İçeriğe geç

Ay Işığını Kesti

Bölüm 7 · 30 dk okuma

Ay Işığını Kesti

Bölüm 7

Bölüm 7: Yuanfen

*iki kişinin arasındaki kader bağı.

Imagine Dragons - Warriors

Arkadaşlar hepinize merhaba tekrardan, şarkıyı mutlaka Türkçe altyazısıyla dinleyin bu hikayeyle fazlasıyla uyuşan bir şarkı şiddetle tavsiye ederim. Bu bölüm biraz arsız bir Valen'e hazırlıklı olun, ben baştan uyarayım jsjsjjs. Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen, keyifli okumalar.

Ben sana hep üşüyordum,

Çünkü kıştım.

Nakıştım, bakıştım.

İnkar etmiyorum da bunu,

Seni sevmek gibi büyük işlere kalkıştım.

Ve lütfen inkar etme;

Sana en çok ben yakıştım.

Özdemir Asaf

Annemi hayal meyal hatırlıyordum. Aslında neredeyse hiç hatırlamıyordum. Annem dediğime bakmayın dört odacıklı kalbimin tek bir köşesine sahip olamayan biriydi. Benim, fiziksel olmasa da karakteristik olarak ona benzemem beni bazen bir hayli korkuturdu. Kalbimdeki duygu kırıntılarını süpürmemde bana çok yardımı olan bu kadınla yaşadığım bir olay kafamda yer etmişti. Annemin ne iş yaptığını hiç bilmezdim ve merak da etmezdim, sabahın köründe evden çıkıp gece gelirdi eve. Durum böyle olunca kendi ihtiyaçlarımı daima kendim karşılardım. Evin kapısını da hep kilitlediği için evden hiç çıkamazdım. Aslında istesem, kolumu bacağımı kıracak bile olsam, o evden çıkabilecek kadar sinsi ve kurnaz bir çocuktum ama istemiyordum çünkü beni kucaklayan yalnızlıktan çok korkardım o zamanlar. Oysa o zamanlar bile çok yalnız olduğumu çok sonra anladım, ben hep yalnızdım.

Annemin tatil günü olduğunu öğrendiğim bir gün, genelde hiç olmaz, benim bir hayli ısrarımla evimizin hemen karşısında olan ama benim bir kez bile gidemediğim ama hep camdan özlemle izlediğim o çocuk parkına götürmüştü beni. Parkta oynamayı merak etmiyordum o zamanlar sadece eğlenmenin tadına varmanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Acaba kitap okuduğumdaki gibi farklı diyarlara uçuruyor muydu beni? Ya da tek arkadaşlarım yıldızları isimlendirmek kadar zevk veriyor muydu?

Annem o gün parka gittiğimizde parka en uzak yerdeki bir banka oturup gözlerinden indirmediği gözlüğünü hafif aşağı indirip "Sadece on dakikan var." demişti. Koşa koşa bir köşeye sinip salıncak sırasını beklemeye başlamıştım, evin camı parkın bir tek o salıncağını gösterirdi çünkü. Tabi o zamanlar eğer yeterince hızlı sallanırsam uzak mesafe arkadaşlarım olan yıldızlara ulaşabileceğimi düşünüyordum. Gece olmasa bile yıldızların orada olduğunu bilecek kadar bilgiliyken, salıncakla sallanarak onlara ulaşabileceğimi düşünecek kadar salaktım.

Annemin bir arkadaşı vardı, onu annemden bile daha iyi hatırlıyordum. Eve her geldiğinde kutu kutu kitapla gelip bana onları hediye ederdi, bende kocaman sarılırdım ona. Sonra kolumdaki bazı kitaplarımı satıp aldığım küçük örümcek adamlı saatime baktığımda çoktan beş dakikanın geçtiğini görmüştüm.

Saat okumayı daha dört yaşında kendi başıma öğrenmiştim, okumayı ise çok daha erken, annemden bunu bana öğretmesini istediğimde kenarda duran kitabı yüzüme fırlatıp 'kendin öğren' dediğini hatırlıyordum. Salıncaktaki bir hayli kilolu benim neredeyse iki katım olan erkek çocuğa sıranın bana geldiğini söylediğimde ise salıncaktan inip beni yere ittirmişti. O gün özenli giydiğim çiçekli elbisem çamura bulanmıştı, dizlerimde düşmenin etkisiyle soyulmuştu, canım acıyordu. Kafamı geriye çevirdiğimde annemin benimle hiç ilgilenmediğini görmüştüm, daha o yaşımda kendi sorunlarımla kendim başa çıkmayı böyle öğrenmiştim. Eğer ağlarsam beni hemen eve götüreceğini bildiğimden dişlerimi sıkarak acının geçmesini beklemiştim. O acıyı bugün bile hatırlıyordum, başa çıkmayı öğrendiğim onca küçük acıdan biriydi oysa.

Küçük çocuk beni yere ittirdiğinde ayağa kalkıp bu yaptığının çok yanlış olduğunu, onunla konuşarak anlaşabileceğimi söylemiştim. Küçük çocuk beni tekrar ittirmişti, sonrasında ise "Annem benim herkese her istediğimi yapabileceğimi söyledi." demişti bana, o yaşlarda bile bunu sadece camdan izleyerek edindiğim çevremde bile rahatça gözlemlemiştim, hatta annemin yüzüme fırlattığı kitaplardan birinde bile okumuştum, 'cinsiyet eşitsizliği' deniyordu buna. Bu yüzden ona "Kafandaki saçlar daha kısa diye hatta benden daha güçlüsün diye bana zorbalık yapamazsın! Bu günü de bir kızdan yumruk yediğim ilk gündü, ama son olmadı diye hatırlarsın!" diye bağırıp yüzüne bir yumruk sallamıştım. Çocuğun burnu kanamaya başlayınca ağlayarak annesinin yanına koşmuştu, benim elim onun burnundan daha çok acımasına rağmen ben gidememiştim annemin yanına, yine bana çok kızar ve bana vurur diye.

Çocuğun annesi de annemin yanına gidip onu azarlamıştı annem de özürlerini sıralayıp çekiştirerek eve götürmüştü beni. Elim çok acımıştı o gece, kitaplardan okuduğum kadarıyla bu kadar çok ağrıyınca oraya buz koymak gerekiyordu bende öyle yapmıştım. Canımın acısı geçmişti ama kalbimin derinliklerinde anlayamadığım bir acı baş göstermişti. O zaman anlamamıştım ama şimdi anlıyordum o acının bir adı vardı, sevgisizlik... sevgisizlik deniyordu bu illet acıya.

Bu olayın akşamında birini arayıp "Ben daha fazla bakamayacağım bu cadı kızına! Geliyorsan gel yoksa kapının önüne koyarım umurumda olmaz!" diye bağırmıştı. İlk kez cadı diye o gün yaftalanmıştım ve sonda olmamıştı. Sonra sabaha kadar devam etmişti bu bağrışmalar, ta ki bir kocaman bir adam ben senin babanım bundan sonra birlikte yaşayacağız diyene kadar. Çok ağlamıştım o gün, söz anne bir daha yapmayacağım diye bağırıp durmuştum, faydasızca. O ise bir veda bile etmemişti bana, gözümde silik biri olarak kalmıştı, öylece. Vedalardan bu yüzden nefret ederdim, beni terk eden birini hatırlamama sebep olacak tek şey bir veda olurdu çünkü.

