Alas’ın arkasından yürürken, çevremdeki dünyaya hayran kalmadan edemiyordum. Koridorun tavanları, gökyüzü kadar yüksekti ve yıldızlarla işlenmiş gibiydi. Her adım attığımda yerlerdeki mermer taşlar parlıyor, hafif bir müzik gibi yankılanıyordu. Ama bu güzellik, içimdeki tedirginliği azaltmıyordu.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum, ama Alas cevap vermedi. Omzunun üzerinden bana kısacık bir bakış attı ve yürümeye devam etti. Sessizliği beni sinir etmeye başlamıştı.
“Bak, burada ne yapıyorsan açıkla. Neden buradayım? Burası neres—“
“Sorularını zamanı geldiğinde cevaplayacağım,” diye araya girdi. “Ama şu an yapman gereken tek şey bana güvenmek.”
Ona güvenmek mi? Hiç sanmıyorum. Ama başka çarem yoktu. Gözüm koridorun sonunda duran devasa oymalı bir kapıya takıldı. Altın detayları, kapının arkasında önemli bir şeyin olduğunu açıkça belli ediyordu. Alas kapıya vardığında durdu, yüzü ciddileşti.
“Burada gördüklerin, hayatını sonsuza dek değiştirecek,” dedi ve kapıyı iki eliyle yavaşça açtı.
***
Kapının ardındaki salon, bir masal kitabından fırlamış gibiydi. Ortada upuzun bir masa vardı, etrafı zarif sandalyelerle çevriliydi. Masanın üzerinde altın kaplamalı tabaklar ve parlayan kristal kadehler dizilmişti. Ama dikkatim bunlara değil, masanın etrafındaki insanlara –ya da yaratıklara– kaydı. Nereye düşmüştüm ben böyle?
Bazıları insan gibiydi, ama gözleri ya da ten renkleri onlara ait olmadıkları bir evreni ele veriyordu. Birinin sivri kulakları dikkatimi çekti; bir diğeri ise kocaman, korkutucu dişlere sahipti. Aralarındaki en ürkütücü olanı, gözleri neredeyse tamamen siyah olan biriydi.
Hepsi susmuş, beni izliyordu.
“Neden herkes bana bakıyor?” diye fısıldadım Alas’a.
“Çünkü sen buraya ait değilsin,” dedi basit bir şekilde.
Bu cümle mideme bir yumruk gibi oturdu. Ama gözlerim çoktan masanın başındaki tahtımsı sandalyeye oturan kişiye kaymıştı. O adam… Beni hipnotize eden bir yanı vardı. Sırtı dimdik, karizması tüm odayı dolduruyordu. Ama en önemlisi, yüzü…
“Hayır,” dedim boğazım düğümlenerek.
Bunun olamayacağını biliyordum. Bu, mümkün değildi. Bir an hayal görüyor olmayı diledim. Sanki uyuyordum, şimdi gözlerimi açacaktım ve tüm bunlar sona erecekti. İstemsizce gözlerimi kapadım, ama açtığımda hala olduğum yerdeydim. Gözlerim bana yalan söylemiyordu.
“Baba?” dedim, sesimi zar zor çıkararak.
Tahtta oturan adam, yani babam yüzüme baktı ve gülümsedi. O gülümsemeyi çok iyi tanıyordum. Çocukluğum boyunca bana huzur veren o sıcak ifade… Ama nasıl olurdu? O, yıllar önce ölmüştü. Gerçeklik algımı yetirmeme çok az kalmıştı.
“Merhaba, Mehir,” dedi sakin bir sesle.
Dizlerimin bağı çözüldü. Ayakta durmakta zorlanıyordum. “Bu… Bu mümkün değil. Sen…”
“Öldüm mü sanıyordun?” dedi. Gülümsemesi biraz daha büyüdü, ama bu sefer altında bir acı vardı. “Kendi dünyanda öldüğümü sandın, evet. Ama buradayım.”
