İçeriğe geç

Ay Işığını Kesti

Bölüm 6 · 24 dk okuma

Ay Işığını Kesti

Bölüm 6

Bölüm 6: Finifugal

*Sonlardan kaçmak, herhangi bir şeyin sonlanmasından nefret etmek

Son Feci Bisiklet- Torna

Bir şey var, adını koyamadığım.

Kırılmaktan öte, parçalanmak gibi.

Toplamaya çalıştıkça dağılıyor.

Dağılıyorum.

Bir şey var halledemiyorum.

-Turgut Uyar

Albert Einstein'ın özel görelilik teorisine göre bütün varlıklar ve varlığın fizikî olayları izafidir. Zaman, mekan, hareket birbirinden bağımsız değillerdir. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı izafî olaylardır. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekan hare­ketle, hareket mekanla ve dolayısıyla hepsi birbiriyle bağımlıdır. Şu sıralar ise zaman, bu teoremin aksine ilerliyordu benim hayatımda. Hareket ve mekan aynı kalırken zaman beklemediğim bir hızda ilerliyordu. O vahim günden sonra haftalar geçmişti. Armen ile garip bir ilişkimiz olmuştu, bana hâlâ Alaz ile ne gibi bir ilişkisi olduğunu söylemiyordu ve ben de uğraşmak için çaba sarf etmemiştim. Evli değildi ama çocuğu vardı ve sinsi bir kişilikti. Ne kadar bu konu üzerine titremesem de dikkatim her daim üzerindeydi.

Her sabah büyülü ormanda koşu yapmaya devam ediyordum. İlk günlerde yalnız ve huzurlu günler geçirsem de daha sonra bana Alaz da eşlik etmeye başlamıştı. Bana ilk katıldığında ağzımdan laf almaya çalışsa da daha sonra hiçbir halttan haberim olmadığını anlayınca ağzımı yoklamayı bırakmıştı. Daha sonra ise garip bir şekilde bana eşlik etmeye devam etmişti. Sürekli onu kovmama rağmen fazla inatçı davranmıştı, bende daha fazla uğraşmamıştım sonuçta orman benim değildi. Ayrıca büyülü ormanın içinde kendimi bir tarihi dizide hissediyordum, o da öyle hissediyordu ki bana garip bir hitap şekli takmıştı, ne kadar hoşlanmasam da. Onun bana eşlik etmesine izin vermemim sebebi ona bayılmam değildi tabi, bana güvenince ağzından bir şeyler kaçıracağından emindim. Ayrıca etrafımda yakışıklı biri olmasın benim de moralimi yükseltiyordu. Tamam gönlüm bine ait olabilirdi ama zihnim asla! Bu yüzden kişiden bağımsız yakışıklı kişilikler benim motivasyonumu daima yükseltirdi, konuşmadıkları sürece.

Silas'dan ise bahsetmek dahi istemiyordum. Kalbim onu gördüğünde garip reaksiyonlar vermeye devam ediyordu, maalesef. Biri fark edecek diye ödüm kopuyordu. Ayrıca yüz yüze geldiğimizde babam konusundan ekseriyetle kaçıyordu ve sürekli didişiyorduk. Resmen bana dalaşmaktan zevk almaya başlamıştı, adamı kendime aşık edeyim derken asker arkadaşım yapmıştım. Ayrıca her yüz yüze geldiğimizde ne kadar Betül'ün kim olduğunu, şuan nerede olduğunu ve bununla ilgili binlerce soruyu sormak istesem de bir türlü cesaret edemiyordum. Evden çıkacak olsam, birileriyle muhatap olacak olsam dibimde bitiyordu, sonunda o da benden korkması gerektiğini anlamıştı.

Kevin ve Hilal'le telefondan konuşuyorduk aslında Hilal'le buluşmak istesem de kendimi tamamen yazdığım kitaba odaklamıştım ama Hilal yakında pastanenin açılışını yapacağından ona yardıma gitmem gerekiyordu. Ona her şeyden bahsedecektim yüz yüze gelince, dışarıdan bir bakış açısına ihtiyacım vardı. Ayrıca bu açılış konuda fazlasıyla heyecanlıydı, onun bu güzel gününde yanında olmak istiyordum o zaman bu evlilik bombasını da patlatabilirdim. Kevin ise yakında döneceğini söylüyordu ama onun sağı solu pek belli olmadığından pek inanamamıştım bu dediğine. Her an her yerden çıkabilecek bir kapasiteye sahipti. Annemle tek bir kere bile konuşmamıştık. Giderken beni bırakmayan annem beni bir kere bile aramamıştı, çok da umurumdaydı! Onun bu işlerden haberi olup olmadığını merak ediyordum. Dediğim gibi babamla evlenmesi fazla saçmaydı bu yüzden ortada bir haltlar döndüğüne ve üvey annemin de bundan haberi olduğuna neredeyse emindim, neredeyse. Kesin emin olmadığım şeylerin üstüne gitmezdim ve eğer bu konu hakkında bir bilgi elime geçerse o zaman elimden çekeceği vardı.

Bu haftalarda bir diğer olay ise Poyraz'dı. Poyraz'ın haftalar içinde Zeynep'e aşık olmasını dinlemiştim. Bir gün arayıp aralarında çok yaş farkı olduğundan böyle bir şey olamayacağını söylüyor, diğer gün ise onu deli gibi kıskanışını anlatıyordu, bu saçma mahalle hikayesini dinlemek benim içinde beklenmedik bir şekilde eğlenceli olmuştu. Şu an ki mutsuzluğum aksine birilerinin mutlu olmasından mutluydum, bu sık başıma gelmezdi. Ayrıca Poyraz bana olan 'büyük' aşkını unutmuştu neyse ki, keşke bende Silas'ı böyle kolayca unutabilseydim. Onunla tekrar yüz yüze gelinceye kadar onu unuttuğumu zannetmiştim ama tam aksiydi, onunla yüz yüze geldiğimizde yerinden şahlanan kalbimde bunun kanıtıydı.

