* Bir kimsenin yokluğunda hissedilen derin özlemi ve bir zamanlar kaybettiğin bir şeyin bir daha asla senin olamayacağını anladığın an yaşadığın his.
Ferman Akgül- İstemem Söz Sevmeni
Ben vedaları sevmem Albayım.
Hiç gitmesin insanlar.
-Oğuz Atay
Şimdiye kadar yalnızlığımı bir kalkan gibi kullanmakta ustalaşmıştım. Kimsenin, en yakın arkadaşımın bile, benim hakkımda derin bilgilere sahip olmasına izin vermemiştim. Benim kırmızı çizgim yani babam hakkında beni tanıyan kimsenin yeterli, hatta hiç bilgisi yoktu çünkü konu babam olunca o mantıklı, aklı başında kız ortadan yok oluyordu.
Bunların içinde bir istisna vardı ve ne yazık ki bu adam benim talihsiz bir şekilde aşık olduğum Silas Soykamer'di. Bu yüzden onunla alakalı her şey beni tereddüde düşürüyordu. Benim mantığımı devre dışı bırakabilecek iki şeye doğru ya da dolaylı yoldan sahipti; aşk ve babam. Tabi bunlardan birinden henüz haberi yoktu, neyse ki. Diğer türlü olsaydı etrafı surlarla kaplı bir kalede kalkanı ve kılıcı olmadan savaşa girmiş tek bir asker gibi kalırdım, şimdilik en azından kılıç ve kalkana sahiptim ama önümde hâlâ yıkmam gereken koca bir kale vardı.
Odaya ben yaparım diye atladığım andan beri birkaç dakika geçmişti. Silas yüzüme dik dik bakıyor ve onun dışında bir şey yapmıyordu. "Alaz Gümüşay seni tanıyor." dedi. Neden beklediğini şimdi anlamıştım, nereden tanıyor diye sorarsam bunun için bahane düşünüyordu. Alaz da bütün bu işlerin içindeydi. Ya dedesinin namını sürdürüyordu ve Silas'ın nefretini bu yüzden kazanmıştı ya da sadece şirketle ilgiliydi ve içimden bir ses olayın şirketle bir alakası olmadığını bağırıyordu.
Şuan kimsenin sözüne güvenemezdim o yüzden Silas'a Alaz beni nereden tanıyor diye sormak mantıksızdı, bunu kendim öğrenmeliydim. Eğer durum buysa bu benim yolunu yaptığım köstebek işi de yatmış oluyordu. Bu arada Silas sormayacağımı anlamış olmalı masanın yanında ki çekmenin yanına gitti.
"Bak Valen seni bir kez daha bu işlere karışmaman için uyarıyorum eğer bunu yaparsan şimdiye kadarki tüm yanışlarının bunun yanında sönük bir kıvılcım kalır." dedi ama hâlâ benim bunu çoktan göze aldığımı kabullenememişti. Ben daha cevap vermeden çekmeceyi açtı ve küçük, zarif bir kutu çıkardı. Ne olacağını tahmin etmiştim, ortada bir evlilik yüzüğü olmadığına göre onu vermesi en olasıydı. Kutuyu çekmeden çıkarttı ve açtı.
Tahminim ne kadar doğru olursa olsun bu kadar mükemmelini beklemiyordum. Klasik bir tabir belki ama bunu kullanmalıydım, yüzüğün taşı kafam kadardı. Beni benden alan asıl şey ise taşın büyüklüğü değil rengiydi. Bu zarif yüzük kalbime dokunmuştu, sanırım benim için seçilmiş en iyi yüzüktü.
Yanıma yaklaştı ve bir saniye beklemeden takıverdi yüzüğü, evlilik teklifi beklemiyordum zaten. O yüzüğü takarken gözlerine bakmıştım, hiçbir duygu barındırmıyordu gözleri ya da fazla iyi saklıyordu duygularını.
"Yatırımcılar yarın akşam burada olacaklar ona göre hazırlanırsın, bir pot kırmamaya dikkat et." dedi. Böyle özelce uyarıyorsa anlaşılan bir hayli ciddiydi bu olay, yarın hepsine dikkat etmeliydim. Kafamı sallayıp tam odadan çıkarken kolumdan tuttu beni. 'Ne var' dercesine kafamı salladım. Bana bir şey söylemek istiyordu ama güvenemiyordu anlaşılan.
"Gerçekten yardım etmek istiyor musun?" sesi hâlâ karasız çıkıyordu. Tereddüt etmeden kafamı salladım. Eğer babam hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsam Silas'ın bana güvenmesini sağlamalıydım. Ayrıca ne düşürsem düşüneyim içimdeki hırçın Valen güç sahibi olmak istiyordu ve bende o hırçın Valen'i durdurmak istemiyordum.
Silas eliyle masanın karşısındaki koltuğu gösterdi ve karşıma oturdu. "Sana güvenebilir miyim?" dedi ilk önce, hâlâ tereddütteydi. Haklı bir tereddüttü bu. "Güvenemezsin bende sana güvenemem ama karşılıklı bir çıkar anlaşması yapabiliriz." dedim. Doğruya doğruydu ne kadar ona aşkla bağlı olsam da güven için aynı şeyi söyleyemezdim, onun ise bana güvenmek için hiçbir sebebi yoktu.
