Gözlerimi kapatmadan önce gördüğüm son şey, o parlak ışık huzmesiydi. Ardından etrafımı derin bir sessizlik sardı. Bedenim hafiflemişti, sanki yer çekimi beni terk etmişti. Gözlerimi açtığımda, bambaşka bir yerde olduğumu anladım.
Burası ne o uzun masanın bulunduğu odanın kasvetine benziyordu ne de bildiğim herhangi bir yere. Gökyüzü, alıştığım mavilikten uzaktı; derin bir mor renkteydi ve içinden altın çizgiler geçiyordu, sanki yıldızlar hareket ediyor gibiydi. Etrafımdaki yerler birer birer şekil alıyordu. Yüksek dağlar, devasa şatolar ve havada süzülen kristal adalar... Ayaklarımın altındaki yer, gri ve siyah taşlarla döşenmişti ama taşların arasından ışık sızıyordu.
“Bu...” diye mırıldandım, cümleyi tamamlayamadan.
“Geçidin ötesine hoş geldin, Ay Parçası,” dedi bir ses arkamdan.
Dönüp baktığımda Alas’ı gördüm. Beni baştan aşağı incelerken yüzünde o her zamanki soğuk ifadesi vardı. Yanında, masadaki yaratıklardan biri daha vardı: uzun, ince ve gözleri zümrüt gibi parlayan bir elf.
“Bu nasıl bir yer?” diye sordum. “Ve neden buradayım?”
Alas, yanındaki elf kadına bakıp başını eğdi. “Nereden başlayalım, Dalya?”
Dalya adındaki elf kadın, bana yaklaşıp eğilerek selam verdi. “Burası sınav alanı,” dedi, sesi zarif ama bir o kadar da ürperticiydi. “Geçit taşıyıcıları, kaderlerine adım atmadan önce burada sınanır. Ve senin sıran geldi.”
“Sınanmak mı? Ne yapmam gerekiyor?” diye sordum.
“Buradaki her şey senin cesaretini, zekanı ve sadakatini ölçmek için tasarlandı,” dedi Alas. “Ama sınavın detaylarını kimse sana söylemeyecek.
Kendin anlamalısın. Korkularınla yüzleşmeden bu dünyayı asla tanıyamazsın Ay Parçası bunu unutma.”
“Bunu kabul etmek zorunda mıyım?” dedim endişeyle.
“Hayır,” dedi Alas omuz silkerek. “Ama etmezsen buradan sağ çıkamazsın.”
Bir anlığına içimde yükselen panik, etrafımdaki havanın ağırlaştığını hissettirdi. “Sağ çıkamaz mıyım?” diye tekrar ettim. “Bu ne demek?”
Dalya, elini hafifçe kaldırıp beni sakinleştirmeye çalıştı. “Korkma. Sadece kendi doğanın seni yönlendirmesine izin ver. Seni izleyeceğiz.”
“İzleyeceksiniz?” diye sordum. Ama onlar çoktan arkamda bir boşluk açılıp oradan kaybolmuşlardı. Artık yalnızdım.
***
Etrafıma bakarken, taşlardan birinin altından aniden bir ışık hüzmesi yükseldi. Bir adım geri çekildim ama ışığın içinden bir figür belirdi. Figürün detaylarını seçmek zordu; hem gerçekti hem de hayal gibi. Ama en kötüsü, bu figürün beni tanıyormuş gibi bakmasıydı.
“Mehir,” dedi figür, sesi yankılanıyordu. “Korkuyor musun?”
“Hayır,” diye yalan söyledim, ama kalbim göğsümü yumrukluyordu.
Figür gülümsedi. “O zaman ilk sorunu cevapla. Karanlık ve ışık arasında seçim yapmak zorunda kalsan, hangisini seçerdin?”
“Karanlık ve ışık mı? Bu bir bilmece mi?”
“Bir bilmece değil. Kalbinin cevabı.”
Kafam karışmıştı. İki seçenek... ama anlamı neydi? “Bilmiyorum,” dedim dürüstçe.
“Seçim yapmamak da bir seçimdir,” dedi figür ve gözden kayboldu.
Tam rahatlamışken, yerin sarsıldığını hissettim. Altımdaki taşlar kırılıyor, derin bir boşluk ortaya çıkıyordu. Dengesizce geri çekilmeye çalıştım ama bir şey beni içine çekiyordu.
“Hayır!” diye bağırdım, ama sesim boşlukta kayboldu. Kendimi bir kez daha düşerken buldum.
***
Gözlerimi açtığımda, farklı bir yerdeydim. Burası daha önceki fantastik güzellikten uzak, karanlık bir ormandı. Ağaçlar devasa boyutlardaydı ve dalları gökyüzünü tamamen kaplamıştı. Havayı keskin bir soğuk dolduruyordu.
Ormanın derinliklerinden bir uluma sesi yükseldi. Gözlerim irileşti. “Bu da neydi?” diye mırıldandım.
Sesi takip etmeme gerek kalmadı çünkü karşımdaki karanlıkta iki parlak göz belirdi. Bir kurt. Ama bu kurt, bildiğim hayvanlara hiç benzemiyordu. Gözlerinden yayılan mavi ışık ve devasa boyutları, onun bu dünyaya ait olduğunu açıkça belli ediyordu.
Kurt bana doğru adım atarken kalbim hızla çarpmaya başladı. Kaçmalı mıydım? Yoksa... kalmalı mı?