Zeyyen Hanım da evde hükümet kadın gibi geziyordu. Neyse ki bana bulaşmıyordu. Evdeki diğer çalışanlar sürekli fısır fısır arkamdan konuşuyordu. Hepsi Silas gibi birini nereden bulduğumun formülünü, onların değimiyle Silas'la evlenme büyüsünü merak ediyorlardı. Yani bir kırk fırın ekmek yemeleri lazımdı. Açıkçası kendime güveni tam olan biriydim, şimdiye kadar onlarca teklif almıştım ve hepsi standartların bir hayli yükseklerde olan kişilerdi. Tabi konu Silas'a geldiğinde her şey değişiyordu, onu rahatça tavlayabilirdim bence ama başka birine aşık olduğunu biliyordum ve bu bana inanılmaz bir acı veriyordu.

Şimdi ise yine sabahtan spor kıyafetlerimi giymiş odamdan çıkıyordum. Silas bu saatlerde nerede oluyordu bilmiyordum ama kahvaltıyı beraber yapıyorduk genelde. Mike ve Ike ile de anlaşma yapmıştık, ormanın başında iki saat kadar beni bekliyorlardı. Diğer türlü olursa da her türlü kaçtığım için bunu kabul etmişlerdi, eh tabi bu koşularımda bana kimin eşlik ettiklerini henüz bilmiyorlardı tabi. İkisine de benimle uğraşmanın acı verdiğini ve bir an önce bu ıstıraptan kurtulmak istediklerini tahmin edebiliyordum, benimle uğraşmak on adamdan aynı anda yumruk yemekten daha yorucuydu.

"Valen Hanım günaydın." dedi Mike. İkisini asla ayrı görmemiştim, birbirinden farklı dış görünüşlerinin aksine sürekli ikiz gibi geziyorlardı. Kafamı salladım ve ormanın başına kadar bana eşlik ettiler. Elimle asker selamı verdim ve yavaş tempoda ormanın ortasına koşmaya başladım. Artık neredeyse avcumun içi kadar iyi biliyordum bu ormanı. Koşmaya devam ederken ağaçların kenarında oturmuş beni bekleyen Alaz'ı gördüm.

"Leydim!"

Evet bana taktığı garip lakap 'Leydim' di. Hayır nerem Leydiye benziyordu ki benim? Bende olsa olsa cadı olurdu. Bunu ona söylesem de asla kabul etmiyordu, ben de pes etmiştim artık. "Bugün de günümü güzelleştirdiniz." dedi gülümseyerek. İşte bu yüzden bu ormana geldiğimde kendimi tarih sahnesinin içinde hissediyorum diyordum çünkü Alaz buradayken böyle konuşuyordu ve ona uymak aşırı eğlenceliydi. Her zaman bir zaman makinası bulup geçmişin İngiltere'sine dönmek isterdim bu yüzden bu tatlı repertuvar hoşuma gidiyordu.

"Beyefendi aynı şeyi ben de size söylemek isterdim ama ne yazık ki bir hayli huysuzum bugün." dedim. Dün hiç uyuyamamıştım bu yüzden olabilirdi ama dün Silas'ı hiç göremediğimden de olabilirdi. Artık ona olan garip hislerimin suçunu zavallı kalbime atmayı bırakmıştım ya da... bırakmamıştım. Tek suçlu Silas'ın çaldığı zavallı kalbimdi!

"Her zamanki haliniz yani." dedi Alaz bu sırada. Tamam haklıydı genel olarak huysuz bir insandım ama onunla konuştuğuma şükretmeliydi!

"Hıh! Size hiç yakıştıramadım böyle yakışıksız lafları." dedim ve yanından geçerek yavaş tempoda yürümeye devam ettim. Hızlıca koşup yetişti bana ve yanımdaki yerini aldı.

Bugün o da benim gibi spor giymek yerine takım elbise giymişti üzerine, yakışmıştı yani. Altın sarısı kıvırcık saçları yine aheste aheste sallanıyordu başından. Mavi gözleri yine her zamanki gibi ilgiyle bakıyordu bana, itiraf etmeliyim birinin birinin böyle ilgili dinlemesi daima hoşuma giderdi. Siyah takım elbisesinin paçaları ise hafif çamurlanmıştı. Hâlâ neden takım elbise giydiğini anlamlandıramasam da fazla sorgulamadım.

"Büyük bir hata yaptım leydim! Bunu affettirmeme izin verin lütfen." bunu beklemiyordum. Genelde ikimizde kısaca sohbet edip sessizce koşmaya devam ederdik. Benden cevap beklediğini görünce sakince kafamı salladım, ne yapıyım merak etmiştim! Ayrıca takım elbise bile giymişti yahu, önemli bir şey olsa gerekti.

Valen seni bir gün bu merakın öldürecek, demedi deme!

Buna itiraz edemezdim bak. Silas ile evlenmeme sebep olan şeyde merakımdı. Eğer o yönden bakacak olursak da babama da bu şekilde ulaşmıştım. Tabi henüz hâlâ spesifik bir bilgi öğrenememiştim Silas'tan, ağzı çok sıkıydı. Yaptığım her oyunu gayet kolayca kendi tarafına çekmeyi başarıyordu. Ne yalan söyleyeyim hoşuma da gidiyordu, insanları kolayca manipüle etmek benim için çok sıkıcıydı. Sırf merakımdan neler yapmamıştım ki ve bu saçma merakımın en kötü sonucu göğsümün altındaki çirkin yarada saklıydı ama o başka günün hikayesiydi.