Kafasını salladı hafifçe ve genzini temizledi. " Yatırımcılarımın hepsi güvendiğim adamlarımdır, bilhassa Adem Bey. Benim bu kadar başarılı olmamda ki en önemli adamlarımdan biridir, diğerler yatırımcılar da aynı şekilde." dedi ve duraksadı. Adem Bey derken sesi güven dolu çıkıyordu, gerçekten önemli bir adam olsa gerekti.
"Son zamanlarda aralarından birinin Alaz Gümüşay ile gizli görüşmeler yaptığını öğrendim. Bizim için önemli bir anlaşmanın raporlarını çalmak için anlaşmışlar. Daha sonrasında onun bunu çoktan yaptığını ve bu bilgileri bir bellekte sakladığını öğrendim. Eğer bu bellek Alaz'ın eline geçerse milyon dolarlar kaybettirir bize." dedi. Bu kadar önemli bir mesele olmasaydı henüz güvenmediği biriyle paylaşacağını düşünmüyordum ama olayın benle alakalı kısmını anlayamamıştım. Eğer önemli bir belgeyse neden zorla el koymuyorlardı, bu kadar güce sahip değil miydi Silas?
"Ne düşündüğünü biliyorum ama onu zorla almamızın imkanı yok çünkü belgeler tek bir yerde saklı değil bir çok yere depolanmış durumda." dedi ve derin bir nefes aldı olay gerçekten mühim olmalıydı.
"Yeni keşfettiğimiz ve henüz basına sunulmamış bir kozumuz var. Eğer o belleği ele geçirirsek ve bu kodu o belleğe atmayı başarırsak bu belgeler internetten tamamen silinecek. Ayrıca bu adamın Alaz ile iletişime devam etmesini istiyorum eğer Alaz bu adamın onun elinde olduğunu düşünürse başka birini daha ayartmayı en azından kısa bir süreliğine yani bu anlaşma olana kadar düşünmez o yüzden bu belleği ele geçirdiğimizi saklamalıyız. Belleğe ise bu belgelerin yerine hiçbir doğruluğu olmayan replikalarını koyacağız. Zamanı geldiğinde bu anlaşma olacağı zaman Alaz sadece ortaya bu işe girişmişliği ile kalacak." sesindeki keyif beni de sevindirmişti. Daha önce böyle keyiflendiğini hiç görmemiştim, düşmanın zayıflığı onu ziyadesiyle mutlu ediyordu.
"Ben o belleği yarın ele geçirecek kişi olmalıyım o zaman ama neden ben?" diye mırıldandım kendi kendime ama o duymuştu bile. Gerçekten önemli bir payım olmasa bana anlatmaya gerek duymazdı sonuçta.
"Sen bu işin içinde kilit noktadasın. Bellek bu adamda değil, karısında sende burada olaya dahil oluyorsun." şimdi anlaşılmıştı işte. Eğer durum buysa, gizlice belleği almak ise başka biri de gizlice alabilirdi ama burada kilit nokta belleğin nerede saklı olduğuydu.
"Bu psikopat adam belleği öyle bir yere saklamış ki onu gizlice almak neredeyse imkansız, gerçekten imkansız." dedi. Bu kadar imkansız nerede olabilirdi acaba diye düşündüm bir kaç dakika, o da izin verdi ve bir kaç dakikalık bir sessizlik oldu odada. Aklıma onlarca şey gelmişti ama hepsinde bir çıkış yolu vardı, hepsinde.
"Karısının derisinin altında saklı." dedi bir nefeste. Bu hayatta beni şaşırtabilecek çok az şey vardı ve bu da onların içindeydi. Gözlerim şaşkınlıkla açıldı ve elimle ağzımı kapadım. Bu nasıl bir saçmalıktı böyle? Çok deliceydi bu.
"Bileğindeki derinin altında saklı. Bunu öğle normal bir bellek gibi düşünme tırnağın kadar, küçük bir şey. İşte bu yüzden neredeyse imkansız." şimdi dediğinin haklılığını anlıyordum. Ne diyebilirdim ki bu gerçekten imkansızdı! Aslında şimdiden bir şeyler düşünmüştüm ama hepsinde yakalanma ihtimalim yakalanmama ihtimalimden çok daha fazla çıkıyordu.
"Yarın bu belleği gizlice almamız için tek şansımız. Yarın bu belleği alacağız." kararlı gözüküyordu. Hem imkansız diyor hem de alacağız diyordu. İmkansız kelimesini fazla ciddiye almıyor olsa gerekti. Şimdiye kadar Allah bilir kaç imkansızlığı ayaklarıyla ezmişti.
"Asıl sen söyle, yardım edecek misin?" dedi. Ben zaten en başında kararımı vermiştim artık dönüşüm yoktu. Bu yüzden kafamı salladım. İkimiz bir kaç dakika daha sessiz kalmıştık, sanırım en çok bu dakikalardan zevk almıştım. O karşıdaki duvarı izlerken ben onu rahatça gözleyebilmiş, yüzünün her tarafını karış karış ezberlemiştim. Ona olan bu duygularım fazlasıyla gözümü korkutuyordu ama kendimi geri de alamıyordum.
"Aklımda bir kaç plan var ama bu işi sana bırakmak istiyorum, gözlerindeki pırıltı bana bu işin altından kalkabileceğini söylüyor. Eğer olurda işler kötüye giderse o zaman başka şeyler düşünebiliriz." ne yalan söyleyeyim gururlanmıştım. Bu eve geldiğimden hatta daha da öncesinden beri sürekli küçümseniyordum, ne kadar buna pek takmasam da içten içe etkilendiğimi biliyordum. Silas'ın ise bunu bu kadar kısa bir sürede anlaması beni biraz korkutmuştu, insanlardan fazlasıyla iyi anlıyor olmalıydı. Zeki insanlar beni her zaman etkilemişti ve bu kişi Silas olduğu için kat kat daha fazla etkilenmiştim.