Vedalar... bu yüzden yüzüm pek gülmemişti vedalardan. Bana insan gibi bile davranmayan annemden ayrılırken veda edememiştim. Babam beni öylece beni bir çöp parçası gibi terk edince veda edememiştim. Veda kelimesi bende asla anlamını bulmayan harf topluluğundan ibaretti... bugüne kadar.

Veda deyince Silas, istemeden dökülmüştü ağzımdan cümleler. Küçük bir itiraf olmuştu belki ama neyse ki Silas fazla eşeleyemeden önemli telefon gelince ayrılmıştı hızla yanımdan. Talihli günümdeydim anlaşılan. Silas'ın öylece ayrılıktan bahsetmesi koymuştu bana, daha birleşememiştik bile. Zaten kafasında Betül varken de imkansız bir olasılıktı bu, hayatımda ilk kez imkansız bir olasılığın peşinden öylece sürükleniyordum. Gerçi Betül olmasa bile de hâlâ imkânsız bir olasılık olurdu.

Şimdi bir de yayınevi işi çıkmıştı. Silas beni Alaz ile görünce işleri hızlandırıp evde dip dibe olduğumuz yetmiyormuş gibi işte de dip dibe olmamızı sağlamıştı, hödük falandı ama zeki adamdı vesselam. Canıma minnetti gerçi, son zamanlarda iyice üstüne yoğunlaştığım hikaye kitabını sonunda saylara dökebilecektim.

Alaz'ın başlarda beni koz olarak kullanabileceği biri olarak düşündüğünü biliyordum. Sonuçta bende onunla ilgili aynı şeyleri düşünüyordum, bu yüzden onu suçlayamazdım. Zamanla ikimizde birbirimize karşı çıkardığımız deli sopalarını saklamayı seçmiştik. İkimizin birbirimizi kullanma isteği, buna zorunluluk da diyebilirim, hâlâ duruyordu. Bu da elbet bir gün karşı karşıya geleceğimizi gösteriyordu.

Açıkçası Silas'ın beni Alaz ile görüp çıldırması hoşuma gitmişti. Bunun sebebi tabi ki acınası bir kıskanılma isteği değildi. Beni babamla sınadığı o gün ki gibi o da çaresiz hissetsin, bazen kaçınılmaz olaylar için elinden bir şey gelmeyeceğini öğrensin diyeydi bu sevincim. Bir de Betül meselesini açıklığa kavuşturamamıştık henüz, bu da bir hayli canımı sıkıyordu.

Kafamı ikiye salladım. Aynanın karşısında kıyafet seçerken kafam yine düşüncelere dalmıştı. Çoğu zaman böyle oluyordu. Kafamda balon olan düşünce kuyusu uçmak için sürekli yüzeye çıkmaya çalışıyordu, buydu geceleri uyuyamamamın sebebi. Büyüyüp birer canavara dönüşen çirkin rüyalarım yakamı bırakmıyordu geceleri. Ben bu yüzden geceleri ağlıyordum hep...

Bugün yayınevim için ilk iş günümdü. Sabahın köründe eve bir kız gelmişti, bu yüzden spora bile gidememiştim. Evet Alaz'ı da görmemiştim hiç, içim bir hoş olmuştu. Alışkanlık deniyordu galiba bu garip eksiklik hissine. Kız asistanım olduğunu söyleyip elime bir takvim tutuşturmuştu. İşe de baş editör olarak başlayacaktım, herkesin torpilli olduğumdan haberi vardı yani. Kız eve gelip beni gördüğünde bayılıyordu neredeyse, en son lavaboda da ben nasıl çenemi tutacağım diye ağlıyordu. Anlaşılan Silas ismi Bengü olan patavatsız kıza da gizlilik sözleşmesi imzalatmıştı.

Kıyafet olayına karar veremeyince araya bir kahvaltı arası koymuştum. Bugün Silas erkenden çıkmış olmalıydı, evin hiçbir yerinde görememiştim. Bu yüzden kendime kahvaltı hazırlamak için aşağı indiğimde mutfak da yine büyük dedikodu dönüyordu. Hayatta zevk aldığım şeylerden birini yaptım ve kapıya yaslandım. Sesler kesik kesik de olsa anlaşılıyordu.

"Ay evet kızım ya. Silas Soykamer gibi biri nasıl o cadı kadınla evlendi hâlâ inanamıyorum. Ayrıca aynı odada bile kalmıyorlar bence bunlar gerçek evli bile değiller. Bir bu cadıya bak bir de melek Betül Ilgaz'a bak işte adam resmen attan inmiş eşeğe binmiş." her şeye tamamdı ama o son söylediği ile sınırı taşırmıştı, şimdi bu dünyada benim elimden alabilecek tek bir insan dahi yoktu.

İçeri girip çalışanların şaşırmasına bile fırsat tanımadan konuşan kızın saçını elime doladım ve yere çökmesini sağladım. Ellimde kalan saç tellerini de üstüne silkeledim. "V-Valen Hanım?" dedi yerde az önceki küstah kızın yerini alan korkak tavuk.

"Seninle aynı ortamda bulunmak bile midemi bulandırıyor. Sen daha kocanı aldatmaktan utanmıyorsun, birde burada seninle aynı cinsiyete sahip birine böylesine iğrenç sıfatlar yakıştırabiliyorsun öyle mi?" dedim yüzümü ekşiterek baktığım karşımdaki sıfata. Mutfaktaki herkes şok içinde bize bakıyordu. Zeyyen Hanım bile gelmiş kapıda olayı anlamaya çalışıyordu.

"Beni böyle itham edemezsiniz!" diye bağırdı yüzsüzce. Yalan söylemekten utanmayı bırak azıcık yüzü bile kızarmamıştı.

"Öyle mi? Alyansın en az on yıllık." dedim parmağındaki hafif kirli alyansa bakarak. Herkes ne alaka dermiş gibi bakıyordu bana.

"Kolyeni, küpeni diğer mücevherlerini düzenli olarak temizletiyorsun ana alyansını değil. Yüzüğün içi dışından daha parlak." dedim az önce gizlice çıkarak baktığım alyansa. Saçını çekmemin sebebi tabi ki üzerinde güç uygulamak değildi sadece dikkat dağıtmak istemiştim ve işe de yaramıştı. Kimse fark etmemişti alyansı çıkarıp geri taktığımı. İlk görüşte şüphelensem de doğrulamak istemiştim. Herkesin dikkatle beni dinlediğini fark ederek tespitime devam ettim.

"Bu da düzenli olarak çıkardığın anlamına gelir. Yani sadece parmağından çıkarken cilalanıyor. Son bir aydır güya hastalık dolayısıyla izindesin bu da senin bu süre içinde işte olmadığını gösterir. Yani alyansını iş için çıkartmıyorsun, o zaman aklımdaki soruyu sormama izin ver. Düzenli olarak alyansını çıkartıp takmanın sebebi nedir?" dedim tek nefeste. Herkes genelde böyle konuştuğumda bakanlar gibi bakıyordu yüzüme, avanak gibi. Sadece bu çıkarıma bakarak onu yargılamamıştım tabi. İlerde işime yarar diye tüm çalışanları araştırmıştım, tamam tamam doğruyu söyleyeyim evde çok sıkılmıştım. Sonuçta işe yaramıştı, bu alyans olayı da tamamen doğruluğun üstünü damgalamıştı. Arkadan yenile benim asistanım olan Bengü'nün alkış sesini duymuştum ama kafamı oraya çevirmedim.