Bunları düşünürken bir yandan da Alaz'a eşlik ediyordum. Beni ormanın en sevdiğim kısmına yönlendirdi. Ormanın ortalarında etrafı kocaman ağaçlarla sarılı bir düzlük vardı, orada soluklanmayı seviyordum. Her renk ve boyuttan onlarca ağaç düzlüğün etrafında sıralanmış beni selamlıyordu adeta. O kısma yaklaştığımda arkama geçti ve gözlerimi kapattı. İlk başka elimle açmak istesem de kulağıma "Bana güven." diye fısıldayınca akışına bırakmaya karar vermiştim. Ne yalan söyleyeyim şu eve geldiğimden fazlasıyla yalnız olduğumdan Alaz'ı hiç sahip olmadığım bir arkadaşım olarak görmeye başlamıştım.

"3..2..1.."

Gözlerimi açtığımda bu ormanı ilk gördüğümdeki gibi tekrar büyülenmiştim, adeta dilim tutulmuştu. Ormanın en sevdiğim ağacının, o kocaman meşe ağacının yere kadar uzanın dalına bir salıncak kurmuştu. Bunu görünce aklıma dağ evinin önündeki tek eğlencem olan küçük salıncak gelmişti. O bundan çok daha fazla derme çatmaydı bu yüzden sürekli düşüp bir yerlerimi yaralasam da asla oynamayı bırakmayacağım tek şeyimdi. Bu salıncak ise manzara açısından çok daha güzeldi, şimdiden burada kitap okuduğumu hayal eder olmuştum.

"Bu... Bu muhteşem bir şey beyefendi!" dedim bu ormana girdiğimizden beri bozmadığımız garip tarihi oyunu bozmayarak. Gözümü salıncaktan zorda olsa çevirdiğimde Alaz'ın hayranlıkla bana baktığını gördüm. O anda aklıma korkunç bir ihtimal gelse de hemen çizdim üstünü. Alaz tabi ki benden hoşlanmazdı, sabah sabah ruh gibi halimi görüp benden hoşlanacak bir kişi bile tanımıyordum ve Alaz neredeyse her sabah bu korkunç manzaraya şahit oluyordu, evet evet böyle bir şey ihtimaller dahilinde dahi olamazdı. Zaten daha tanışalı birkaç hafta olmuştu. Tamam mükemmel bir kişiliğim, eşsiz bir karakterim ve muhteşem bir dış görünüşe sahip olabilirdim ama bana o gözle bakmazdı bence, daha çok sıkı iki yakın arkadaş gibiydik ve daha tanışalı ne kadar olmuştu ki!

Bunu söyleyen kişi de Silas Soykamer'e ilk görüşte aşık olan kişi

Dedi iç sesim bana kıs kıs gülerek, bu acı bir gerçekti. O farklı bir şeydi bir kere! "Beğendiğine sevindim leydim." dedi Alaz ben derin düşüncelere dalmışken. Hayatımda ilk kez birine gerçekten samimi bir şekilde gülümsedim. Silas haricinde tabi, o tamamen istisnaydı. Ona olan gülüşlerim istemsizce samimi oluyordu, aşk denen saçma kimyasal şey yüzündendi bu yüzden onu saymıyordum. Salıncağa oturdum ve o da arkamdan sakince sallamaya başladı. O dağ evinde hissettiğim huzuru tekrar hissetmiştim resmen.

Tam bu anda başıma her şey gelebilirdi. Bir bomba tam bu ormana düşebilirdi, Kuzey Kore bir anda Türkiye'ye saldırmaya karar verebilirdi ve attığı füze de tam bu ormana düşebilirdi ya da Dünya'ya yaklaşan kocaman bir meteor bir anda bu ormanın içine düşebilirdi. Bunların hiçbirine şaşırmazdım, hepsi olasılıklarımın içindeydi ama o anda gerçekten, gerçekten beklemediğim bir şey oldu.

"Valen!" diye bir bağırış duydum. Tam karşımda boğa gibi sinirli bir adet Silas beyefendisi gördüm. Her an bir bombadan daha tehlikeli bir şekilde patlayabilecek olan bir Silas kişisi. İşte bu o ihtimallerin arasında en korkutucusuydu. Heybetli duruşuyla bize doğru ilerliyordu. Üzerinde her zamanki gibi jilet gibi olan takım elbiselerinden biri vardı. Saçlarını arkaya doğru taramıştı ama rüzgarın gücünden olsa gerek alnına kadar düşmüştü o güzelim gece karası saçları. Çakır gözleri benim ve Alaz arasında mekik dokuyordu adeta. Kiraz gibi dudakları arasından bir şeyler mırıldanıyordu, küfür olsa gerekti.

"Buyurun benim?" dedim sevimli bir şekilde gülümseyerek ya da gerginlikten çalışmayan kaslarım sayesinde çakiye de benziyor olabilirdim, bilmiyordum. Kocaman adımlarla yanıma geldi ve salıncaktan sertçe çekip arkasına aldı. Arkasında da koruma ordusu duruyordu. Mike ve Ike kafasını eğmişti suçlu gibi, küçük oyunumuz ortaya çıkmıştı galiba. Olan onlara olmuştu, aman sanki çokta umurumdaydı.

"Gümüşay sen ne halt ediyorsun karımın yanında?" dedi bağırarak, hayır bu yanlış bir tabir olmuştu kükreyerek demeliydim. Ben o arada kolumu elinden çekmeye çalışıyordum ve o arada kafam bir kelimeye takıldı, karım? Şuan ne oluyordu anlamamıştım gerçekten. Birkaç haftadır beni elinden geldiğince tiye alan ve gördüğünde de sadece dalaşmak için benle muhabbet kuran Silas'ı şimdi böyle görmek beni şaşırtmıştı. Bunları dikkate alarak odak noktasının ben değil de benim Alaz'la olan görüşmem olduğu da açıkça belliydi. Bu tepkiyi saçma erkeklik egosu yüzünden yaptığını ise düşünmek dahi istemiyordum.