"Bu işin altından kalkabileceğimi düşündüğün için teşekkür ederim. Bunun halledebileceğime emin olabilirsin." sesim kendimden fazlasıyla emin çıkıyordu, aklımda bir şeyler şekillenmeye başlamıştı bile.
"Adamımızın ismi ne?"
"Cesur Kıratlı."
🍂
Şimdiye kadar hiçbir zaman olmayacak hayallerin peşine düşen bir insan olmamıştım. Hilal çoğu zaman bu kadar realist olmamdan yakınırdı ama bunun sebebinin babam olduğunu bilmezdi. Babam eğer gerçekten bir şeyi istiyorsam onun için hayaller kurmak yerine onu kazanmak için çalışmam gerektiğini söylerdi, bunun olması gereken olduğunu zaman geçtikçe daha iyi anlamıştım.
Silas ile olan münasebetim yüzünden ilk kez hayal kurar olmuştum, bu durum beni hayli korkutuyordu. Bugün rüyamda Silas ile mutlu bir hayat yaşadığımı hatta çocuklarımızın olduğunu görmüştüm, çocuklar! Bu hayatta en çok anlaşamadığım küçük insan topluluğu. Bu yüzden biraz bu hayalden uzaklaşmam gerektiğini düşündüm.
Sabah kalktığımda yine yorgun bir şekilde ayaktaydım. Bu uyku sorunu beni fazlasıyla hırpalıyordu. Spor kıyafetlerimi giydim ve odadan çıktım.
"Bir yere mi gidiyorsunuz Valen hanım?" dedi Zeyyen hanım. Sabahın köründe zebellah gibi dikilmişti başıma. Elinde bastonu ve dik duruşuyla eğer tanımasam kraliyet ailesinden biri olduğunu rahatça söyleyebilirdim. Ayrıca içinde fazlaca acı sakladığı, çok yıkımlar yaşadığı da belli oluyordu. Zeyyen Hanım fazla keder doluydu.
"Sadece sabah sporu." dedim. Bunun için bile sorguya çekileceksem gerçekten işim vardı. Bugün çok işim vardı, bir an önce temiz havayı içime çekip kendime gelmem lazımdı.
"Anlıyorum lakin yanınızda korumalar da olmalı." bunun gereksiz bir endişe olduğunu bilsem de muhtemelen Zeyyen Hanım'ı ikna edemeyecektim, nasıl olsa yolda atlatırdım biraz da olsa o eşsiz ormanı keşfe çıkmak istiyordum.
Kafamı salladım ve bahçeye çıktım. Büyük kapının önüne geldiğimde arkamda iki korumanın belirdiğini gördüm bunlar beni eve ilk bırakan korumalardı, benim tabirimle; Mike ve Ike.
"Size biz eşlik edeceğiz efendim." dedi siyahi olan. Bu biraz fazla ırkçı olsa da nasıl tabir edebilirdim bilmiyordum. Siyahi olan yani Mike fazlasıyla heybetli gözüküyordu Ike ise onun aksine biraz daha cılızdı.
"Valen ben Valen!" dedim. Kimsenin efendisi değildim, olamazdım da. Bu tabir benim hiç hoşuma gitmezdi, fazla küçümseyici geliyordu ya da belki de ben fazla alıngandım.
"Tabi Valen hanım." dediler senkronize bir şekilde.
İkisinin de arkamdan kuyruk gibi geldiklerini bilerek yemyeşil muhteşem ormana doğru yavaş tempoda koşmaya başladım. Koşarken trans haline geçer arkamdan atlı koştursa bile fark etmezdim, insanların derin uykularda ki düşüncelerine ben koşarak varırdım. Yani uyku kelimesinin anlamının benim lügatim da ki karşılığıydı sabah koşusu. Şimdi ise bu koşuya büyülü ormanın aurası da eklenince artık kimse uyandıramazdı beni.
Kulağımda güzel Beethoven'ın sesiyle bir süre koştum, artık kendimi çok daha dinlenmiş hissediyordum. Ormanın neresinde olduğunu bile fark etmeden koşmuştum anlaşılan çünkü durup etrafıma baktığımda nerede olduğumu kavrayamamıştım. Mike ve Ike ise çoktan arkamda kalmış olmalılardı. Etrafım yeşillikle kaplıydı ama bu yeşillik benim daha önce gördüklerime benzemiyordu, büyüleyici bir canlılığı vardı. Diğer zamanların aksine buradaki canlılığı hissedebiliyor, derin bir nefes aldığımda huzuru iliklerime kadar çekebiliyordum.
Duraksadığımda ve etrafımdaki manzaranın tadını fazlasıyla çıkardığımda eve dönmek için harekete geçtim. Bu sırada çalılıkların arasından bir ses duydum ve bir kaç saniye sonra karşımda aynı benim gibi spor kıyafetleri giymiş bir adamla karşı karşıya geldim. Upuzun boyu, dik duruşu ve sert yüz hatlarıyla bu adam benim tanıdığım ama burada olmasını biraz bile tahmin edemeyeceğim Alaz Gümüşay'dı.