Kelimeler ağzımdan çıkmıyordu. Bu, gerçek olamazdı. Babam nasıl hayatta olabilirdi? Hem de bu… bu garip evrende?
Alas araya girdi. “Otur, Ay Parçası. Her şeyin bir zamanı var.”
Oturmak mı? Oturup ne yapacaktım? Ama bacaklarım beni taşımayı reddettiği için en yakındaki sandalyeye çöküverdim. Babam hâlâ bana bakıyordu.
“Burada ne yapıyorsun?” diye sordum. Sesim titriyordu.
“Bunu sonra konuşacağız,” dedi. “Şimdilik seni burada görmekten duyduğum mutluluğa odaklanmak istiyorum.”
Ama ben öylece durup sevinemezdim. “Burası neresi? Ve sen… nasıl buradasın? Bu bir rüya mı?”
Babam cevap vermeden önce Alas yine devreye girdi. “Bu bir rüya değil,” dedi kesin bir şekilde. “Burası, senin gerçeğin.”
Bu cevap beni daha da öfkelendirdi. “Bu nasıl bir gerçek olabilir? Benim yerim burası değil! Benim dünyamda… normal bir hayatım vardı!”
“Normal bir hayatın olduğunu mu sanıyorsun?” dedi babam yavaşça. “Asıl yerin burası. Ve bunu çok geçmeden anlayacaksın.”
Odayı saran sessizlik bir anda bir hareketlilikle bölündü. Masadaki kişilerden biri –sivri kulaklı olan adam– yerinden kalkıp bana doğru eğildi.
“Gerçekten o mu?” diye sordu Alas’a.
“Evet,” dedi Alas. “Ay Parçası.”
“Ne Ay Parçası? Ne diyorsunuz siz?” diye bağırdım, sonunda sabrım taşmıştı. Ama cevap beklerken içimde bir şeylerin sonsuza dek değiştiğini hissediyordum.
Gözlerim masadaki herkesin üzerinde geziyordu. Her birinin bana baktığında hissettirdiği o tuhaf baskıyı tarif etmek zordu. Sanki bütün bu yabancılar, benimle ilgili bir sır biliyordu ve ben yalnızca dışarıda bırakılmıştım. Soruma kimseden yanıt gelmeyince konuşmaya devam ettim. “Biri bana açıklayacak mı yoksa sonsuza dek bilmeme izin vermeyecek misiniz?”
Alas gözlerini bana dikti. O buz gibi duruşu bile beni sindirmeye yetiyordu. “Açıklayacağız,” dedi, sesi keskin ama yumuşaktı. “Ama önce dinle, Ay Parçası.”
Dinlemek. Sanki bundan başka bir seçeneğim vardı.
***
Babam, masanın başında oturduğu yerden doğruldu. Gözleri hâlâ sıcak bir ışıltı taşıyordu ama bu ışığın altında yılların yorgunluğu vardı. Yavaşça yanıma geldi, başımın üzerine bir gölge gibi düştü.
“Kızım,” dedi, o kadar yavaş ve nazik bir şekilde ki boğazımda bir düğüm oluştu. “Beni dinlemen gerek. Burada olman bir tesadüf değil.”
“Hangi tesadüf?” dedim. “Beni bir rüyadan alıp buraya mı getirdiniz? Hayır, teşekkür ederim. Bana ne olduğunu anlatmadan hiçbir şey yapmayacağım!”
Babam derin bir nefes aldı ve yanıma oturdu. Yüzünde bir kararlılık belirmişti. “Dinle kızım. Dünya dediğin yer yalnızca bir parça. Burada gördüğün bu insanlar, bu evren... hepsi senin geçmişin ve geleceğinle bağlantılı.”
“Ne bağlantısı?” dedim alaycı bir sesle. “Ben bir insanım. Normal bir hayatım vardı. Sen öldün ve bu bir gerçek! Şimdi bana buranın ne olduğunu açıklayın, çünkü bu saçmalık kulağa hiç inandırıcı gelmiyor.”
Babam başını eğdi, sanki söylediklerim ona acı vermişti. Ama Alas araya girdi.
“Senin ne olduğunu bilmiyorsun,” dedi, sesi bir fısıltı kadar soğuktu. “Ama öğrenmen gerekiyor.”
Masadakilerden biri –dişleri uzun ve keskin olan bir kadın– hafifçe güldü. “Bu kadar sabırsız. İnsanlar her zaman böyle mi?”
“Ben sabırsız falan değilim!” diye karşı çıktım. “Burada ne yapıyorsam, bilmeye hakkım var.”
“Ve bileceksin,” dedi Alas. “Ama önce bir şeyi anlamalısın, Mehir. Sen sıradan bir insan değilsin.”
“Bunu söyleyen ikinci kişisin,” dedim gözlerimi devirerek. “Peki, neymişim? Elf mi? Vampir mi? Kurt adam mı?”
Alas başını iki yana salladı. “Hiçbiri. Sen bir geçit taşıyıcısısın.”
“Geçit taşıyıcısı mı?” diye tekrarladım, kelimeleri sindirmeye çalışarak. “Bu ne demek?”
Babam, Alas’ın yerine açıklamaya başladı. “Sen, Mehir, iki dünya arasında bir köprüsün. Bizim dünyamız ve insanların dünyası... senin varlığın bu iki dünyanın dengesini sağlar.”
“Denge mi? Ne dengesi?” diye sordum kafam iyice karışmış bir halde.
“Dünya dediğin yer, bu evrenden çok daha büyük bir sisteme bağlı,” dedi babam. “Burası Aytheris; ayın büyüsünü ve gizemini barındıran dünya. İnsanlar bunu bilmez. Ama buradaki varlıklar... onlar bu düzenin bir parçasıdır. Ve sen, bu düzenin anahtarı olan kişisin.”
Söylediklerinin anlamını kavramaya çalışıyordum ama kafamda hiçbir şey yerli yerine oturmuyordu. “Beni buna nasıl bağladınız? Ben... ben sadece biriyim. Normal bir insan!”
“Sen hiçbir zaman sadece biri olmadın,” dedi Alas. Sesi yumuşamıştı, ama yüzü hâlâ ciddiyetle doluydu. “Defteri bulduğunda, bu sorumluluğu kabul ettin.”
“Defteri bulmak benim seçimim değildi!” diye karşı çıktım. “Onu bir sahilde buldum. Rastgele!”
“Rastgele hiçbir şey olmaz,” dedi Alas. “Defter seni seçti. Tıpkı benim seni bulduğum gibi.”
O an, masadaki herkesin neden sessiz kaldığını anladım. Onlar zaten her şeyi biliyordu. Ama benim bilmediğim bir şey daha vardı.
“Ve şimdi ne olacak?” diye sordum, sesim titrerken.
“Şimdi,” dedi babam, yüzünde hem gurur hem de endişeyle, “sana ait olan dünyayı tanımaya başlayacaksın. Ve kendi yolunu bulacaksın.”
Alas, bu sözlere başıyla onay verirken bir kez daha konuştu. “Ama önce bir sınavdan geçmen gerek, Ay Parçası.”
“Sınav mı? Neyin sınavı?”
“Senin bu dünyaya ait olup olmadığını kanıtlayacak bir sınav,” dedi Alas.
“Hazır ol.”
“Ya hazır değilsem?”
Alas hafifçe gülümsedi. “O zaman bu dünyayı asla göremezsin.”
O sırada tahtın yanındaki duvar aniden titreşti. Bir ışık huzmesi odayı doldurdu ve tüylerim diken diken oldu. Kaderimin ne olduğunu bilmeden bu ışığın içine çekildiğimi hissettim.