"Ne yapıyormuş gibi gözüküyoruz?" dedi Alaz yalandan gülümseyerek. Bir gözü de Silas'ın kolumu tuttuğu elimdeydi. Alaz'ı gözlerindeki ateşi görmüştüm, yine birilerinin kini yüzünden savunmasız bir ceylan gibi ortaya atılacaktım ama Valen Saygın buna asla izin vermezdi.

İlk önce Silas'ın tuttuğu bileğimi çekerek onun arkasından çıktım ve ikisinin ortasına geçtim. "Asıl sen ne halt ediyorsun?!" diye bağırdım ilk başta Silas'a doğru. Eğer bu çıkışı yapmasaydım Alaz saçma sapan şeyler söyleyerek Silas'ı kışkırtmaya çalışabilirdi, bunu riske etmek istemiyordum. Kimsenin beni oyunlarına alet etmesine izin vermezdim.

Silas seni çok güzel kandırdı ama ona ne diyorsun Valen Hanım?

O bir anlık dikkatsizliğime gelmişti bir kere, hayır bir kere de benim tarafımı tut nankör iç ses!

Ben iç sesimle kavga ederken Silas bu çıkışımı beklemiyor olmalıydı ki kafasını bana çevirdi. Alaz'ın beni kaçırdığını falan mı düşünmüştü anlamamıştım ki. Yoksa böyle gelmesinin başka bir sebebi olamazdı. Tek kaşını kaldırıp bana bakmaya devam etti. "Ben senin kiminle görüştüğüne karıştım mı hiç?" dedim, burada vermek istediğim mesaj bizim gerçek bir evlilik yapmadığımız üzerineydi. Kaşlarımı kaldırıp indirsem de beni açıkça duymazdan geliyordu.

"Karış karıcım." dedi sinsi sinsi gülümseyerek. Kısa süredir patlamak için beklediğim bombayı şimdi patlatmaya karar vermiştim. Birkaç haftadır ağzımda tuttuğum bir baklaydı. Betül işini soracaktım. Araştırmıştım, bütün her şeyini didik didik etmiştim. Elimde annesinin kızlık soy ismine kadar her türlü bilgi vardı ama şuan neredeydi, neler olmuştu hiçbiri hakkında tek bir şeye dahi ulaşamamıştım. Medyayı bile bu kadar kısıtlayabilecek tek kişi Silas olabilir diye düşünüyordum, her an farklı bir bilgi çıkıp her şeyi değiştirebilirdi tabi.

Betül'den biraz bahsetmek gerekirse tek bir cümleyle insan suretinde bir prenses diyebilirdim. Bana da genelde insan suretinde cadı dediklerine göre benim tam tersimdi yani. Mankenleri kıskandıracak bir vücudu, sapsarı hatta beyaza yakın renkteki saçları ve mavinin en güzel tonunda gözleri, minnacık hokka bir burun ve kiraz gibi dudakları vardı, çok... çok güzeldi yani. Küçüklüğünden beri küçük pembe bir toz bulutunun üzerinden dünyadan, gerçek dünyadan tamamen farklı bir fanusun içinde yaşayan bir prensesti. Ona prenses dememin sebebi ise bir prensle evlenmesinden dolayı değildi tabi ki, bu kızın babası kraldı... petrol kralı. Sonradan görme falan da değillerdi hani yedi ceddi zengindi kızın. Tek bir vukuatı, tek bir kötü haberi yoktu. Aksine yapılan bütün haberleri yaptığı iyiliklerden falan filandı. Sadece babasının değil halkın da prensesiydi yani. Tam bir yıldır ise tek bir haberde bile ismi geçmiyordu, evet her şeyi aramıştım. Etrafındaki herkesle, gerçekten herkesle, ilgili haberlere her şeye bakmıştım ama yoktu.

Ortadan kaybolmadan önce Silas'la da medyanın prenses ve prensiydiler. O kadar kötü hissetmiştim ki o haberlere bakarken. Daha önce tek bir kere bile araştırmamın sebebi buydu, kırılmıştım. Kırılmamım sebebi aralarındaki masalsı ilişki değildi, herkes mutlu olmak zorunda değildi, bende dahil. Asıl üzülmemim sebebi o kıza olan bakışlarıydı, kırıldığım şey bu bakışların bir kere bile bana değmeyeceği düşüncesiydi.

Keşke daha önce tanışsaydık diye fısıldamıştım sesim titreyerek ikisinin de kocaman gülümsediği o fotoğrafa, gözlerim dolmuştu ve ağlayacak tek bir omuza dahi sahip değildim. Koskoca dünyada tek başımaydım aynı babamın beni yapayalnız bıraktığı o gündeki gibi. Boğazıma takılan o koskoca yumru bok gibi hissettiriyordu.

'Sonra baktım, ağlayacak tek bir omuz bile kalmamış. Bende koydum başımı kendi dizlerime, doya doya ağladım...' Cahit Sıtkı Tarancı)

O fotoğrafı hatırlayınca yine gözlerimin dolacağını anlamıştım hemen kafamı sağa sola salladım ve derin bir nefes aldım, kendine gel Valen! "Betül kim o zaman?" dedim sesimin titrememesine dikkat ederek. Alaz'ın ve Silas'ın yüzünün anbean kararışını izledim. Ups! Yanlış noktaya ayak basmıştım sanırım ama battı balık yan giderdi. Alaz tabi ki de bu işin içindeydi. Aralarındaki her şey birbirine bağlıydı. Ercüment Gümüşay olayı, Betül Ilgaz olayları arasında bir şeyler olmalıydı.

Her şey çorba olmuştu.

"Sen nereden biliyorsun?"

"Sen nereden biliyorsun?"