Silas'ın kısa saçlarının aksine daha gür saçları vardı. Silas'ın heybetli vücudunun aksine daha zayıftı ama güçlü biri olduğu inkar edilemez bir gerçekti. Gözleri ise benim tanıdığım zehir gözlerin aksine masmaviydi. Bu Silas ile Alaz'ı karşılaştırma olayı nereden çıkmıştı bilmiyorum ama maalesef kalbim her daim işin içine Silas'ı dahil etmeden duramıyordu.
Ya da sen her Silas'ı düşündüğünde suçu masum kalbine atıyorsun.
Çirkin iç sesimi biraz bile tınlamayıp Alaz'ı inceleme işine geri dönmüştüm. Aslında onu ilk gördüğümde bana masum biri gibi gelmişti ama gözlerinin ardında yatan kini şimdi daha net görebiliyordum. Bu kin bana bir yerden tanıdık gelmişti. Aynı babam ve Silas gibi kinle baksa da bunu saklamaya çalıştığı bir gerçekti.
Benim onu incelediğim gibi o da beni inceliyordu, beni tanıdığına emindim. Böyle bir yerde karşıma çıktığına göre beni tanımamış gibi yapacaktı. Beni deneyip onu tanıyıp tanımadığı kontrol edecek, ona göre bir adım atacaktı, önemli bir karar vermeliydim. Onu tanıdığımı ona göstermeli miydim yoksa saf kız ayaklarına mı yatmalıydım?
"Merhaba, bu mükemmelliği keşfeden tek kişinin ben olduğunu zannediyordum." dedi etrafındaki manzarayı göstererek. Seni çakal seni. Demek ki evde ona çalışan birilerinin olduğu düşüncesi tamamen gerçekti. Benim çıkış saatimi öğrenerek şıp diye bulmuştu beni.
"Bu güzelliği sadece kendinize saklamanız büyük haksızlık olurdu." dedim onunkine benzer bir resmiyetle. Salağa yatmak en doğru fikir gibi gelmişti şimdilik, hem bu bana bir şey kaybettirmez aksine ağzından laf alabilirsem bana çok şey kazandırabilirdi. "Buralara yeni taşındınız galiba sizin gibi bir güzelliği daha önce görseydim kesinlikle unutmazdım." seni yalaka seni. Ağzı iyi laf yaptığı kesindi ama karşısındakini unutuyordu.
"Evet yeni taşındım sayılır, aslında geri döndüm demek daha doğru olur." dedim. Beni buralara kadar bulduysa benim geçmişimi bilebilirdi, sahte evliliğimden de haberi olabilirdi. Eğer detaylı bir araştırma yapmadıysa elinde sadece Almanya'dan yeni dönüş yapmış, kalbi yeni iyileşmiş saf bir kız çocuğu görebilirdi ama eğer geçmişimi biliyorsa benim bir cadı olduğumu ve kalbini bir hamleyle ikiye ayırabileceğimi bilirdi ve bu korkunç olurdu, en azından Silas açısından, benim zerre umurumda olmazdı çünkü.
"Nasıl yani?" yuh be oğlum bu kadar da salağa yatılmazdı. sinirlerim bozulmaya başlamıştı, ne olursa olsun fazla soru soran insanlar beni yorardı. Kimseye açıklama yapmazdım, eğer bunu yapmaya başlarsam günün sonunda bir başına kalan ben oluyordum. İnsanlar içimdeki Valen'i görmekten hoşlanmıyordu.
"Almanya da bir tedavi sürecim olmuştu, sonrasında geri döndüm." dedim. Bu dediklerime sorgular gibi bakmıyordu aksine zaten bildiklerimi anlatıyorsun der gibi bakıyordu, anlaşılan ilk yaptığım tespit doğruydu ya da karşımdaki kişi profesyonel bir yalancıydı ve bu da olasılıkların arasıydı. Her zaman tetikte olmalıydım bu yüzden.
"Yalnız mı yaşıyorsunuz, bu civarlarda sahipsiz bir ev görmedim çünkü." Silas ismini duymak için 'biz böyle konuşuyoruz ama enişte kızmasın' falan diyeceğini düşünmeye başlamıştım. Kafamı iki yana salladım. "Eşimle ormanın girişindeki evde yaşıyoruz. Ben uzun zamandır Almanya da olduğum için sizi tanımıyorum ama siz belki eşimle tanışıyorsunuzdur." çok iyi Valen salağa yatmaya devam. Eğer onu sinirlendirebilirsem ağzından laf alabilirdim belki.
"Muhtemelen bu civardaki neredeyse herkes birbirini tanır. İsmi nedir?" dedi. Bu civar dediği alan büyük bir şehri kaplıyor olabilirdi. Silas'ın sözde sarayının etrafında gözle görülür tek bir ev dahi görmemiştim. "Silas... Silas Soykamer." dedim. İlk önce düşünüyor gibi yaptı üçkağıtçı Alaz ama yalandan yaptığı çok belliydi. Evet bu adamın yalan söyleyemediğine emin olmuştum, benden...gerçek benden haberi yoktu.
"Ah! Evet evet tanıyorum kendisini ama pek anlaşamayız." dedi, üzgün görünüyordu. Kartlarını açık oynamaya başlamıştı, benim sonradan düşman olduklarını öğrenmemi istemiyordu, benim hakkımda sinsi planları olduğunu o hüzünlü maskesinin ardındaki sinsi, pişkin surattan anlamıştım ama zeki biri değildi beni öylece oyununa katabileceği bir piyon olarak görüyordu.