"B-Ben-" diyeceği rezil şeyi diyemeden Zeyyen Hanım bölmüştü sözünü. O arada Armen ile de göz göze gelmiştim, garip bir hayranlıkla bakıyordu suratıma. Bu benimle tanışan insanlardan genel olarak gördüğüm çoğu tepkiden sadece biriydi. Yüzümü buruşturup tekrar Zeyyen Hanım'a çevirdim gözümü.

"Kovuldun İrem." dedi ilk önce her zamanki sakin ses tonu ile. Kız konuşacakken eliyle durdurdu onu evin hükümet kadını. "Kovulmanın sebebi özel hayatınla alakalı değil, bu evin bir çalışanıysan evin hanımına saygısızlık edemezsin! Şimdi çıkabilirsin." dedi bastonunu yere bir kere vurarak. Bu sözüyle herkesin gözü yine bana dönmüştü. Ay evin hanımı bendim tabi. Bu tabir zerre hoşuma gitmese de o an bozmak istememiştim.

Devamını dinlemeden kapıdan dışarı çıkıp odamın yolunu tuttum. Odamdan ne zaman çıksam olay çıkıyordu yahu!

"Bundan sonra idolümsünüz Valen Hanım!" diye bağırdı asistan kız arkamdan. Omuz silktim, eğer süpürgesiz bir cadı adayı olmak istiyorsa kendi bilirdi. Tekrar aynanın karşına geçtim ve yine etiketinde bol sıfır bulunan kıyafetlerden birini seçtim. Normalde spor giyinmekten hoşlansam da bugünlerde şık takımlar da gözümü alıyordu. Fazla da resmi olmak istemediğim için havanında kapalı olduğunu varsayarak siyah bir boğazlı, ayak bileğimin sonuna kadar uzanan siyah kumaş bir pantolon giymiştim, paçalarının ıslanacağına emindim. Siyah gösterişli bir kemer, hafif topuklu bir ayakkabı ve kahve tonlarında bana iki üç beden büyük gelen Blazer bir ceketle de kombinimi tamamlamıştım. Böyle büyük ceketler bazen kurtarıcı olabiliyordu. Çıkarken de muhtemelen siyah bir çanta alırdım. Evet uslanmaz bir siyah tutkunuydum.

Normalde giyimime o kadar özen gösteren biri olmasam da ilk iş günümde, öhöm öhöm kendi yayınevimdeki ilk iş günümde, biraz önem göstermek istemiştim. Yüzüme makyaj yapacak kadar delirmemiştim tabi, makyaj kaşındırıyordu beni. Eğer yapacaksam gerçekten özel bir gün olmalıydı. Omzumda bitin simsiyah cansız saçlarımı da düzleştirince evden çıkmak için hazırdım.

"Valen Hanım göz alıcı gözüküyorsunuz!"

"Hayır Silas seni bana yalakalık yap diye yolladı anlamadım ki!" diye mırıldandım merdivenlerden inerken. Bugün garip bir gün olacaktı hissetmiştim ama nedenini henüz anlayamamıştım.

Hislerime değil de mantığıma güvenen biriydim ama bazen gerçekten bir şeyleri hissederdim ve bugün de onlardan biriydi. İçimde saçma ve gereksiz bir keder vardı. Bu sebepsiz ruhsal ıstırap çekme hissine Toska diyordu Ruslar.

Çıkmadan Zeyyen Hanıma bir kafa selamı çakıp evin, öhöm saray yavrusunun, çıkış kapısına doğru yürüdüm. Zeyyen Hanım da arkamdan şaşkın şaşkın bakıyordu, e kaç yaşında kadına benden başka kimse asker selamı çakacak kadar delirmemişti. Sırıtmam büyürken kapının önündeki yapışık ikizlerimi gördüm; Mike ve Ike'ı. İkisi de Bengü'yü hayran hayran baksa da Bengü'yü arkama çekince ikisinin gözü de bana kaymıştı. Bu iki canavara bizim saf asistan kızı yedirmezdim!

"Aa Valen Hanım bugün çok hoş gözüküyorsunuz!" dedi Mike. Yüzümü buruşturup kafamı salladım.

"Senin gözler şaşı oldu herhalde. Bana hoş derken asistan kıza bakıyorsun da!" diye bağırdım. Mike hâlâ kendine gelmeyince elimi gözünün önüne getirip birkaç kere şıklattım. "Hoop! Kime diyorum kime!" diye bağırdım tekrar.

"Ha!"

Sonunda insanca olmasa da bir tepki verince kafamı iki yana salladım, bunlar iflah olmazdı. Kenarda duran iki gündür kesiştiğim Range Rover'ı görünce gözlerimin parladığını hissettim. Silas beyefendi bunu da bilmişti. "Bebeğim!" diye bağırdığımda korumalar dahil herkesin kafası bana dönse de umursamayıp bu harika arabanın kaputuna sarıldım.

"Oy kaputuna kurban olduğum!" gibi övgüleri sıralarken herkes bana 'yine napıyor bu deli' dermişçesine bakıyordu, eh alışmıştım artık bu tepkiye yadırgayamıyordum.

"Hadi asistan kız, yapışık ikizlerim gidelim!"

...

Arabayla kısa bir yolculuk yaptıktan sonra kendimi o hiç sevmediğim her tarafı gökyüzünü kapatan koca plazalarla kaplı semtlerden birinde bulmuştum kendimi. Kafamı yukarı çevirdiğimde gökyüzünü göremiyordum, sadece camdan binalar vardı. Binaya doğru ilerlerken kapının önünde kameralı bir topluluk görmüştüm, şirkete Silas Soykamer'den torpilli biri gireceği çabuk yayılmıştı.

"Hass..." dedim elimle yüzümü örterken. Hilal ve annem beni görürlerse soru yağmuruna tutarlardı. Onlara bir de milyon tane yalan söylemek zorunda kalırdım. Hayır tabi yalan söylemekten hiçbir zaman gocunmasam da ayakta yüz tane yalan uydurmakta yoruyordu insanı. Ben geri geri yürürken gazeteciler beni görmüş olacak ki hızla bana doğru ilerlemeye başlamışlardı. Mike ve Ike önümde etten duvar örseler de çok fazlalardı.

"Valen Hanım, Silas Bey'le aranızda bir şey mi var?" dedi diğerlerinden sıyrılmayı başaran kısa saçlı kız. Evlenmek sayılıyor muydu?

"Valen Hanım, Betül Hanım nerede biliyor musunuz?" dedi uzun boylu soğuk tip. Ah canım keşke nerde, nemrut Silas hiç bir şey söylemiyor ki. Betül'ün benim hayatımın her yerinde ismen de olsa yer etmesi canımı sıkmaya başlamıştı. Bir ortama girdiğimde parıldayan tek kişi ben olmalıydım ama Betül sadece ismiyle bile ışığımı söndürüyordu ve artık sinirlenmeye başlamıştım.

Ben sinirlendiğimde hiç hoş şeyler olmazdı.

"Efendim Alaz Bey'i de tanıdığınız söyleniyor, doğru mu?" yüzüm ne kadar soğuk dursa da gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı, bunu nereden biliyorlardı yahu! Adamlar gerçekten aşmıştı artık oturup tebrik edecektim. Eminim anamın kızlık soyadına kadar öğrenmiştiler, Silas neyseki evliliğimizi bir sır gibi tutuyordu.