İkisi de aynı anda aynı soruyu sormuştu, işin içinde Alaz da vardı yani. İşler gittikçe karışıyordu ve ben bu karmaşanın içinde tek başıma kalmıştım. "Gerçekten bunu sordunuz mu bana?" dedim ilk başta, kafamı yana yatırarak gülümsedim. "Amma safsınız, sizin her haltınızdan haberim var benim." dedim, tamam bu biraz iddialı olmuştu. Bir halttan haberim falan yoktu tabi ama gaza gelmiştim biraz, tamam biraz da Betül'ü kıskanmıştım ve bu bana hiç yakışmamıştı. Kıskanacağım tek şey kendi mükemmelliğim olmalıydı, özür dilerim kendim arada böyle karışıklıklar oluyor.

Ben kendimden özür dilerken Silas yine kolumu tuttu ve korumaların olduğu duvarın arkasındaki diğer büyük ağacın köşesine çekti beni. Yanlış anlamayın ben izin vermiştim çekmesine yoksa asla yapamazdı.

"Valen şimdi çıldıracağım. Evimden çok önemli bir belge çalınmış bunun için evden çıkıyorum, bir geliyorum bir Gümüşay'la berabersin. Ne oluyor öğreneyim yanlış anlaşılmadır diyorum B-Betül," cümlesini tamamlayamadan derin bir nefes aldı. Silas'ın adını ağzına alırken bile içinin titrediği bir kızla kendimi karşılaştırıyordum birde, tam bir eziktim. "Betül'ü soruyorsun bana. Ben her şeyi senin için kolaylaştırmaya çalıştıkça, seni acıdan kederden uzaklaştırmaya çalıştıkça sen bırak duvarlarıma girmeyi duvarlarımı bombalamaya çalışıyorsun ama ben pes ettim ne oluyorsa olsun artık." dedi ve gözlerini kapatıp gökyüzüne baktı kısa bir süre, ademelmasının yavaşça aşağı kaymasını izledim hayır böyleyken bile nasıl böyle karizmatik olabilirdi bir insan ve ben bu durumdayken bile hâlâ nasıl bunu düşünebilirdim?

"Silas ben sana nasıl bir profil çizdim Allah aşkına! Oradan korunmaya muhtaç biri gibi mi gözüküyorum ya da birinin beni kanatları altına almasına ihtiyacım varmış gibi mi duruyor bilmiyorum ama benim her türlü acıyı sırtlayacak gücüm var merak etme!" dedim. Kaşlarını kaldırdı 'öyle mi' dercesine, yine hafife alıyordu beni ama bunun intikamı acı olurdu.

"Anlaşılan belgeden haberin yok." dedi kesin çıkan sesiyle. Ne belgesinden bahsettiğini bile bilmiyordum ama böyle bir şey olsaydı da zaten fark etmezdi bunu. "Hadi gidiyoruz." dedi ve elimi tuttu. Kalbim yine birkaç saniye tekledi her zamanki gibi ve ben kendime gelmeye çalışırken arkamızdaki orduyla beraber çoktan ormanın çıkışına doğru yol almıştık.

🍂

Silas'tan

Yıllar geçiyordu. Günler, saatler, dakikalar, saniyeler geçiyordu. Mevsimler geçiyordu ama o gittiğinden beridir hep o mevsimdeydim, hep kıştım. Sıradan hayatımda yaşamsızlığımın tadını çıkarıyor, yaşayan bedenimin içinde öylece ruhumu çürümesini izliyordum. Benim saatim durmuştu çoktan. Ta ki Valen Saygın hayatımın içine bomba gibi düşene kadar. Çok saçmaydı belki ama onunla tanıştığımdan beri durduğunu zannettiğim saatten tik tak sesleri duyuyordum.

Hayatımda tanıyıp tanıyabileceğim en garip kızdı Valen, şüphesiz. Kafasında beyin yerine çarklı çalışan bir mekanizma vardı. Çıkarım yapmada benle yarışabilecek kadar iyiydi ve ben on yaşımdan beri kendimi bunun için eğitiyordum. En başında anlamıştım çok zeki olduğunu ama zayıf bir noktası vardı. Herkesi birkaç dikkatli bakışta çözüp onları kolayca zayıf yanlarından vuran bu cadı kızın bir zayıf noktası vardı, babası. Onu kendimi bildim bileli tanıyordum, en azından ismen, ama onunla tanıştığımda düşündüğümden çok daha farklı biri olduğunu anlamıştım.

Benim bilmediğimi sandığı bir sırrını da biliyordum ve bunun elimdeki büyük kozlardan biri olduğunun da gayet farkındaydım. Zekasıyla beni kendine hayran bırakan Valen Saygın, şuan bir Soykamer'di gerçi, bana aşıktı hem de deli gibi. Ona biraz bile yaklaşsam, elini tutsam yerinden çıkacak gibi atan kabinin sesini duyuyordum. Babamın benim için lütuf gördüğü benimse bir lanet olarak gördüğüm normal insanlardan çok daha iyi işitebilme yeteneğim bunu fark etmemi sağlamıştı. Her ne kadar benden deli gibi saklamaya çalışsa da ben çoktan fark etmiş ve bunu kullanmaktan çekinmemiştim.

Onu babasıyla sınadığımda bana sığınacak kadar aşık olduğunu tahmin etmemiştim tabi. O zaman fazlasıyla şaşırmış kendimi bir pislik gibi hissetmiştim, bu yaptığımdan pişman olmamı sağlamamıştı. Karıştırmaya çalıştığı konudan uzak kalması gerekiyordu, her ne kadar güçlü biri olsa da bunu o bile kaldıramazdı. Ben bile altında kalmıştım, ona altında kaldığım yıkıntıdan uzaklaşması için her şeyi yapmıştım ama hayır o da yıkılmadan durmayacaktı anlaşılan. Her seferindeona uzak dur dememe rağmen, inatla ben güçlüyüm naraları atalıyordu bana.

