.