Ben bunları düşünürken hepsinin üstüme üstüme geldiğini fark ettim. Nefes alamayacak gibi hissedince arkada kuyruğum Bengü'yle kalabalıktan sıyrılarak etraftakiler gibi gökyüzüne uzanan Soyka Şirketler Topluluğu holdingine giriş yapmıştık. Silas'ın kendi çalışmalarıyla buraya kadar yükselmesini takdir etsem de o kadar param olsaydı asla böyle odalarında ardında, belgelerle tıkılı kalmazdım. Gerçi o para benim elime geçse harcamam bir hafta falan sürerdi muhtemelen.

Kapıdan içeri girdiğimiz andan beri herkesin gözünün benim üzerimde olması dikkatimden kaçmamıştı tabi. Kasıla kasıla yüremem de o yüzdendi, yüzümdeki donuk ifadeyi görüp benden tırsmayacak insan tanımıyordum gerçi.

Güvenliğin önüne geldiğimde beni gördükleri gibi kartla açılan klasik engeli açtırtmıştı, benim geleceğim haberi çoktan alınmıştı anlaşılan. Ben engelden geçerken diğer meraklı çalışanlarda bana çaktırmadan arkamdan geliyorlardı. Geneli siyah ve beyaz temalı bina çok büyüktü o yüzden onları görmeyeceğimi sanıyorlardı ama her yer ayna doluydu aynı zamanda. Gözlerimi herkese değdirip yüz ifadelerini aklımda tutmaya uğraştım, ilk izlenim meselesi gerçekten önemsediğim bir şeydi. Karşımdakinin benim hakkında ne düşündüğünü kolayca açığa çıkarmak için kestirme yollardan biriydi, herkeste işe yaramıyordu tabi.

İki tarafı dört asansörden oluşan kısma geldiğimizde sondaki diğerlerinden biraz daha faklı duran asansörden yakışıklı çehresiyle beni kendine tekrar hayran bırakan Silas Soykamer çıkmıştı.

"Hoş geldin."

Nereye canım kalbine mi, onun için çok geç uzun süredir orada takılıyorum zaten ama biliyorsun ziyaretin kısası makbuldür beni salsan mı artık?

"Şirketin sahibi tarafından kapıda karşılanmadım da demem artık." dedim sitem edercesine. Gazeteciler zaten yeterince şüphelenmişti, Silas'ın beni böyle kapıda karşılaması da iyice tuz biber olmuştu. Neyse ki içeriyi göremiyordu ama çalışanları ne yapardık onu bilmiyordum.

Eliyle asansörü işaret etti, arkamdan baktığımda ise asistan kızın çoktan diğer asansöre girdiğini görmüştüm. Neden olduğunu bilsem de yine de sordum. "O neden buraya binmedi?" dedim meraksız sesimle. Toplumsal ayrımcılığım buraya kadar inmesi hoşuma gitmemişti.

"Sadece yöneticilere özel bir asansör. Benim de hoşuma gitmiyor ama yönetim kurulu böyle karar verdi, bana da saygı duymak düştü." dedi ilgisiz sesiyle. Üstünde durmak istememesine bakılırsa onun da hoşuna gitmeyen ama uğraşmak istemediği bir konuydu, bununla sonra ilgilenebilirdim. Tuşlardan en üstün bir altına kata basmıştı. Ellerini cebine koyup sessizce beklemeye başladı.

Yapılı vücuduna oturan gömleğine kadar siyah takım elbisesi, arkaya yapıştırdığı simsiyah saçları ve en çok da yeşil gözlerindeki zehirli ifade bugün de fazlasıyla etkilemişti beni.

"Bugün niye bu kadar yakışıklısın sen ya!" dedim huysuz çıkan sesimle. Hayır zaten yakışıklıydı bir de niye bu kadar iyi giyiniyordu anlamıyordum. Zaten sadece yüzünü gören on kadından dokuzunun dibi düşüyordu kendisine, bende dokuz kişi içerisindeydim.

Silas bu dediğime cevap vermese de beni aşırı şaşırtan bir tepki vermişti.

Kulakları kızarmıştı.

Silas soykamer'in ona yakışıklı dediğim için kulakları kızarmıştı.

Şuan sadece yanaklarını sıkma istediğimi içimde tutmaya çalışıyordum. Köşede sessizce kıkırdarken Silas ise bana uyarıcı bir bakış atmıştı. Silascığım ne olacak sende insansın utanabilirsin yani.

Bu arada asansör yavaşça Silas'ın bastığı kata yaklaşıyordu. "Begüm sana söylemiştir belki ama ben yine de hatırlatayım, burada Valen Soykamer değilsin Valen Saygın'sın tamam mı?" dedi kafasını hafifçe bana çevirerek.

"Ben hep Valen Saygın'dım Silas Bey. Hıh!" dedim tam asansör geldiğinde. Seri hareketlerle asansörden inip koridora adımladım. Sanki ben onun soyadına çok meraklıydım. Silas'ı arkamda bırakıp büyük kapıdan içeri girdim. O da zaten kendi katına çıkmak için düğmeye bastı ve böylece ayrıldık.

Kapının önünde asistan kız beni bekliyordu. Bengü müydü? İnsanların isimlerini önemsiz ise hafızamdan silmeyi tercih ediyordum, yüz ifadeleri benim için daha önemliydi.

"Şimdi asistan kız burayı bana kısaca özetle hemen işe koyulalım tamam mı?" dedim sabırsız çıkan sesimle. İçeriye şöyle bir göz attığımda kocaman alan iki bölüme ayrılmıştı. İki tarafta da büyük, sona kadar uzanan iki masadan oluşuyordu. Hepsi aynı masada konuşlanan çalışanları birbirinden ayıran cam bölmeler vardı. Büyük alanın sonunda da benim odama açıldığını düşündüğüm kapı bulunuyordu. Büyük alanda tavan dışında tek bir duvar bile gözükmüyordu her yer kitaplıklar ve raflardaki kitaplarla kaplanmıştı, bu ziyadesiyle hoşuma gitmişti. Az önce oturup işine odaklanmış çalışanlar beni görünce ayağa kalkıp tek sıra halinde dizilmişti.

"Valen Hanım büyük salonun sonunda sizin odanız bulunuyor. İki taraftaki kapıların biri dinlenme alanına diğeri de toplantı odasına açılıyor. Ayrıca asansörün çaprazında olan kapı da lavaboya açılıyor. Bunlar da işe yeni başlamış çalışanlarımız." dedi önümde dizilmiş genç topluluğu göstererek. Hepsinin yüzünü ayrı duygular almıştı. Bazıları beklenti dolu bazıları ise umutsuz bakışlar atıyordu, hepsini tanıyıp analiz edecektim ama bunun için daha vakit vardı. Etrafa tekrar göz attığımda buranın tamamen benim zevkime göre ayarlandığını anlamıştım ama diğer türlüsü olsa da sorun etmezdim, tek istediğim şey kitaplara ait bir dünyaydı.

Karşımdaki yaklaşık on beş kişilik genç topluluğun en önünde duran kadın öne çıktı. Üzerinde sarı bir takım elbise vardı, ayaklarında ise benim ömrümde giyemeyeceğim kadar yüksek topuklular giyiyordu. Düzleştirilmekten mahvolmuş kumral saçları cansızca omuzlarından aşağı sallanıyordu. Diğerlerinden daha resmi ve olgun duruyordu. Yüz tipinden de fazlasıyla otoriter biri olduğunu gördüğüm kadın dik dik bana bakıyordu, benden pek hoşlanmamıştı galiba, çokta umurumdaydı.