Yakışıklı adamları fazlaca severdim ve bu benim zayıf noktam olabilirdi ama onları tanıdığımda ve yakışıklı suretlerini altında birer aptal yattığını anladığımda onlardan soğumam sadece birkaç saniyemi alırdı. Bunu yaşamadığım tek insan, daha şimdi tanıştığım Alaz Gümüşay da dahil, maalesef ki Silas Soykamer'di. Tabi zaman beraberinde ne getirirdi onu bilemiyordum ama insanlar hakkındaki fikirlerim kolay kolay değişmezdi, ilk izlenim benim nazarımda çok önemliydi ve Alaz bu sınavdan geçememişti.
"Anlıyorum iş ile alakalı problemlerden olmalı." dedim ve yüzümü aynı onun gibi üzgün konuma getirdim ve o buna şaşırdı. Buna üzülmemi beklemiyordu, iyi bir oyuncu olduğumu söylemiştim. Şimdi onun gözünde çizdiğim iyi kız rolünün altını iyice çizmiş olmalıydım.
"Evet ama çözülemeyecek problemler değil, neyse sizi çok tuttum Silas Bey merak etmesin sizi." Gözümün içine basit bir çöpmüşüm gibi bakması beni fazlasıyla rahatsız etmişti. Ona gerçek yüzümü göstermemek için kendimi zor tutuyordum.
" Hoş sohbetiniz için teşekkür ederim umarım tekrar karşılaşırız." dedim ve cevabını beklemeden geldiğim yoldan yürümeye başladım. Bu boş muhabbet beni sıkmıştı, bir an önce eve gitmek istiyordum. Bir de bu karşılaşmayı Silas'a söyleyip söylememe olayı vardı. Tabi Silas bunu çoktan öğrenmiş de olabilirdi bu daha olası bir durumdu.
Aynı yoldan adımlayıp eve dönmeyi planlasam da her yer birbirine benzediği için yolumu kaybetmiştim. Biraz daha dolandığım sırada ileriden bağırtılar duydum ve gülümsedim. Anlaşılan Mike ve Ike beni arıyordu. Seslere doğru yürüdüğümde aynen öyle olduğunu gördüm. Yanına bir kaç kişi daha ekleyip beni aramaya koyulmuşlardı.
"Valen Hanım iyi misiniz?" dedi aralarından biri. Sesi telaşlı çıkıyordu, bunu anlamamıştım. Altı üstü iki saattir yoktum.
"İyiyim de ne alaka?"
"Bir an önce eve dönsek iyi olur. Silas Bey sizi çok merak etti." dedi Mike. O zaman Alaz'ın da ormanın içinde olduğunu biliyor, karşılaşıp karşılaşmadığı merak ediyor olabilirdi. Hızlıca kafamı salladım. Korumalar sanki tehlikedeymişim gibi etrafımı sarmıştı, yürüyen bir kalenin içindeydim sanki. Dönerken de etrafımı dikkatlice izledim, bir dahaki gelişimde kaybolmak istemiyordum.
Büyük kapının önüne geldiğimde kapının önünde sağa sola turlayan fazlasıyla sinirli bir Silas'la karşılaştım. Çoktan öğrenmiş olmalıydı Alaz ile karşılaştığımı. Kapıya yaklaştığımda daha ağzımı açamadan kolumdan tutulup evin içime sürüklendim. "N'apıyorsun! Bırak!" diye bağırsam da nafileydi.
Ne kadar teknik dövüş konusunda iyi olsam da benden güçlü olduğu inkar edilemez bir gerçekti. Evin içine girdiğimizde bile durmadı, yukarı odasının için kadar sürükledi beni. Eğer hassas bir tenim olsaydı bu tuttuğu yer çoktan kızarmıştı. Odaya girdiğimizde hızlıca kenardaki kanepeye fırlattı ve daha etrafı inceleme fırsatım olmadan elleriyle iki yanımda kafesledi ellerimi.
"Kendini ne zannediyorsun sen, eğer hemen beni bırakmazsan-" daha cümlemi tamamlayamadan bağırdı ya da kükredi desem daha yerinde olurdu.
"Ne halt yiyordun o adamla!" Konu yine buraya gelmişti. Olayın içinde bir Gümüşay olursa Silas muhakkak bir sinir krizi geçiriyordu. Bu konuda kendini kontrol edememesi beni anca güldürürdü. İki yana debelensem de bırakmamak da ısrarcıydı. "Hangi adam?" dedim. Madem kendinde beni böyle tutma hakkını buluyordu, benim de onu biraz çıldırtmaya hakkım vardı.
"Valen!" diye bir kez daha kükredi az önce aslana dönüşen Silas. Bu hali baya seksiydi yalnız.
Koyun can derdinde bizimki hâlâ Silas derdinde!
İç sesim doğru söylüyordu, aşk zor işti yahu. İşin aslı ne desem bilmiyordum. Gelirken Mike ve Ike'ı atlattığıma emindim, etrafımda kimse yoktu. Bu kadar büyük bir ormana kamera yerleştirilmesi zordu zaten korumalar beni aradığına göre kamera olamazdı yani Silas benim kimle görüştüğümü bilemezdi. Onunla konuştuğuma bu kadar emin olduğuna göre Alaz arayıp tehdit içerikli konuşmuş olabilirdi hem bu neden bu kadar sinirli olduğunu da açıklardı.
O bu kadar sinirliyken birkaç saniye de o gözlerinde ki sinirli ifade gitti ve yerini daha muzip bir ifade aldı. "N'apıyorsun sen?" dedi. Bu yaptığıma baya şaşırmıştı.