“Seçimini yap,” dedi bir ses zihnimde yankılanarak.
Bu sınavın ilk aşamasıydı. Ama ne seçmem gerektiğini hâlâ bilmiyordum. Kurt, karanlığın içinden bir hayalet gibi ilerliyordu. Adımları taş zeminde süzülüyormuş gibiydi. Gözleri birer mavi alev gibi parlıyordu ve o gözler bana kitlenmişti. İçimdeki korkuyu hissettiğine emindim.
“Seçimini yap,” dedi yine o yankılanan ses. Ama ses bu kez daha keskin ve ısrarcıydı.
Kaçmak mantıklıydı. Ama kurt, benden çok daha hızlı ve güçlü görünüyordu. Kaçarsam beni kolayca yakalayabilirdi ve sonra belki de beni çiğ çiğ yerdi. Bu düşünce beni daha da korkuttu. Kalmak… daha da korkutucuydu. Ama bir yandan, Alas’ın sözleri kulaklarımda yankılandı: “Korkularınla yüzleşmeden bu dünyayı asla tanıyamazsın.”
Derin bir nefes aldım. Ayaklarım istemsizce geri gitmek istiyordu ama zihnimde bir şey beni durdurdu. Geri adım atmayı bıraktım ve kararlılıkla kurtun gözlerine baktım.
“Ne istiyorsan yap,” dedim titreyen bir sesle. “Ama ben kaçmayacağım.”
Kurt birkaç saniye hareketsiz kaldı. Gözleri beni ölçüyordu, sanki verdiğim kararı tartıyordu. Ardından aniden ileri atıldı. İçgüdüsel olarak ellerimi kaldırdım, ama pençelerinin derime değmesini beklerken, hiçbir şey olmadı.
Gözlerimi açtığımda, kurt birkaç adım önümde durmuştu. Bir pençesini havaya kaldırmıştı ama saldırmak yerine yere çember çiziyordu. Çizdiği çemberden soluk bir ışık yükseldi ve içinden garip bir sembol belirdi.
Kurt bana doğru başını eğdi. Boyun mu eğiyor? Diye düşündüm şaşkınlıkla.
“Cesaretin sınandı,” dedi o zihnimde yankılanan ses. Ama bu kes kurtun içinden geldiğini anladım. “Ve kabul edildin.”
“Kabul edildim mi? Bu ne anlama geliyor?” diye sordum. Ama kurt cevap vermek yerine başını çemberin içine çevirdi ve bir uluma sesi çıkardı.
***
Çemberin içinden bir kapı belirdi. Altın ve siyah desenlerle süslü, antik bir kapıydı. Yavaşça yaklaşarak ona baktım. Bir karar vermem gerekiyordu, ama bu kez daha hazırlıklıydım. Kapının tokmağını tuttum ve sertçe açtım.
Kapının ardında, daha önce gördüğüm fantastik manzaraların aksine, tamamen beyaz bir oda vardı. Boş bir tuval gibiydi, hiçbir detay yoktu. Odanın merkezinde, havada asılı duran bir sandık vardı.
İçeriye adım attığımda, sandık yavaşça açıldı ve içinden tanıdık bir nesne belirdi: defter. Ama bu defter, sahilde bulduğum o sessiz defter değildi. Kapakları altın desenlerle süslenmiş ve üzerinde adımın yazılı olduğu bir defterdi.
Yaklaşarak defteri aldım. Elime aldığım an, içinde yine yazılar belirmeye başladı:
“Bir yolculuğa başladın, Ay Parçası. Bu sadece başlangıç. Kendi hikayeni yazmaya hazır mısın?”
***
Defteri elime alır almaz, beyaz oda bir kez daha değişti. Yer, gök ve duvarlar sanki yavaş yavaş eriyip şekil değiştiriyordu. Kısa süre sonra kendimi tekrar o taşlarla döşeli yolda buldum.
Alas ve Dalya, beni orada bekliyordu. Alas’ın yüzünde bir memnuniyet ifadesi vardı, Dalya ise alaycı bir gülümsemeyle beni süzüyordu.
“Hayatta kaldın,” dedi Alas. “Ve daha da önemlisi, kabul edildin.”
“Hâlâ neyin kabul edildiğini tam olarak anlamış değilim,” dedim sert bir tonla.
Alas elimdeki defteri işaret etti. “Aytheris, yalnızca kalbi güçlü olanları kabul eder. Defter seni seçti ve şimdi sen de Aytheris’in bir parçasısın. Ama unutma, bu yalnızca bir başlangıç.”
“Başlangıç mı?” dedim. “Daha ne kadar sınanacağım.”
Alas’ın yüzündeki o alaycı gülümseme geri döndü. “Her adımın bir sınav olacak, Ay Parçası. Ve her adımda kendi gücünü keşfedeceksin.”
Dalya, bir adım öne çıkarak bana eğildi. “Ama bu gücü nasıl kullanacağın tamamen sana bağlı. Ve yanlış bir seçim… her şeyi sona erdirebilir.”
Onların gözlerinden uzaklaşarak deftere baktım. Sayfalarında ne yazıyordu bilmiyordum. Ama tek bir şeyden emindim: Bu yolculuk, beni hem kendimle hem de bu dünyayla yüzleşmeye zorlayacaktı.
Ve artık geri dönüş yoktu.