"Tanıştırayım Valen Hanım baş editörümüz, efendim Pelin Hanım yardımcı editör pozisyonunda çalışacak." dedi Bengü. Pelin'e şimdiden acımıştım, benden çok çekeceği vardı.

Seni seçtim Pikaçu

Pelin elini tokalaşmak için uzattığında elimin ucuyla karşıladım, temastan zerre hoşlanmıyordum, kesinlikle Pelin'e gıcık olduğumdan değildi.

"Arkadaşlar hepinize merhaba." dedim boğazımı temizleyerek. Hepsinin kafası bana dönmüştü.

"Açıkçası hepiniz buraya güzel bir torpille geldiğimi biliyorsunuz. Pelin Hanım'ın gözlerindeki hırsı görebiliyorum. Muhtemelen gece gündüz çalışmış, benden çok daha iyi okullara gitmiştir. Oysa ben daha emek vermeden bu pozisyona getirildim." dedim gülümseyerek. Hepsi şaşkınca bana bakıyordu Pelin'de bunda dahildi. Eğer güzel bir iş çıkartmak istiyorsam onlara karşı samimi olmam gerekiyordu.

"Bunu bilmeniz güzel. Liseyi bile en iyi okullarda okudum hatta beş senelik liseyi dört senede bitirdim. İngilizcem o zaman da üst seviyedeydi. Sizse daha üniversite bile okumamışsınız, ayrıca liseyi de okunuz mu belli değil-" sözünü tamamlayamadan araya girdim.

"Pelin Hanım size böyle samimi bir şekilde torpille girdiğimi söylemem size benimle böyle saygısızca konuşma hakkını vermez. Eğer burada benim altımda çalışmaktan mutlu değilseniz böyle konuşmaya devam edebilirsiniz. Ayrıca liseyi bir senede bitirdim ben." dedim ölüm kadar soğuk çıkan sesimle. Gerçekten bir sene de bitirmiştim. Üniversite için ise evde birkaç hafta da öğrenebileceğim bilgilerden oluştuğu için okumanın anlamsız olduğunu düşünmüştüm.

Liseyi böylece bitirince bazı yetkili insanlar IQ mu ölçmeyi falan kalkışmışlardı ama insanlık henüz benim IQ mu öğrenmeye hazır değildi.

Çalışanlar son dediğimden sonra eliyle ağzını kapatıp gülmemeye çalışıyorlardı. Pelin'in yüzünün morarışını zevkle izledikten sonra devam ettim.

"Evet arkadaşlar ne diyordum en son. Evet evet emek vermeden diyordum. Eğitimsel açıdan emek vermemişimdir belki ama emin olabilirsiniz ki ben hepinizin döktüğü terden çok daha fazlasını döktüm. Sizden bana güvenmenizi beklemiyorum. Bunu size zaten başarılarımla kanıtlarım, orası kolay kısım. Sadece sizden hakkını vererek çalışmanızı istiyorum." dedim ellerimi arkadan birleştirerek. Hepsi dikkatlice dinliyordu, güvenlerini henüz kazanmasam da bu konuşmamla benim için en önemli şeyi kazanmıştım, saygılarını.

"Artık işimizin başına geçebiliriz. Bu arada hepiniz bana ismimle seslenin lütfen." dedim. Kalabalığı ikiye yarıp geçecekken Pelin'in yanında durdum.

"Pelin Hanım dışında." dedim sinsice gülümseyerek. Bütün çalışanlar yine ağız altından sırıtırken bende sondaki kapıya ilerledim.

İçeri girdiğimde beni büyük bir oda karşıladı. Odanın sonunda büyük bir masa duruyordu. Üzerinde hem masaüstü hem de dizüstü bilgisayar kapalı bir şekilde konmuştu. İkisi de o bilindik markaya aitti. Masamın önünde iki tane karşı karşıya duran sandalye vardı. Solumdaki duvarın kenarında ise siyah deri bir koltuk konuşlandırılmıştı. Yani klasik bir ofis görünümündeydi oda, anlaşılan burasını kendim özelleştirmem gerekiyordu. Masanın üzerindeki iş telefonuna uzandım. Yanındaki kağıtta hangi numaraların hangi kişiye çıktığı yazıyordu. İlk önce üçü tuşlayıp bir çay söyledim, çay önemliydi.

Kısa bir süreliğini süreci anlamlandırmaya çalışıp, bilgisayarımı kişiselleştirdim. Ayrıca birkaç haftadır üzerinde emek verdiğim hikaye kitabımın üzerinden tekrar geçmiştim. Saatin öğle saatlerine geldiğini fark ettiğimde Bengü'ye Pelin'i çağırmasını söyledim.

"Buyurun Valen Hanım?" dedi Pelin Hanım kısmına baskı yaparak.

"Evet Pelin, bu hafta tam beş kitap çıkartacağız." dedim ellerimi birleştirerek.

"Efendim? Yanlış anlamış olmalıyım, bu hafta beş kitap mı?" dedi. Kafamı salladım.

"Ama henüz-"

"Sana fikrini sorduğumu hatırlamıyorum Pelin. Öğleden sonra toplantı odasını hazırla. Ayrıca Pelin senin gerçekten bana çok yararı dokunacak başarılı bir personel olduğunu biliyorum bu yüzden lütfen sana olan inancımı boşa çıkarma olur mu?" dedim ilgisizce. Yiğidi öldür hakkını yeme dememişlerdi boşuna.

"Merak etmeyin Valen Hanım." dedi. Anlaşılan o da etkilenmişti dediğimden. İnsanları manipüle etmek gerçekten kolaydı.

Bu arada numaraların arasında yönetim katının, Silascığımın, numarası da bulunuyordu. Hemen onu tuşlayıp kulağıma götürdüm. "Buyurun?" dedi bir kadın ilgisizce. Tabi kendisi çıkmasını beklemiyordum.

"Valen Saygın ben." dedim soğuk sesimle. Bir anda o ilgisiz kız gitmiş yerini meraklı tip yerini almıştı. "B-ben hemen yönlendiriyorum efendim." namımım bu kadar yürüdüğünü düşünmemiştim ama hoşuma gitmediğini söyleyemezdim.

"Efendim." dedi sesine bile hayran olduğum garip beyefendi, bıkkın sesiyle.

"Silas acıktım ben."

Yüzünü görmek için bahane arıyorum demiyor da!

Hiçte bile gerçekten acıkmıştım. "Ne yapabilirim Valen?" dedi yine bıkkınca.

"Yemek yemeğe gidelim." dedim hevesle.

"İşim var Valen, kendin git."

"Valla kocam diye bağırırım girişteki gazetecilere." dedim. Sinsice gülümsedim. Elime koz geçmişti. Gerçi eğer böyle bir şey söylersem Hilal tarafından katledilebilirdim ama sonuçta bunu Silas bilmiyordu.

"Valen!" diye bağırdı kısık sesle. Yanında birileri olsa gerekti. Geçen yemekte tanıştığımız Kardelen Hanım ya da Adem Bey olabilirdi.

"Ben onu bilmem Silas, lahmacun istiyorum." dedim. Biliyorum emrivaki yapıyordum ama sonuçta onun emrivakisi sayesinde iş başlamıştım! Elbette intikamımı bu işe giriştiği için burnundan getirerek alabilirdim. Sinsice ellerimi birbirine sürttüm.

"Tamam Valen, gidelim Valen ama bunu sen istedin!" yani tamam bir tık tırsmış olabilirdim ama inadımdan da dönemezdim.

"Hehe tamam asansörde buluşalım." dedim yavaşça ayaklanarak. Kocaman odanın çıkışına adımladım ve odadan çıktım. Herkes harıl harıl muhtemelen öğleden sonraki toplantı için hazırlanıyordu. Ben görünce ayaklananları görünce kafamı iki yana salladım. Daha önce resmi birçok yerde çalışmıştım ve bir o kadar da ezilmiştim. O yüzden şuan çalıştığım yerde küçük bir kelebek etkisi yapmak istiyordum.

"Arkadaşlar yemeğe çıkıyorum istediğiniz bir şey var mı?"

Herkes şaşkınca bakıyordu. "Nasıl yani Valen Ha- Valen?" dedi Bengü kenardaki masasından.

"İstediğiniz bir şey var mı kahve falan? Bakın ilk günün şerefine ben ısmarlıyorum bir daha bulamazsınız bu şansı." teknik olarak Silas'ın siyah sınırsız kartı ödüyordu ama olsundu, teklif bendendi sonuçta.

"O zaman ben şey," dedi kenardaki gözlüklü çocuk ensesini kaşıyarak. "Latte alabilirim eğer sorun olmazsa." dedi hafiften mırıldanarak.

"Tamam. Yalnız garip isimli kahveleri kabul etmiyorum ona göre." birde onunla uğraşamazdım. Herkesin istekleri bir kağıda yazılıp bana ulaştırılmıştı. Elimle asker selamı verdim ve asansöre ilerledim.

Dört asansörden sabah Silas'la bindiğimiz asansörün düğmesine bastım. Zaten o da aşağı ilerliyordu ben çok beklemeden açılmıştı, Silas'ta içindeydi. Bir eli cebinde aynaya yaslanmış tabletine bakıyordu. Klasik işkolik işadamı profiliydi yani. Ben asansöre adımı attığımda bile kafasını kaldırmadığına göre meşgul olmaydı. Şimdi işinin ortasındayken onu rahatsız ettiğim için daha mutlu olmuştum.

Ne fenasın Valen!

Öyleyim. Kafamı sola çevirip asansörün düğmesine basılıp basılmadığını kontrol ettim. Kafamı Silas'a çevirdiğimde gözünün hâlâ tablette olduğunu gördüm.

"Şimdi yemeğe gidiyoruz ama dışarısı gazeteci dolu, arka çıkış falan var değil mi çıkabileceğimiz?" elbette vardı ama yine de teyit etmek istemiştim. Zaten bugün yeterince kamera görmüştüm. Kafasını kaldırmadan aşağı yukarı salladı. Baya baya tınlanmıyordum şuan, çokta umurumdaydı!

Asansörün geldiğini görünce seri adımlarla indim, daha fazla insanın ağzına laf vermek istemiyordum. Silas da sonunda gözünü tabletten ayırıp yanıma gelmişti.

"Ne taraftan?" diye sordum etrafa bakarak. Silas cevap vermeden elimi tutup çıkışa yürümeye başladı, elimi tuttu! Liseli ergenler gibi kalbim yine almış başını yürüyordu, bir kere de şaşırt da heyecanlanma, bir kere.

Silas şuan elimi tutup gazete birliğine doğru yürüyordu!

"Delirdin mi sen!" diye fısıldadım sessizce. Gerçi bu fısıldama çabama da gerek yoktu herkesin gözü zaten bizdeydi. Elimi çekmeye çalışsam da nafileydi. Kapının önünde bulunan engellerde biz yaklaşır yaklaşmaz iki yana açılınca gazeteciler ile aramızdaki tek şey plazanın iki yana açılmış büyük kapısıydı.

Kafamı Silas'a çevirdiğimde keskin bakışlarını karşıya diktiğini görmüştüm. Ona olan garip duygularım yüzünden son iki yılda medyayı takip etmekten kaçımsan da yine Silas'ın abartılacak kadar büyük bir manşet olduğu haberine hiç dek gelmemiştim ama eğer şuan düşündüğüm şeyi yaparsa bu yılın manşeti olurdu.

"Delirdim Valen, delirttin beni en sonunda, bravo!" dedi bağırarak. Bunu da delirtmiştim sonunda. Etrafımda birkaç ay dolan kişiler ya deliriyor, ya kaçıyor ya da bana aşık oluyorlardı genelde. Silas zaten deliydi ve benimle beraber iyice kafayı yiyenler kategorisine adını altın harflerle yazmayı başarmıştı.

İkimiz beraber el ele kapıdan geçtiğimiz andan onlarca flaş yüzümüze patlıyordu. Silas bunu baştan beri planlıyor olsa gerek gözünde güneş gözlükleri duruyordu, bunu fark edemeyecek kadar kafamı Silas'ın karizmasıyla bozduğum için kendimi daha sonra azarlayacaktım. Elini elimden zorda olsa ayırıp aramıza biraz mesafe koymaya çalışacağım sırada elini sırtımdan dolandırıp omzumu tutmuş ve beni tekrar kendine yapıştırmıştı. Gazeteciler muhtemelen yüzlerce kare çektikten sonra sorularını sıralamaya başlamışlardı.

"Silas Bey Valen Hanım ile sevgili misiniz?"

"Silas Bey Betül Hanım bu durumdan haberdar mı?"

"Evlilik hazırlığında olduğunuz söyleniyor, doğru mu?"

"E yuh!" demiştim aralarından birinin sorduğu en son soruya. Tamam çoktan evlenmiş olabilirdik ama bundan bir avuç insan dışında kimsenin haberi yoktu.

"Böyle bir şey yok-" tam biz arkadaşız zırvalıklarını sıralayacakken Silas'ın söylediği şey ile beynimden vurulmuşa dönmüştüm.

"Evet doğru arkadaşlar. Valen ile bir süredir süredir bir birliktelik yaşıyoruz." demişti ben sözümü tamamlayamadan eliyle ağzını mühürleyen Silas. Gözlerim bu söylediğiyle sonuna kadar açılmıştı. Ne birliktelikti ama! Sen görürsün derken bunu kastediyor olmalıydı. Şimdi kelimenin tam anlamıyla bitmiştim.

Mahalleli benim Silas Soykamer ile sevgili olduğumu ve yakında evleneceğimiz haberini duyunca, bir de olaya gazetecilerin abartıcı anlatımı giriyor tabi, birden hepsi benim candan dostlarım çıkacaktı. Hilal nasıl olduğu konusunda başımın etini yiyecek ve ben ne dersem diyeyim inanmayacaktı. Tepkisini tek kestiremediğim kişide annemdi.

"Düğün ne zaman Silas Bey?" dedi aralarından bana en başta da soru sormayı başaran minyon tipli kız, azmini takdir ettim canım ama artık darlamasan mı, tamam en iyisi sensin, tamam!

Şimdi naneyi yedin işte Valen Hanım!

Yemiştim.