Kaslarını ellemiştim.
Kızım sen valla manyaksın!
Elimin altında, gerçek anlamda, böyle bir şans varken bunu kaçıramazdım. Ellerimin altındaki kasları bir hayli sertti ve bu hoşuma gitmişti. Birkaç saniye içinde ise ellerim tekrar yanımda sabitlenmişti. "Böyle kas bulmuşum ellemeliydim." dedim ve pis bir şekilde sırıttım. Yani bunu yapmamın sebepleri arasında Silas'ın kaslarını ellemek olsa da bir yandan da konuyu dağıtmak istemiştim.
"Manyaksın kızım sen!"
"Yeni mi anladın? Bak Silas, Alaz'ın bilerek beni bulduğunun farkındasındır. Onunla karşılaştığımda onu tanımıyormuş ve hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davrandım. Beni seninle alakalı bir olayda kullanmak isteyecektir ve bu durumu bizim aleyhimize çevirmek için harika bir fırsat!" diye yakındım.
"Bak Valen," diye başladı o da benim gibi. "Bu işler karışmaman hakkında uyarıda bulunmuştum. Ne olursa olsun Gümüşaylar ile ilgili hiçbir olayın içinde bulunamazsın, bu olay onlar ile benim aramda!" dedi ve yalan söylüyordu. Bu olay babamı ve benim düşünceme göre beni de kapsıyordu.
"Sence umurumda mı? Benim tek istediğim şey babama ulaşmak sonra siz ne halt yiyorsanız yiyin!" dedim. Tabi ki böyle bir şey olmayacaktı. Ne olursa olsun bu olayı çözecektim çünkü merak etmiştim. Sonrasında etrafıma baktım ve hâlâ aynı saçma pozisyonda olduğumuzu fark edince bir güzel debelendim. Hoşuma gitmediğinden değil tabi sadece bu kadar yakınlık mantığımı her an devre dışı bırakabilirdi. O da fark etmiş olmalı ki beni bıraktı ve ışık hızında karşıdaki koltuğa oturdu.
"Eğer o belleği alırsan sana babanın yerini söyleyeceğim." dedi kararlı bir şekilde. Böylece o bellekte sadece bir anlaşmanın belgeleri olmadığı kanıtlanmış oldu. Çok daha önemli bilgiler çalınmış olabilirdi. Sadece bir anlaşma için bu kadar riske giremezdi.
Kafamı salladım. Evet o belleği alacaktım ama içindeki her şeyi öğrenmek için. Bu şekilde bir taşla iki kuş vuracaktım. "O güzel kafandan neler geçtiğini görebiliyorum Valen. O belleği açmak için şirketimizin bizzat ben tarafından hazırlanmış güvenlik yazılımını geçmen lazım. Eğer onu açarsan, ki bu neredeyse imkansız, yazılan hiçbir şeyi okuyamazsın. Hepsi benim oluşturduğum alfabeyle yazılmış, benden ve Alaz Gümüşay'dan başka kimse okuyamaz." evet hevesim bir tık kırılmıştı ama asıl üzüldüğüm Alaz Gümüşay'ı küçümsememdi. Alaz bu dosyayı çalmadan önce anahtarını çalmayı akıl etmişti. Geçen gün ki siniri bu belleği açan şifrenin çalınmasıyla ilgili olabilirdi.
"O belleği alacağım ve sende babamın yerini söyleyeceksin doğru mu duydum?" dedim. Bu bile bana fazlasıyla yeterdi, sonrasında Silas ile ilişiğimi tamamen kesebilirdim, buraya gelmemin ve onunla evlenmemin tek sebebi babamdı sonuçta.
Tabi tabi, kesin öyledir!
İç sesim bile bana kıs kıs gülüyordu. Bizim aramızdaki bu çatışma hiç son bulmayacaktı galiba. Silas ise sorduğum sorunun karşısında kafasını salladı. İkimiz hep sinirle kavgaya başlayıp bir şekilde duruluyorduk, bu sinir bozucu olmaya başlamıştı. Ben ne olursa olsun her tartışma da kendimi tutar sakin kalmayı başarırdım ama konu ne zaman babama gelse birden gözümün feri dönüyordu ister istemez.
"O zaman bu işin üstesinden geleceğime emin olabilirsin." dedim. Silas ayağı kalktı ve dışarı çıktı. Birkaç saniye sonra elinde bir dosyayla döndü ve dosyayı bana uzattı.
"Cesur Kıratlı ile ilgili her şey yazıyor burada. Sakın onu küçümsemeye kalkma o zaman kaybedersin!" dedi. Zaten kimseyi küçümsemez ya da yükseltmezdim. İlk tanışmamızda nasıl biri olduğunu az çok anlardım zaten.
Ayağa kalktım ve odadan çıktım. Kendi odama girdim ve kapıyı kapatıp yaslandım. İster istemez onu her gördüğümde, onunla her konuştuğumda kendi kontrolümü kaybediyordum. Bugün adamı ellemiştim resmen! O an aklıma geldikçe nabzımın yükselmesine, ateşimin çıkmasına engel olamıyordum, bu duygular bana bir hayli yabancıydı.