Ama Valen bende güçlüydüm güya ailemin bana hediye ettiği koca enkazın altında kalana kadar, bende güçlüydüm.

Sabah evin altında bulunan spor salonundan çıkıp çalışma odama geldiğimde Valen'in babası Kemal Saygın'ın bilgilerinin olduğu hayatı önem taşıyan dosyanın çalındığını gördüğümde ilk şüphelim o cadı kız Valen'di tabi. Her sabah kendisinin büyülü orman dediği ormanda iki saat yürüyüş yaptığından haberdardım. Ona tam olarak güvenmediğimden güvendiğim iki korumamı da peşinden yolluyordum. Saatime baktığımda hâlâ eve gelme saatinin gelmediğini gördüm. O sırada hızlıca dolaptaki yüzlerce takım elbiseden birini seçtim ve hızlıca değiştirdim üzerimi. Kıyafetlerimi de giydiğimde hazırdım.

Telefondan yanına gönderdiğim korumalardan birini aradım. Kısa bir süre çaldı ama açan olmadı. Gittikçe sinirlendiğimi hissederken diğerinin telefonunu aradım ama onu da kimse açmadı. "Kadir!" diye bağırdım. Birkaç saniye sonra buradaydı. "Buyurun Silas Bey?" dedi. Kadir korumaların başında duran bana en yakın adamlarımdan biriydi.

"Valen'in yanında gönderdiğim korumalar telefonu açmıyor Kadir," dedi ve yaklaşarak omzunu tuttum. "Ben sana demedim mi Kadir," omzunu sıktım, acıdan ellerini sıkışını izledim. "Valen'in attığı adımdan aldığı nefese kadar haberim olacak demedim mi Kadir!" dedim daha da sıkarak.

"Mike ve Ike mı Silas Bey?" dedi gözlerini kısarak. Valen Hanım böyle lakaplar tapmıştı onlara, gerçek isimlerini bilmediğimden kafamı salladım. "Başka kim olacak lan! Uzatma da söyle." dedim dişlerimi sıkarak. O Valen cadısı yine bir şeyler karıştırmadan onu bulmam lazımdı.

"Yine kızacaksanız ama bilmiyor-" cümlesini tamamlayamadan azından bir acı nidası çıkmıştı. Korumaların başındaki kişi olarak böyle bir ihmal yapması gözden kaçırabileceğim bir şeydi. Kendimin ve çevremdekilerin güvenliğini fazla boşlamıştım anlaşılan, Valen cadısı bulunsun bu konuyla ayrı olarak ilgilenecektim.

"Git herkese haber ver, bunu yapabilirsin değil mi Kadir?" dedim sakince. Eğer o dosya düşündüğüm kişinin eline geçerse hiç hoş şeyler olmazdı bir an önce bulmalıydım. "Tabi efendim!" dedi Kadir. Sonrasında hızla dışarı çıktı. İçimden koca bir sabır çekerken Kadir'in herkesi toplamasını bekledim.

Arkamdaki koca orduyla evden çıkıp seri bir şekilde ormanın içerisine ilerledik. Ormanın başına ise beklemediğim bir manzarayla karşı karşı gelince ellerimi sıktım istemeden. Bu iki geri zekâlı benim sınavım olacaktı bu gidişle. İkisi de telefonlarına sarılmış oyun oynuyordu.

"Silah oyunu mu oynuyorsunuz beni de alsanıza aranıza." dedim dişlerimi birbirine bastırarak. Biryandan da sabahtan beri kendimi sıktığımdan acıyan kafamı sağa sola doğru esnettim. Diğerine göre daha cılız olan namı değer Ike cevap verdi. "Grup dolu başka takıma gir-" cümlesini tamamlayamadan beni fark eden diğer arkadaşı tarafından karnına bir tekme yeyip susturulmuştu.

"Silas Bey!"

"Silas Bey!"

İkisi de adımı seslenip hazır ola geçmiştiler. Elimi arkaya doğru uzattım. Korumalar ise beni neden elimi uzattığımı anlamayıp birbirlerine bakıyordu, gözümle kemerinin kenarında asılı duran silahı gösterdim. Korka korka silahı çıkarıp elime uzattığı anda hızla emniyetini açıp karşımdaki iki salağa doğrulttum.

"Valen nerede?" dedim yine sakin bir ses tonuyla. Şuan sakin gözüksem de kesinlikle öyle değildim. "O-ormanda." dedi ikisinden biri. "O zaman sizin burada ne işiniz var?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Gerçi çoktan tahmin etmiştim nedenini, elimle durdurdum cevaplarını bekleyemeyerek. Şuan bununla vakit kaybedemezdim. Tuttuğum silahı indirdim ve arkadaki korumalardan birine tutuşturdum ve ormanın içine doğru ilerledim, arkadan da o ikisinin derince nefeslerini verişlerini duyunca sırıtmıştım. Bunu hak etmişlerdi.

İçinde yürüdüğüm orman şuan bana fazlasıyla acı çektirirken bir an önce Valen'i bulmayı umdum. Şuan içinde bulunduğum yeri düşünmemeye çalışarak ormanın ortasında bulunan düzlüğe ilerledim. O an hiç beklemediğim bir manzarayla karşılaşmıştım. O küçük cadının eve geldiğinden beri garip bir huyunu fark etmiştim hatta bunu buraya taşınmadan önce elime geçen fotoğraflarında da görmüştüm. İfadesiz yüzüne istediği zaman isteği duyguyu kolayca yerleştirebiliyordu evet ama bu küçük oyunu benim süzgecimden geçememişti. Gördüğüm kadarıyla içten gülümsediği tek kişi bendim ve evet bu gereksiz bir şekilde hoşuma gitmişti.

Şimdi ise karşımda bu güzel manzaranın içinde bile parıl parıl parlayan biri duruyordu. Oraya kurulmuş salıncağın üstünde adeta havada süzülüyordu ve gülümsüyordu, içten bir şekilde. Sonrasında gördüğüm şey ise beni çileden çıkartmaya yetmişti, böylesine gülümsediği kişi Alaz Gümüşay'dı. Ellerini salıncağın iki kenarından tutmuştu ve Alaz da onun üzerine eğilmişti, fazla yakın duruyorlardı.

Bu... garip duygu da ne?!

Sessizce bir kaç küfür mırıldandım. Sanki içimdeki onca süreden beri dumanı tüten volkan bir anda taşmıştı, öylece. İçimdeki Valen'in öylesine güzel gülümsediği o suratı dağıtma isteğimi içimde tutmayı başarmıştım neyse ki. Bu saçma duyguyu ise karşısındaki kişinin bir Gümüşay olmasına bağlamıştım. Bunun başka bir sebebi olamazdı, olmamalıydı.

Onu yanıma doğru çektiğimde bundan zerre hoşlanmadığımı fark etsem de kendime engel olamamıştım. Benle Alaz'la sözlü bir savaşa girmişken Valen'in araya girip Betül'ü sormasıyla işler kesinlikle çığırından çıkmıştı. Valen'in dosya hakkında bir bilgiye sahip olmadığını anladığımda yine onun bana karşı olan hislerini kullanmıştım. Bileğinden tutup bu bela ormandan dışarı çıkartmayı başarmıştım. Evin önüne geldiğimizde kolunu sertçe elimden çekmişti, şimdiye kadar iyi bile dayanmıştı. Evin içine girip hızlıca gözden uzaklaşmıştı. Kafamı korumaların dağılması için işaret ettim. Hepsi yavaş yavaş eski pozisyonlarına geçerken telefonum ısrarla çalmasıyla bilinmeyen numarayı açtım.

"Alo kuzen?" dedi Alaz Gümüşay. Az önce yavaşça kenara çekilen sinirimin tekrardan yüzeye çıktığını hissediyordum. Başımı hafifçe kaldırdım ve boynumu esnettim, hararetli bir konuşma olacaktı. "Ne kuzeni lan!" dedim. Beni vurabileceği tek yerdi ve hep oradan vurmayı seçiyordu. "Sana bir teklifim var Silas Soykamer." dedi ciddileşen sesiyle. Cevap vermedin cevap vermemi de beklemedi zaten.

"Betül-"

"Adını ağzına alma onun!" diye bağırdım. Kapının kenarında duran korumaların gözü bana kaymıştı gözlerimdeki ateşi görünce tekrar indirmişlerdi gözlerini. "Ne diyeceğimi dinle Soykamer." dedi yine sakin çıkan sesiyle. Bir an önce ne zırvalayacağını söyleseydi iyiydi, yoksa ben daha fazla sakin kalamayacaktım.

Bu sakin halin mi? (Yazar notu: Valen'in iç sesinin burada ne işi var jsjsjjssjs)

"Betül'ün yerini biliyorum." benim bütün imkanlarımı seferber ettiğim halde bulamadığım kızın yerini bildiğini söylüyordu, buna gülerdim işte. "İnanmamakta serbestsin ama bu konuda yalan söylemeyeceğimi biliyorsun." hâlâ tereddütte olsam da şartını dinlemekten zarar gelmezdi. Bir Gümüşay'dan her şeyi beklerdim.

"Valen'i bırak, boşan ondan."

"Ne diyorsun ulan sen!" diye kükredim. Bu sefer sadece kapının önündeki değil diğer tüm korumaların gözü de bana dönmüştü. Bunu diyebilecek yüzü bulmuştu.

"En son seni hastanelik ettiğimde de böyle iddialı konuşuyordun Alaz, o günleri mi özledin yoksa?"

" Bak Silas ben çok ciddiyim. Anlaşmalı bir evlilik içerisinde olduğunuzu biliyorum, ona karşı hiçbir şey hissetmiyorsun. Zor bir şart değil bu Soykamer." çenemi fazlasıyla sıktığımdan çenemin titrediğini hissettim. "Alaz yemin ederim... yemin ederim seni öldüreceğim." dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle. Ellerimin güçlüm baskı altında ezildiğini hissetmiştim.

"Ben teklifimi yaptım gerisi sana kalmış." dedi ve cevabımı beklemeden kapattı aramayı. Şuan patlayacak gibi hissediyordum, böyle hissetmemin sebebini ise düşünmek dahi istemiyordum. Hızlıca büyük kapıdan girip Valen'in odasına ilerledim. Kapısını çalmadan içeri daldım, bu gerçekten kaba bir hareketti biliyordum ama o an onu düşünebilecek kadar sakin değildim.

İçeri girdiğimde Valen'in odanın ortasında duran, etrafındaki tülleri yırtık yatağın ortasında bilgisayarıyla ilgilendiğini gördüm. Beni gördüğümde sesin buraya kadar geldiği yüksek sesle dinlediği müziği kapatıp karşıma geçti. Kollarını birbirine bağlayıp ne istiyorsun der gibi kafasını salladı, benim de oyalanmaya niyetim yoktu zaten. Direk konuya girdim.

"Alaz Gümüşay'la bir daha görüşmeyeceksin." dedim sözümü asla ve asla dinlemeyeceğine hatta tam tersine gideceğini bile bile. O da zaten sadece gülmekle yetindi bu söylediğime ama zaten ben de insanları sadece söylediklerimle değil yaptıklarımla icraata geçirmekle ünlüydüm. Valen'le evlenmenin onu yanımda tutmanın tek yolu olduğunu düşünmüştüm başta, sonrasında ise Valen bunun için bana başka bir yol açmıştı.

"Hayırlı olsun yarın işe başlıyorsun." dedim ilk başta. Evdeyken aynı ortamda bulunabiliyorduk ve onu gerçeklerden koruyabiliyordum ama ben vaktimin çoğunu şirkette geçiriyordum. Bu yüzden onun başta bana şart koştuğu şeyi şimdi gerçekleştirmeye karar vermiştim.

"Nasıl yani?" dedi kararsız çıkan sesiyle. Bir şeyler tahmin etmişti ama benim birkaç ipucu vermemi daha istiyordu. Hayatını buna göre ayarlamıştı, bir şeyleri kolay yoldan elde edemeyeceğini zor yoldan öğrenmişti. Kemal amcanın ona zor zamanlar yaşattığını biliyordum, ona rağmen zümrüt yeşili gözleri böylesine bakabiliyordu. Onca zorluğa rağmen hâlâ ayakta kalması şaşırtıcı bir o kadarda hayranlık uyandırıcı bir şeydi.

Şirkete yeni bir departman açmak benim için çocuk oyuncağıydı. Kısa bir süre önce o departman için işçi alımı süreci bile başlatmıştık. Aslında bunların hepsiyle Valen ilgilenmeliydi onun koyduğu şarta göre ama ben onun insanlarla ilgilenmekten zerre hoşlanmadığını biliyordum, isteği tek şey kitaplara ait bir dünyaydı. Bu yüzden ona bir yayınevi açmıştık, tabi şirketimin kanataları altında. Bunu o istemişti, zekice bir hamleydi, şirketimin prestijini kullanacak ve böylece adını duyurmak için kullanacağı reklam işlerinden tasarruf edecekti. Benim için asıl önemli olan ise bu yayınevinin konumuydu. Zaten bu işi de bu yüzden hızlandırmıştım. Şirketimin departmanları bir çok şehir ve hatta ülkeye ayrılmıştı. Özellikle inşaat alanında fazlasıyla ismi geçen bir şirketti. Ana bina ise genelde sadece finansal işler için kullanılıyordu ama ona rağmen seksen katlı çok fazla insanın ekmek yediği bir plazaydı. Ben sadece en üst katı kullanıyordum ve yetmiş dokuzuncu katı ise tamamen Valen'in yayınevi için ayırtmıştım ve bu durum şirkette bir çığır açmıştı. Herkes o katta neler olduğunu merak ediyordu ve oranın küçük bir yayınevi olacağını duyan herkes bir hayli şaşırmıştı. Herkes bu işin bana zerre kâr kazandırmayacağını biliyordu, altında başka nedenler aramaya başlamışlardı bu yüzden. Kimse ağzını açıp tek bir şey soramamıştı bana tabi ki ama arkamdan dönen işlerden de haberdardım.

"En başta konuştuğumuz şartı şimdi yerine getirmeye karar verdim." bundan sonrasını anlardı zaten, Valen ile konuşurken sevdiğim bir şeydi bu. Etrafımda o kadar çok zeka olarak geride insan vardı ki, onlara bir şey anlatmak isterken sanki on kilometre nefessiz koşmuş gibi yoruluyordum.

"Nerede?" dedi sevinçli sesiyle. Onu sevinçli gördüğüm nadir anlardandı. Bu konuda kendine fazlasıyla güveniyordu. Aslında bir önemi yoktu, isterse dünyanın en yeteneksiz insanı bile olabilirdi. Bu dünyayı sahip olduğu tek yeteneği parası olan insanlar yönetiyordu zaten, kimsenin kendisine bile itiraf edemediği acımasız bir gerçekti bu.

"Ana bina da değil mi?" bu küçük cadının zekası beni her seferinde daha da hayrete düşürüyordu, etrafımda kafası çalışan insan görmeyeli çok zaman oluyordu.

Kafamı salladım.

"Silas Soykamer sen tam bir," dedi bağırarak sonrasında kafasını havaya kaldırdı bir nefes aldı ve devam etti cümlesine. "Tam bir tilkisin." dedi. Eh doğru söze ne denirdi.

"Valen bunları çok kafana takmana gerek yok, birkaç ay sonra boşandığımızda senin departmanını da bana en uzak yere aldırırız ama şu sıralar yanımda olman gerekli. Yakında vedalaşacağız zaten." istemeden fazla neşeli çıkmıştı sesim. Bu sıkıcı bakıcılık oyunundan sıkılmıştım ama her şey Kemal amcaya olan sözüm içindi.

Son cümlemden sonra yüzü karardı Valen'in benim neşeli çıkan sesimin aksine. Yüzünü ifadesiz tutmaya bu kadar alışmış kızın yüzünü belirgin bir keder kaplamıştı. Sonra Oğuz Atay'dan içimde küçük bir toprak kayması yaratan cümlelerini sıraladı.

"Ben vedaları sevmem albayım. Hiç gitmesin insanlar. Hele gelmemek üzere giderlerse, çok üzülürüm albayım, dayanamam. Gelmemek üzere gidenler çok sevdiklerim olur genelde. Bir de bir hikâye bırakır ki geride, noksanlığın daniskası içinde. Ölse, öldü dersin, ama ölmez onlar. Ölmesinler de. Ölürlerse bir kere daha üzülürüm. Çünkü koklayamazlar bir daha çiçek. Yazık olur."

-------------------------------------------------------------------

Silas ve Valen'in birbirlerinden haberi olmadan birbirlerine iltifat etmelerine bayılıyorum jsjsjsjsjs. Ayrıca Alaz bu kadar tatlı olmak zorunda değilsin! Bu arada biliyorum bölümlerin arası uzunluklar çok fazla ama yazmak benim için zor bir aktivite, buna rağmen elimden gelini yapıyorum.

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya alayım.

Çok yakında görüşmek üzere...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.