"Yakında arkadaşlar. Şimdi izin verirseniz," dedi Silas. Şokta olduğumdan ne zaman geldiğini anlayamadığım korumalar gazetecilerin önünü kesip arabaya doğru bir yol açmıştılar. Silas az önceden beri tuttuğu omzumu bırakıp elini tekrar elimle birleştirmişti. Siyah Mercedes hemen önümüze geldiğinde aceleyle binmiştim. Daha fazla bir şeye gerek yoktu zaten, her şey gayet güzel ortaya çıkmıştı. Silas benim kurduğum bir çuval inciri berbat etmişti.

"Bu yaptığın da neydi!" diye bağırdım araba hafiften ilerlemeye başladığında. Ben kolay kolay hakimiyetimi kaybetmezdim. Hatta kolay kolay değil neredeyse hiç kaybetmezdim. Mahallede silahlı çatışma çıktığında ve neredeyse kan kaybından tahtalı köyü boylarken, evimiz kundaklanıyorken yangının tam ortasında kaldığımda ve hatta ormanın ortasında yine tek başıma ölümcül bir yara almışken bile hakimiyetimi kaybetmemiş, soğukkanlılığım sayesinde işin içinden kolayca olmasa da bir şekilde sıyrılmayı başarmıştım. Şuan ise o saçma istisnalardan birindeydik.

"Ne gördüysen o." dedi yanımda sakince oturan Silas. Az önce ortaya bombayı atan o değilmişçesine sakindi. Uzun parmaklarını, adamın parmakları bile yakışıklıydı, sivri çenesine yaslamış dışarıdaki kargaşayı seyrediyordu.

"Silas ne yaptığının farkında değil misin!" dedim tekrar yüksek bir sesle. Silas kolunu arabanın kolçağına yaslayıp kafasını bana döndürdü.

"Seninle alakası yok Valen." dedi siyah takımının parçası olan kravatı aşağı doğru çekiştirirken. Bu ne demekti!

"Normalde bir şeyleri açıklamak huyum değildir ama öğrenene kadar peşini bırakmayacağını biliyorum." ha şöyle yola gel. Neyse ki beni, inadımı, az çok tanımıştı. Hızlıca devam etmesi için kafamı salladım.

"Geçenlerde Gümüşay bana uzun zamandır ulaşamadığım birinin nerede olduğunu bildiğini söyledi." Gümüşay derken çenesi kaskatı olmuştu, çenesini öyle sıkıyordu ki dişlerinden bir çıtırtı yükseleceğini düşünmüştüm.

"Betül." dedim kısaca. Bu açıkça belli bir gerçekti zaten. Alaz ve Silas'ın da bir sır gibi sakladığı güya prenses kız yine daha ortada yokken bir şeyleri mahvediyordu. İyi ya da kötü biri olması zerre umurumda değildi çoktan kara listemin başına, mahalledeki ezeli düşmanım emekli albay amcayı bile geçmişti, kan kırmızı harflerle yazılmıştı. Kafasını salladı ve devam etti.

"Eğer o Alaz'ın bu kadar çabuk ulaşabileceği bir yerde ise o zaman-" devam etmedi. Zaten anlamıştım. Kısacası Betül'ün dikkatini medyada muhtemelen birkaç ay manşet olacak bu habere çekecekti. Bu çok düşük bir ihtimal olsa bile ona tutunmak istemişti. Bugünde kırılacaktım. Beni Betül için ortaya atmıştı.

Bir masalda olmadığımı elbette biliyordum. Bu yüzden kötüler hep kaybeder palavrasına her zaman bir yerlerimle gülerdim. Gerçek hayatta her zaman tam tersi olduğunu biliyordum. Eğer diğer türlüsü olsaydı çocuklar mutlu olurdu, hiçbir şeyden haberi olmayıp yaşamaya çalışan hayvanlar mutlu olurdu, tek suçu bize oksijen sağlamak olan ağaçlar mutlu olurdu, hiçbiri haksızca hayata gözlerini yummazdı. Evet ben kötü bir insandım ama bunları yapanlar kötü insanlar değildi çünkü bunları yapanlar insan olamazdı. Onlara hayvan demek bile güzelim hayvanlara hakaret olurdu, onlar kalpleri olmayan iğrenç yaratıklardı. Evet ben kötü bir insandım, buna hiç itiraz etmemiştim ama onca iğrenç yaraktık hükmediyorken dünyaya hep onlar kazanıyorken, ben neden hiç kazanamıyordum, ben niye tek bir insana dahi bahar getiremiyordum, hani... hani masalda değildik?

"Silas, Silas, Silas..." dedim sessizce. Fırtına öncesi sessizlik dedikleri bu sessizlikti belki de.

"Valen olayın sanki seni ortaya atmışım gibi gözüktüğünün farkındayım ama Betül'e ulaşmam lazım, onunla hesabımı görmem lazım. Her şey çok yarım kaldı, ben yarım kaldım." dedi duygu barındırmayan bariton sesiyle. Veda istiyordu. Belki mutsuzundan olacaktı ama bir son istiyordu.

Bilirdim yarım kalmayı, iyi bilirdim. Ben hiç bir olamamıştım çünkü, hep yarımdım. Beni tamamlayacak tek kişi de başkasının yarımıydı.

Biz iki ayrı ruhun yıpranmış, kırık parçalarıydık.

"Ben ne kazanacağım o zaman?" aslında ne kazanacağımı biliyordum. Şuan Silas'tan bir şey bekleyemezdim. Ondan bir aşk başlangıcı bekleyemezdim çünkü henüz kendi sonuna ulaşmamıştı. Kırık ruhunun diğer parçasını bulup onunla yüzleşmeliydi.

"Ya da bu soruyu boş ver. Senden bunun karşılığında tek bir dürüst cevap bekliyorum." kazanç hakkımı bir soru üzerinde kullanacaktım. Silas ise soruyu beklercesine kafasını salladı.

" Çok mu aşıktın... Betül'e?" dedim ilk önce.

Benim sana baktığımda olan şey oluyor muydu sana, senin de nefesin kesiliyor muydu gözlerine bakınca.

"Valen ben aşk nedir bilmem. Eski kafalıyım." dedi sanki bu şiir dizesindeki eksikliği benim tamamlayacağımı anlamışçasına.

Ben aşk nedir bilmem. Eski kafalıyım. Bir seni bilirim, bir de adın geçince sıkışan kalbimi.

Gerçekten ona böylesine güzel bir dizeyi adayacak kadar aşık mıydı? Yoksa sadece hiç sevilmemenin getirdiği garip muhtaçlık mıydı ona karşı hissettiği? Bunu Betül'ü ve Silas'ı göz göze görene kadar çözemeyecektim. Gerçi onları görünce olaya objektif bakabilir miydim bilmiyordum, o arada peçetelere sarılmış gözyaşlarımı saklamaya çalışıyor olabilirdim.

"Her neyse artık gidelim."

...

Sessiz bir yemek yedikten sonra ikimizde tekrar işimizin başına dönmüştük, kafam ona dalaşmak için fazla doluydu. İşe geri döndüğümde herkese kahvelerini dağıttıktan sonra kısa bir toplantı yapmıştık. Bana yarın için gönderilen taslaklardan dörder tane hazırlamalarını istemiştim. İşte prestijli bir şirketin kanatları altında çalışmanın yararlarından biri de buydu. Daha resmi olarak çalışmaya başlamadan önce bile yüzlerce taslak yollanmıştı. Haftaya beş kitabı piyasaya sürecektik ve bunlardan biri de benim kendisinden emin olsam da adından henüz emin olamadığım hikaye kitabımdı. Henüz bundan kimseye bahsetmemiştim ama bahsetsem bile sadece elime ulaşan taslaklardan biri olduğunu söyleyecektim. Henüz anonim olarak herkesin tepkisi beklemek için pusuya yatacaktım.

Bir de Silas'ın patlattığı bomba olayı vardı. Açıkçası çalışanlardan kimse açık açık soramasa da herkesin Betül Ilgaz'ı merak ettiğini biliyordum. Yine de bu konu hakkında tek kelime etmemiştim, etmeye kalkışan olursa da engellerdim ama herkes benden hafif korktuğundan mıdır nedir, kimse konusunu açmaya cesaret edememişti.

Şirketten çıktığımda Silas'ın çoktan çıktığını öğrenmiştim bu yüzden Mike ve Ike ile dönmüştük eve. Ben odama girdiğim anda sabahtan sessize aldığım telefonun yüzlerce aramayla dolu olduğunu gördüm.

Bu kadar çabuk muydu?

İlk önce Neriman cadısını arayacaktım. Kendisi benim en büyük yandaşım ve dedikodu arkadaşımdı. İkimiz de mahalleliyi çekiştirmekten büyük zevk alırdık. Neriman'a ettiğim tek laf iki dakika içerisinde bütün mahalleli tarafından bilinirdi, bu yüzden kısaca mahalleli sözcüsüyle konuşmak şuan en mantıklı karardı.

"Alo kız çabuk konuya gir. Herkes çatlıyor şuan." dedi. Arkadan sesler geliyordu, mahalle konseyi kurulmuştu anlaşılan.

"Konuya girecek bir şey yok. Herkes gibi Silas Soykamer de mükemmelliğimden etkilendi, bende bir şans vereyim dedim."

Hayır bir kere de kendini övme!

Kusura bakma şizofren iç ses mükemmelliğimden asla ödün vermem.

"Kız sen ne fenasın. Şimdi çevresi geniştir onun bana da birini ayarlayıver." dedi yedinci kocasını geçen hafta boşayan Neriman. Arkadan bana da sesleri yükseliyordu. Evet zengin koca tutkusuna sahip kocaman bir çevrem vardı. Hani böyle nasıl arkadaş olduğunu bilmediğin bir arkadaşa sahipsindir ama böyle yanında ağzını açtığı her an çevrede bakış atanlara elinle gösterip tanımıyorum demek istediğin arkadaş. Şuan onu diyen kişinin çaresizliği vardı üstümde.

"Allah aşkına hepiniz arkamdan cadı bu, büyücü bu dediğiniz günleri unuttunuz galiba. Size dedim ben birkaç büyü öğreteyim diye istemediniz, bak işte işe yarıyor." dedim sinsice sırıtarak. Hepsi arkamdan tiratlar sıralayan yüzüme gülen çirkin insanlardı.

"Ay kız hakikaten ha o zaman dinleyecektik seni, biz ettik sen etme." dedi arkadan bu dediğime baya baya inanan biri. Böyle insanlar beni gerçekten güldürüyordu. Karşılarına geçip Harvard kazandım desem yüz buruşturacak insanlar şimdi onların deyimine göre zengin koca bulmamı başarıdan sayıyorlardı, beni çıldırtan da buydu.

"Neyse boş yapmaya gerek yok. Sadece şunu anlayın cadı Valen'in zengin koca bulması sizin hayatınızda hiçbir değişiklik yaratmayacak, beklentinizi bana yöneltmeyin. Ha," dedim elimdeki patlamış mısırı ağzıma atarken. "eğer olurda bir gün karşılaşırsak," dedim. Bunu dediğim anda arkadan olumlu mırıltılar yükselmişti, gerçekten benim onlara yararımın olacağını düşünüyor olamazlardı değil mi? "kaçacak yer arayın." kötü kahkahamı da atıp kapatmıştım telefonu. Bu kısa süreliğine sustururdu onların ağzını, tabi iki gün sonra sanki onlara onca şeyi söylememişim gibi benden bir şeyler istemeye devam ederlerdi.

Hilal'i de arayıp yüz yüze konuşmaya ikna etmiştim ve annem yüzlerce kez aramaya devam edince onu da engellemiştim.

Daha sonra kaçıncı kez tekrardan izlediğimi bilmediğim dizimi izlemeye devam etmek için yerime kuruldum. Bu yönden de garip bir türdüm. İlk önce izlemek için yüzlerce dizi araştırır hepsinin konusuna hakim olup sonra gider yine eski dizilerimden birini açıp izlemeye devam ederdim. Çok düşünülen dizilerin hakkını vermeye uğraşır, kare kare ayrıntı arardım. Bu hayatta hoşuma giden sayılı şeylerden biri olabilirdi ayrıntılarda boğulmak.

Sonra da arkaya yavaş tonda bir klasik müzik açarak taslaklardan birini okumaya koyuldum ve bu döngü sabaha kadar devam etti. Uykusunu bana yine haram eden bu gecede tonla hayal gücünün içinde boğulmak ziyadesiyle hoşuma gitmişti.

...

Sabahleyin koşu için dışarı çıkmak isteyince Mike ve Ike bana kapı duvar olmuş çıkmanın kesinlikle yasak olduğunu güzel bir dille söylemişlerdi.

Tabi ben bunu dinler miydim?

Asla. Odama çıkıp pencereden aşağı bakmıştım, bence Mike ve Ike da benim öylece oturmayacağımı biliyorlardı. Pencerem korumaların fazla olduğu bir tarafa baktığından aşağı sarkıp alt pencerenin demirlerine atladım. Yavaşça oradan da süzülüp duvara yaslandım. Gidiş yolumu kapatan korumayı görünce arkasında saklandım. O küçük tıkırtıyı duymuş olacak ki etrafına bakıyordu ama ben tam arkasında durduğumdan ne tarafa bakıyorsa onun tam tersine yöneliyordum. Oradan da sıyrılıp arkadaki küçük bahçıvan çıkışına yürüdüm.

Kapı dışarıdan gözükmeyecek kadar küçük tasarlanmıştı ama ben kaç zamandır sinsice burayı gözlediğimden bulmam kolay olmuştu ama Silas burayı da keşfedeceğimi düşünmüş olacak ki kapının önüne iki tane daha adam koymuştu.

Ben tam onları atlatacakken büyük girişten birinin girdiğini fark ettim. Normalde dikkatimi çekmezdi belki ama bu kişi bu günlerde fazlasıyla dek geldiğim biriydi, yüz yüze olmasa da. Kapıdan içeri girerken Silas'ın da hızlı adımlarla ona ilerlediğini gördüm hatta artık ilerlemiyor koşuyordu. Yüzüne ne olursa olsun yerleştirdiği bariton ifadesinin yerini farklı duygular almıştı. Silas ona yaklaşınca gözünü açıp kapattı birkaç kez, sanki gerçek olup olmadığını kontrol ediyordu. Gözümden istemsiz bir damla döküldü. Kenara sinip Silas'ın ona sıkıca sarılmasını izledim.

Betül'e...

------------

Evet arkadaşlar bir bölümümüzün daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Sonraki bölüm bir hayli heyecanlı olacak o yüzden merakla bekleyip buraya teorilerinizi yazabilirsiniz.

Bölüm hakkında düşüncelerinizi de buraya alayım,

Sonraki bölümde görüşmek üzere...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.