Uzunca bir süre dosyayı inceledim ve ne yapacağımı etraflıca düşündüm. Cesur Kıratlı tam bir pislikti. Yani başarı için çok çalışan, gayret eden insanları takdir ediyordum ama bu adam farklıydı. İlk başta normal işinde gücünde bir adam olsa da gücün tadını alan çoğu insan gibi değişmişti. Birilerinin köpeği olmak çalışmaktan daha kolay geliyordu. Olay sadece işle alakalı olsaydı iyiydi ama değildi. Kendisi aynı zamanda karısını aldatıyordu ama karısı da az değildi. Parasını dileğince harcıyor ve etrafına kök söktürüyordu. Kocasının onu aldattığını bilse de gururunu ayaklar altına alıp onunla birlikte olmaya devam ediyordu. Asıl garip olan ise kocasının kendisini aldattığı kadınları takip ettirip gördüğü yerde ölesiye dövüyordu ama para denilen illet şey sayesinde kolayca sıyrılıyordu.
Bugün yaptığım planda bununla ilgiliydi. Cesur Kıratlı'yı iyice araştırıp şu sıralar birlikte olduğu kadını bulmuştum. Kadının ismi Handan'dı. Cesur Kıratlı'nın karısı Feyza Kıratlı bu kadının peşindeydi bir süredir, onu burada gördüğünde neler olacağını merakla bekliyordum.
Kadını bulmuştum bulmasına ama ikna etmek zor olmuştu. Burada Silas'ın imkanları biraz da olsa yardımı dokunmuştu, kadına yurtdışında yaşayan kardeşini hatırlatıp Silas'ın ismini vermem yeterli olmuştu. Balıklama atlamıştı teklifime. Eğer planım düşündüğüm gibi giderse her şey tereyağından kıl çeker gibi hallolacaktı.
Bu sırada kapı tıklatıldı ve içeriye Armen girdi. "Valen, Zeyyen Hanım az sonra kuaför ve stilistin geleceğini ona göre hazırlanmanı söyledi."
"Makyöz arkadaşım gelecek, onu alın içeri yeterli. Kimseyi istemem ben hallederim." Armen 'ama' diyecek olsa da elimle durdurdum onu. "Sen Zeyyen Hanım'a söylersin." dedim, şimdi Zeyyen Hanım'ın gazabını çekemezdim.
Saat yavaş yavaş akşama doğru gelirken bu sırada makyöz arkadaşımda gelmişti. Arkadaş dediğime bakmayın eğer iyi para verirsem en iyisi ben olurdum onun için. Her zamanki gibi karşılıklı çıkar arkadaşlıklarımdan biriydi.
"Kalender! Hoş geldin!" dedim. İsmini ilk gördüğümde uzunca bir süre sırıtmıştım. Yüzüyle o kadar alakasız bir isimdi ki! Sıska, bebek suratlı biriydi Kalender. Kollarını açtı ve bana yaklaştı.
"Kız mendebur surat, sen nasıl buldun böyle adamı!" dedi. Cin gibi adamdı, hemen çözmüştü olayı. Yanlış anlamıştı tabi.
"Olaylar öyle gelişti diyelim. Ağzını sıkı tut bir daha iş falan bulamazsın!" Patavatsız biri olmadığını bilsem de uyarma gereği bulmuştum. Bizim evliliğimiz değil sadece birlikte olduğumuz bile medyaya düşerse vay halimeydi!
"Merak etme, işimi seviyorum."
Uzunca bir süre saçımla ve başımla ilgilendi. Bir sürü çene çaldı, işinde başarılı olmasa burada olmazdı. En sonunda elbise dolabına, ya da odasına mı demeliydim, girdi ve bir süre orada ayıldı, bayıldı falan filan. Yani bana kalsa pantolon tişört inerdim aşağı ama Kalender kesinlikle karşı çıktı ve bir elbise seçti.
Kıpkırmızı balon kollu bir elbiseydi. Dizlerimin altında biten v yaka hoş bir elbiseydi. Biraz abartı gibi gelse de Kalender'in çenesiyle uğraşmamak için kabul ettim. Saçımı sıkıca bağlayıp ensemde topuz yapmıştı, hafif bir makyajla tamamlanmıştı.
"Mutlu musun şimdi, palyaçoya döndüm resmen!" dedim. Tamam hafif bir makyaj olmuştu ama biraz yakınmazsam on saat kendini överdi.
"Ay kız ayda yılda bir güzel oldun, onda da çene çalıyorsun!" dedi. Cüzdanımı açtım ve parasını uzattım, aldığı gibi koynuna koydu. Bununla beraber cüzdanımda beş kuruşum kalmamıştı, tabi Zeyyen Hanım'ın bana verdiği siyah kart dışında. Onun yeri daha gelmemişti, onu da layıkıyla harcayacaktım tabi.
"Neyse paramı aldığıma göre kaçıyorum ben, daha sonra böyle adamı nasıl bulduğunu ayrıntılı anlatacaksın ona göre!" dedi. Bende tabi tabi diyerek dışarı kovaladım.
Handan işini halletmiştim ama yine de kimseye güvenemezdim o yüzden birkaç yedek plan daha yapmıştım. Saat akşama daha da yaklaşırken Armen Handan'ın geldiğini söylemişti bende odama çağrılmasını istemiştim.
Handan daha içeri girerken bile garip bir aura yaydığını fark etmiştim. Yüzündeki çilleri sürdüğü yoğun fondöten bile kapatamamıştı. Saçları, kaşları, kirpikleri hatta gözleri bile turuncuydu. Hayatımda gördüğüm en güzel kadın olabilirdi. Babama küçükken en çok istediğim şey neydi diye sorsam her zaman turuncu saçlı olmak istediğimi söylerdi. Sebepsiz bir şekilde böyle insanlara aşırı içgüdüsel bir sempati duyuyordum, bu benim Handan hakkındaki kanaatimi değiştirmedi. Handan sinsi biriydi, tek zaafı ise kardeşiydi. Neyse ki ben bu zaafı erken keşfetmiştim.
