GÜNDÜZÜN AYI
Ivy, son dersin bitmesini hayatında hiç olmadığı kadar büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu.
Öğretmenin anlattıklarından tek kelime anlamamıştı. Defterinin köşesine durmadan küçük hilaller çiziyor, sonra da çizdiklerine bakıp kaşlarını çatıyordu.
Avucundaki işaret artık görünmüyordu.
Ama Ivy hâlâ onu hissedebiliyordu.
Sanki derisinin altında, çok uzakta atıyormuş gibi hafif bir sıcaklık vardı.
“Bugün bir tuhafsın.”
Ivy başını kaldırdı. Yanındaki öğrenci ona bakıyordu.
“Bir şeyim yok.”
“Bütün ders boyunca eline bakıp durdun.”
Ivy hemen elini sıranın altına çekti.
“Öyle mi?”
Karşısındaki kız cevap vermeden önce zil çaldı. Sınıftaki herkes bir anda ayağa kalktı. Sandalyeler çekildi, çantalar toplandı ve koridorun uğultusu sınıfın içine doldu.
Ivy de çantasını aldı.
Eve gitmesi gerekiyordu.
Annesinin sabah söyledikleri yeniden aklına geldi.
Bugün okuldan sonra doğrudan eve gel.
Nedenini sorduğunda annesi cevap vermemişti. Üstelik o sırada yüzünde gördüğü ifade, Ivy’nin içini hâlâ huzursuz ediyordu.
Sanki annesi bir şeyin olmasını bekliyordu.
Ya da çoktan olmuş bir şeyden korkuyordu.
Ivy okuldan çıktığında hava bulutluydu.
Sabah gördüğü solgun Ay artık görünmüyordu. Gökyüzü gri bulutlarla kaplanmıştı ve sokak lambaları henüz yanmamıştı.
Eve giden yolda her zamanki kestirme sokağa saptı.
Tam köşeyi döneceği sırada durdu.
Karşıdaki eski binanın penceresinde bir ışık yanıp sönüyordu.
Ivy bu binayı yıllardır görüyordu. Camları kirliydi, giriş kapısının boyası dökülmüştü ve önündeki küçük bahçeyi yabani otlar kaplamıştı. İçeride kimsenin yaşamadığını düşünüyordu.
Ama şimdi üst kattaki pencerede gümüş renkli bir ışık parlıyordu.
Ivy birkaç adım yaklaştı.
Işık bir kez daha yanıp söndü.
Ardından pencerenin arkasında bir siluet belirdi.
Uzun boylu, hareketsiz bir insan silueti.
Ivy’nin kalbi hızlandı.
“Merhaba?” diye seslendi.
Cevap gelmedi.
Siluet yavaşça başını kaldırdı.
Tam o anda bulutların arasından Ay göründü.
Gündüz vakti.
Ivy nefesini tuttu.
Ay’ın çevresinde ince, gümüş bir halka vardı. Işığı gökyüzüne yayılıyor, bulutları sanki içeriden aydınlatıyordu.
Sonra sokaktaki bütün sesler kesildi.
Bir araba kavşağın ortasında durdu. Yoldan geçen bir adam adımını havada tutmuş gibi hareketsiz kaldı. Rüzgâr sustu.
Ivy artık korkusunu gizlemeye çalışmıyordu.
“Yine başladı…”
Avucunun içi ısındı.
Gümüş hilal işareti yeniden ortaya çıktı.
Bu kez kaybolmadı.
İşaretin ortasında ince bir çizgi belirdi ve Ivy’nin elinden gökyüzüne doğru bir ışık yükseldi. Işık Ay’a ulaştığı anda, zihninin içinde daha önce duyduğu ses yankılandı.
“Beni bulmalısın.”
Ivy başını kaldırdı.
“Kimsin sen?”
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra ses yeniden konuştu.
“Zamanın kalmadı.”
Ivy’nin boğazı düğümlendi.
“Neden benimle konuşuyorsun? Benden ne istiyorsun?”
Bu kez cevap, kulağının hemen yanında fısıldanmış gibi netti.
“Çünkü onlar seni bulmadan önce sen gerçeği bulmalısın.”
“Kim onlar?”
Ay’ın gümüş ışığı aniden titredi.
Eski binanın penceresindeki siluet kayboldu.
Ardından gökyüzü karardı ve zaman yeniden akmaya başladı.
Arabalar ilerledi. İnsanlar yürümeye devam etti. Sokaktaki sesler geri döndü.
Ivy sendeleyerek duvara tutundu.
Nefes nefeseydi.
Elindeki hilal işareti yavaşça soldu ama bu kez tamamen kaybolmadan önce avucunun ortasında küçücük bir nokta kaldı.
Ivy gözlerini gökyüzünden ayırmadı.
Artık bir cevap istiyordu.
Ne olursa olsun, bu işin peşini bırakmayacaktı.
Aynı anda, Lunarya’daki Gümüş Saray’ın altında bulunan eski bir odada, yıllardır kullanılmayan bir kristal parladı.
Odanın duvarlarında eski yazılar ve yarısı silinmiş semboller vardı. Ortada duran taş masanın üzerinde ise gümüş bir harita bulunuyordu.
Haritanın üzerinde bir nokta yanıp söndü.
Ivy’nin bulunduğu yer.
Bir gölge, odanın karanlık köşesinden ayrıldı.
“Demek uyandın,” diye fısıldadı.
Kristalin içinden boğuk bir ses yükseldi.
“Henüz değil.”
Gölge başını çevirdi.
“Peki ne zaman?”
Kristalin yüzeyi bir anlığına simsiyah oldu.
Ardından tek bir kelime duyuldu.
“Yakında.”
Gölge geri çekildi.
Odanın kapısı kendiliğinden kapandı.
Ve taş masanın üzerindeki haritada, Ivy’nin işaretinin hemen yanında ikinci bir nokta belirdi.
Ay Mührü’ndeki çatlak büyüyordu.
Lunarya’da kimsenin bilmediği bir şey daha vardı.
Noxar yalnızca uyanmayı beklemiyordu. Birisi ona yardım ediyordu.