"Her şey tamam değil mi?" dedim. Bugün Handan'ı Feyza Hanım'ı kışkırtması için çağırmıştım. Herkes onu benim asistanım olarak bilecekti. Bugün acil bir durum için beni haberdar etmeye gelecekti.
"Merak etme, sen asıl diğer işi hallettin mi?" evet güzel bir rüşvet vermiştim. Handan'ın kardeşi pek zeki biri değildi. Yurtdışında bir baltaya sap olamayıp serseri olmuştu. Ben ise kardeşini iyi bir üniversiteye kayıt ettireceğimi söylemiştim. Bu sadece para değil prestij de gerektiriyordu. Silas'a planımdan haberdar etmemiştim. En sonunda belleği aldığımı görüp şaşırmasını istiyordum.
Sadece ona bir isim soy isim birde üniversitenin ismini söylemiştim, arayıp halletmesi beş dakika sürmüştü ve bu beş dakikanın dört dakikası hal hatır sormayla geçmişti.
"Merak etme sen bu işi hallettiğin an kayıt işlemi tamamlanacak." dedim. Aslında kayıt da hallolmuştu, telefonumdaki bir tuşla aktif hale gelecekti. Gerisi çocuğa kalmıştı, ister çalışıp iyi bir yere giderdi ister çalışmayıp atılırdı okuldan, o konuda inisiyatif almamıştım.
"Telefona mesaj geldiğinde yanına geleceğim, Feyza cadısını kışkırtacağım ve kavga çıkartacağım. Bu kadar değil mi?" dedi. Aslında bu kadar değildi. Feyza'nın içeceğine yarım saat içerisinde etki edecek bir sakinleştirici koymuştum. Daha çok işim vardı.
"Aynen öyle. ben onu terasa çıkartacağım sende kavga çıkartacaksın." dedim. Kafasını salladı ama neden böyle bir şey istediğimi sormaya çekindi. Sert yüz ifadem genelde herkesi benden uzak tutmaya iterdi ve bu benim işime gelirdi.
Handan çıktıktan biraz sonra bende çıktım ve merdivenden aşağı baktım. Aşağıda hummalı bir çalışma vardı, herkes masaya bir şeyler yerleştiriyordu. Zeyyen Hanım bastonuyla bekliyordu. Bende Silas'ın odasının kapısına yaklaştım ve tıklattım. İçeriden 'gel' sesini duyunca içeri girdim. Böyle bir manzarayla karşılaşacağımı bilseydim daha erken gelirdim. İçeride bir adet altında sadece bir adet siyah havlu bulunan Silas bulunuyordu. Havluyla saçını kurutuyordu. Bende o arada karın kaslarıyla bakışıyordum. Öğlen gömleğin üstünden dokunurken bu kadar belirgin olduğunu fark etmemiştim ama kaslar resmen ben buradayım diyordu. Yapılı kolları ve girintili çıkıntılı karın kasları spor yapmayı bir hayli ciddiye aldığını gösteriyordu. Geniş omuzlarına rağmen ince bir beli vardı. Gözlerimin daha aşağı inmesine izin vermedim.
O sırada o da beni inceliyordu, e o kadar hazırlanmıştık yani! Gözlerindeki beğeniyi görünce zavallı kalbim bana yine yerini hatırlatmaktan çekinmedi ama her zamanki gibi ciddiye almadım onu. Zaten bir yorum da yapmamıştı Silas kişisi.
"Ne oldu?" dedi. Sesindeki muzipliği hissetmiştim. Gözlerimi kaslardan uzaklaştırmak için çabalasam da gözlerim bana ihanet etmişti. Kafamı iki yana salladım ve gözlerimi yukarıya çıkarmayı başardım.
"Ne zaman geliyorlar diye soracaktım ama müsait değilsin anlaşılan." dedim. Gözlerimi aşağı indirmemek için büyük çaba sarf ediyordum.
Hadi hadi bak biraz, göz hakkı
Sinsi sinsi sırıtan iç sesime hak verdim. Burada bir sanat çalışması vardı, sanatçıya hakkını vermek gerekiyordu. "İyi kestin, şimdi çıkarsan giyineceğim. İstersen çıkma tabi" dedi ve yine sırıttı. Yalan yok iyi kesmiştim ama şimdi çıkmam lazımdı.
Bugünde gözümüz doydu çok şükür!
Dışarı çıkıp kapıyı kapattım. Elimi kalbimin üzerine koydum zira hâlâ yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Kapıda bir süre daha bekledim, aşağı Silas ile inmek istiyordum. Kapıdan yine jilet gibi bir takımla çıkmıştı. Saçlarını arkaya doğru taramıştı ve bu görüntü ona otoriter bir hava katmıştı ya da o havayı ikiye katlamıştı. Her zaman otoriter gözüküyordu çünkü.
Yüz hatları keskindi. Sivri çenesi, yüzüyle uyumlu burnu ve bakmaya cesaret edemediğim dolgun dudakları vardı ama en önemlisi sinsice parlayan zehir yeşili gözleriydi. Yine kısa onu inceleme seansımdan sonra koluna girmem için kolunu uzattı.
Zor bir akşam bizi bekliyordu.
---------
Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.
Bölüm hakkındaki fikirlerinizi buraya yazabilirsiniz.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere...