* Alışılmış ortamdan, yaşanılan yerden farklı bir yerde olmak.
Nova Norda- Beteri Yok Uslanmaktan
"İşte ben böyle bildiğin gibi:
Kaderi öpüp başıma koymuşum.
Gülüşüm, oturuşum, konuşuşum,
Belli efendim, besbelli
Ben hayattan soğumuşum."
-Turgut Uyar
Sevgili beyaz atlı prensim, biliyorum asla sevmeyeceksin beni, hiç kimse tarafından sevilmediğim gibi senin tarafından da sevilmeyeceğim. Biliyorum ben hep en nefret edilen olacağım, ellerim hiç tutmayacak ellerimi gözlerimiz karışmayacak birbirine, biliyorum. Hiç iyi biri olmadım belki ama kalbim hep sevgiyle attı senin için. Kızmıyorum sana ama kırılıyorum, ben bile kırılabiliyorum ama tebrik ediyorum seni başardın, bende normal biriyim artık.
Yemyeşil bir ormanın içinde olduğumuzu yeni yeni fark ediyordum. Arabanın içinden inip büyük, şaşalı kapıya ulaşana kadar etrafı incelemiştim ve hayatımda gördüğüm en güzel manzara ayaklarımın altına seriliydi. Bu manzara karşısında gözlerim kamaşmıştı adeta, dilim tutulmuş manzaraya öylece bakakalmıştım, şoför tarafından uyarılana kadar.
"Valen Hanım!" diye seslenince güzel bir rüyadan uyanır gibi kendime gelmiştim. Arkada on kişi kadar koruma, şoför ve önde de Silas beni bekliyordu. Koşarak yanına yetiştim. Önümde büyük bir şehrin surları olabilecek kadar büyük bir kapı yer alıyordu. İçerisi hiç bir şekilde görünmüyordu, ki amacı da buydu zaten.
Kapı kendi şaşası kadar güçlü bir şekilde yanlara açıldı. Arkamızda ki kalabalık kapı açılana kadar çoktan dağılmıştı, korumalar yerlerine yerleşmiş şoför ise arabayı alıp kayıplara karışmıştı. Sonrasında ise herkes tarafından olması beklenilen, benim ise kalbimi yerinen çıkartmak için yapılmış olan olay gerçekleşti.
Silas Soykamer elimi tuttu, hiç bırakmayacakmış gibi.
Sakin ol, sakin olmalısın!
Kalbim küt küt atarken ikimiz de içeri doğru yürüdük. İçten içe kendimi telkin ederken bir yandan da yüzümü ifadesiz tutmaya çalışıyordum. Dışarıdaki sur kapısından içerideki saraya kadar uzanan kocaman avlu insan kaynıyordu, hepsi içerideki kapıya kadar tek sıra halinde dizilmişti. Sol taraf evin çalışanları, sağ taraf ise korumalardan oluşuyordu. Otuz, belki kırka yakın kişiyi evli olduğumuza ikna etmemiz gerekiyordu!
"Evine hoş geldin!" deyip ilerlemeye başladı bense etrafa şaşkın bakışlar atarak tuttuğu ellerim yüzünden peşinden ilerliyordum. Bütün herkesin gözlerinin bizim üzerinde olması beni fazlasıyla rahatsız etmişti, eh buna da alışmam gerekti, spot ışıkları her yerdeydi artık.
Beni sakinleştirmenin en iyi yolunun gözlerimi ikimizin ellerinden başka tarafa çevirmek olduğunu düşündüm. Avlu dışarıda ki orman kadar büyüleyiciydi. Ayrıca ortada kocaman bir süs havuzu vardı ve bu gösteriş beni biraz rahatsız etmişti. Karşımdaki saray ise aynı tarihi filmlerdeki padişah sarayları gibiydi. Her yerinden tarih sahneleri peyda oluyordu, burada ne güzel hayal kurulurdu.
Evin, öhöm sarayın, dışı altın varaklı bir çok figürden oluşuyordu. İki tarafı uzun kulelerden oluşuyordu ve orta kısmın en üst tarafında da bir teras vardı.
Burası nasıl bir yer diye düşünmeden edemedim. Onca gösterişli yerde çalışmıştım ama böylesini görmemiştim, şaşkınlığımı belli etmemeliydim sonuçta uydurduğumuz hikayeye göre burası eskiden benim evimdi. Sadece iki yıldır yoktum.
Etrafa kısaca göz attığımda evin etrafının tamamen koca demirlerle sarıldığını gördüm. Ayrıca bahçede de çok fazla bitki olmadığından bahçenin her tarafından evin manzarasına seyre dalabiliyordun.
"Salyanı sil salyanı." elimle ağzımın kenarını kontrol ettim, neyse ki böyle bir rezillik yapmamıştım. Bu kadar şey gördükten sonra kendimden bunu da bekledim.
"Ha ha baya komiksin!" dedim. Alay ediyordu beyefendi benimle. Kapıya geldiğimizde kapı da görkemli bir şekilde açılmıştı, artık şaşırmıyordum. İçeriye adımladık.
Tam karşımız ikiye ayrılan merdivenlerden oluşuyordu, yukarısının ucu bucağı gözükmüyordu. Sağ ve solumuz ise sanki sonsuz salona uzanıyordu. İki tarafında dizaynı hemen hemen aynıydı.
En çok dikkatimi çeken ise avizelerin mükemmel görünüşüydü, bu görüntü karşısında dilim adeta lâl olmuştu. Zeyyen Hanım elinde bastonuyla bizi bekliyordu.
Babam hep çok değişik bir düşünme tarzım olduğunu ve bunun bir gün hayatımı kurtarabileceğini söylerdi, buna gönülden inanıyordu. Ben bu eve girdiğimden hatta dışarıdaki sur kapısından geçtiğimden beridir evin gizli kapılarını, odalarını ya da çıkışlarını merak ediyordum. Bunu öğrenebileceğim zamanın gelmesini ise sabırla bekleyecektim.
"Beğendiniz mi evi?" diye sordu Zeyyen hanım, gözlerimden anlamalıydı. Burası o masalların geçtiği saraydı, kötülerin yenildiği ve prens ve prensesin sonsuza kadar mutlu yaşadığı o saraydı ama gerçekler acıtırdı, aynı şuanda olduğu gibi. Prens ne kadar gerçek olmasa da kötü cadıyla evliydi, prensesin nerede olduğuysa tam bir muammaydı, şimdilik.
"Fazla gösterişli, çok sır saklı hissedebiliyorum." gözlerimi etrafta gezdirmeye devam ettim. Silas'ın gözleri sur kapısından geçtiğimizden beri ilk defa bana dönmüştü, burada sırların saklı olduğunu nasıl bildiğimi düşünüyordu muhtemelen, bilmiyordum zaten ama kasveti hissederdim.
Zeyyen hanım boğazını temizledi ve bizi büyük salona yönlendirdi. Silas ise onu eliyle durdurdu ve bakışlarıyla yukarıyı gösterdi, oda bir an önce dinlenmek istiyordu galiba, benim gibi. Biz burada ayaküstü konuşurken benim bavullarım çoktan yukarı çıkmıştı, ben nerede kalacaktım sahi?
İkimiz birlikte merdivenleri çıktık, yukarısının aşağı tarafa göre daha modern bir görüntüsü vardı. Aşağıda ki büyük salon görüntüsünün aksine yukarısı daha çok bir sürü kapıya uzanan lobi görüntüsünü andırıyordu. Koridorun sağ ve sol kısımlarının bitişi iki büyük kapıya uzanıyordu. Silas sol tarafa doğru yürüdü, bende peşinden sürüklendim. Anın büyüsüne mi kapıldığından bilmem hâlâ elimi bırakmamıştı. İlk önce durdum ve elimi geri aldım, malum bana lâzımdı. Benimle beraber o da durdu ve elini dinliyorum der gibi salladı.
Az biraz konuş be adam!
"Ben nerede kalacağım?" diye sordum. Az çok cevabını tahmin edebiliyordum, bu evdekileri bir şeye ikna etmek istiyorsak muhtemelen aynı odada kalmamız lâzımdı. Cevabı tahmin ettiğim gibi olmadı tabi.
"Şu koridoru görüyor musun," dedi ilk önce ve elini koridorun en sonundaki kapıya doğrulttu. "İşte o en sondaki oda senin odan." dedi. E yuh ama şehrin diğer ucuna gönderseydin istenmediğim ancak bu şekilde ifade edilirdi! Ağzımı açık 'ama' diyecektim ki beni durdurdu.
"Daha yeni hastaneden çıktın bir süre ayrı odalarda kalmamız daha doğru, senin için." dedikten sonra bir de düşünceli gibi bakması yok muydu ben bile inanacaktım yalanımıza. Anlaşılan bir çalışanın bizi dinleme olasılığı için oyuna devam ediyordu.
Tabi daha doğru dürüst benle konuşmadığı için yanağının iki yanındaki gamzeleri görmeye yeni nail oluyordum, bu biraz üzücüydü. Neyse ki sadece güldüğünde gözüken gamzelerde değildi en azından gözlerim arada sırada bayram edebilirdi.
"Ne düşünüyorsun kızım yürüsene odana!" diye fısıldadı. Gamzelerinin mükemmelliğini düşünüyordum diyemeyeceğim için benim için seçilen odaya doğru yürüdüm, dönerken saçımı da arkaya savurmayı ihmal etmemiştim.
Bu koridorun iki ucundaki kapılar diğer kapıların aksine ikiliydi ve çok daha büyüktü. O yüzden şimdiden sevmiştim odamı. Arkama bakmadan kapıyı itekleyip içeri girdim. Kapının iki yanında bavullarım duruyordu, onları yerleştirmek yerine ilk önce odayı gezmem gerektiğini düşündüm. Teması koyu yerlerden oluşuyordu, birileri beni yine iyi araştırmıştı.
Oda tam anlamıyla bizim ev büyüklüğündeydi, yüksek tavana sahipti. Pencereler aşağıya kadar uzanıyor dışarısı için bana mükemmel bir manzara sunuyordu. Odanın ortasında bir platform üstünde de 'prenses' yatağım vardı. Uzanıp üzerinden sarkan tülleri söktüm, evet bu konuda fazla takıntılıydım.
Normal yatağa döndüğünde ise üstüne bir atlayış yapıp rahatlığını ölçmeliydim. Öyle de yaptım tam istediğim gibi rahat ve büyüktü. Her şey eksiksizdi, duvarın iki yanında kapılar vardı. Bir kapı yine gösterişli bir banyoya açılıyordu diğeri ise giyinme dolabıydı. Eski evimdeki en büyük oda yani benim odam kadar olması dışında sorun yoktu, tabi bir de küçük bir kısım dışında etiketli kıyafetlerle doluydu. Etiketlerdeki markaları görünce geçirdiğim küçük çaplı krizden sonra bavullarımı aldım ve yerleştirmeye başladım.
Birinci bavulu yerleştirme işi bitip ikinciye geçeceğim sırada kapı çaldı, 'gel' komutumla birlikte Zeyyen Hanım ve dört çalışan içeri girdi.
"N'apıyorsunuz siz!" dedi Zeyyen Hanım. Ne yapıyordum ki? Geldiğimden beri değerli bir eşyayı ellememiştim, bir şey kırmamıştım, kimseyle kavga etmemiştim, henüz, başka ne olabilir diye düşünürken iki hizmetçi kolumdan tutup koltuğa oturttular beni.
"Bir şey yapmadım, galiba." dedim kendimden emin olamamıştım, gerçi geleli henüz kısa süre olmuştu, ortalığı karıştırmak için benim de zamana ihtiyacım vardı! "Eşyaları kendiniz niye yerleştiriyorsunuz bu kadar insan varken?" bu kadın deliydi, gerçekten. Hayır gerçek bir evlilik olsaydı anlayabilirdim, hayır o zaman da anlayamazdım.
Ayağa kalktım ve ellerimi salladım. "Ellerim var çünkü!" Beni ne zannediyordu anlamamıştım, her işi kendim yapabilirdim. Çok küçük yaşımdan beri zaten böyleydi, kendi yemeğimi de yapardım, kendi işimi de ve artık buradaki olaylar sıkıcı olmaya başlamıştı.
"Siz oturun lütfen Valen Hanım, biz hallederiz." dedi çalışanlardan biri. Anlaşılan ikna edemeyecektim, o zaman kendi yöntemlerimi kullanmam gerekti.
Kafamı salladım, Zeyyen Hanım ikna olduğumu düşünüp bizi dört kızla bıraktı. Koltukta arkama yaslandım ve ayaklarımı uzattım. Kızlar da kıyafetleri çıkartıp dolaba konulmaya hazır hale getiriyorlardı. "Öyle katlamayın!" diye seslendim. Kızlar soru dolu bakışlarla bakarken yanlarına gidip kendi katlama stilimi gösterdim. Bu kendi bulduğum, anneme acı çektirme yöntemimdi. İkimizde birbirimizi sinir etmeye bayılırdık.
"Katladıktan sonra cetvelle kontrol edeceğim, bir milim fark olursa baştan başlarsınız ona göre!" Evet gerçekten gıcık birisiydim ama şuan yaptığım şey başımdan gitmeleri içindi. Kızlar aynı ölçüyü bırakın benimki katlamayı bile başaramamışlardı.
"Hanımlar bir anlaşma yapalım ben sizi bu işten azad edeyim siz de beni yalnız bırakın, Zeyyen Hanım'a çaktırmadan ne dersiniz?" dedim ve kapıyı gösterdim. Hepsi birbirine baktı kararsızlardı, biraz aralarında fısıldadılar, "Ama nasıl olur bilemedik ki!" dedi aralarından biri. "Hiç bir şey olmaz, Zeyyen Hanım'a çaktırmayın yeter." dedim. En sonunda karar vermiş olacaklar ki tıpış tıpış çıkmışlardı odadan.
"İşte bu kadar." dedim ve ellerimi birbirine sürttüm. Daha sonrasında kendi kıyafetlerimi yavaş yavaş topladım ve bavulumda getirdiğim posterlerimi astım. Arctic Monkeys benim en sevdiğim gruptu, yatağımın baş köşesinde yerini almıştı bile. Akşama kadar odayı kendi yaşayabileceğim yere dönüştürmek için uğraştım, bir hayli zor olmuştu. Sonunda akşam olduğunda çalışanlardan biri akşam yemeği için aşağı inmem gerektiğini söyledi, karnım acıkmaya başladığı için bu benim için güzel bir haber olmuştu.
Etrafı rahat düzenlemek için günlük kıyafetlerimden birini giymiştim, gri bol eşofmanım ve siyah tişörtüm. Bunları değiştirmem gerekiyordu muhtemelen ama bananeydi. Üstümdekilerle merdivenlerle inerken Silas'ın da odadan çıktığını gördüm, onun üzerinde sabahkinken farklı bir takım elbise vardı, bu adam bir takım elbise bağımlısı olmalıydı.
Çok saçma biliyorum ama Silas bana hep birini andırıyordu, geçmişteki birini. Daha önce yani ben daha babamla kalırken ki zamanlarımdan. İşin garibi ise o zamanlar gördüğüm insan sayısı genelde bir elin parmağını geçmiyordu. Silas keskin yüz hatları, muhteşem zehir yeşili gözleri, kaslı vücudu, yumuşacık olduğunu tahmin ettiğim simsiyah saçları ve gamzeleriyle evet herkesin kolayca hoşlanabileceği ya da aşık olabileceği birisiydi, bende ona aşık olduğumda o hissi ilk kez hissettiğimde ne yalan söyleyeyim duygusuz kalbimi birinin attırdığına şaşırmam dışında şaşırmamıştım. Son zamanlarda ise ona karşı hissettiğim bu duygunun sebebinin bu garip ve benim hatırlayamadığım tanışmadan dolayı olabileceğini düşünmeye başlamıştım, onu yemekte köşeye sıkıştırıp cevabımı alacaktım, ya da alamayacaktım.
İkimiz birlikte yemek salonuna giderken yine elimi tutmuştu, kalbim bana bunu yapma diye bağırıyordu. Bunların bir oyun olduğunu biliyordum ama kalbime söz dinletemiyordum ne yazık ki.
Sakin ol!
Kocaman salonun içinde duvara yakın bir yerde görkemli bir masa duruyordu. İnce ve diğer duvara uzanan bir boyuttaydı, buraya bir on aile sığardı. Baş köşeye oturdu ve oturmadan öce de sandalyemi benim için çekmeyi ihmal etmedi, centilmen çocuk sana yeteri kadar aşığım zaten daha fazlasına gerek yok. İkimizde yemeğimize başladık ama ben konuşmaya daha doğrusu sorguya nereden başlasam diye düşünüyordum.
"İşler nasıl, hayatım?" hayatım derken kimse görmeden yüzümü buruşturmuştum ama madem evli davranacaktım internetteki araştırmalarıma göre böyle sevgi sözcükleri kullanmam gerekiyordu. Tabi bir de bir milyonere 'işler nasıl' diye sormak bir tık saçma olabilirdi.
O ise elindeki çatalı kenara bıraktı, 'hayatım öyle mi' der gibi kaşlarını kaldırdı. Omuz silktim, ben nereden bilecektim evli gibi davranmayı. "Güzel gidiyor geçen büyük bir şirketle anlaşma imzaladık." dedi. Umurumda mı? demek isterdim ama diyemedim. Hiç kimse için konuştuklarını filtreden geçirmeyen ben ona bir şey demek için on kere düşünüyordum, egom benim içi ağlıyordu, özür dilerim canım egom hep kalbimin suçu.
Şuan ise acaba konuyu asıl aileye ya da çocukluk anılarına getiririm diye düşünüyordum ama kimseyle doğru dürüst iletişim kurmayan içimdeki cazgır Valen itiraz ediyordu. "Hangi şirket?" dedim. İçimde düşündüklerim ve ağzımdan çıkanlar arasında küçük bir uçurum vardı. Bunu dediğim an sinirlendiğini hissetmiştim. Elindeki damarlar bir anda daha belirgin olmuş, elinde tuttuğu çatal ise iki parçaya ayrılacakmış gibi gözüküyordu. Anlaşılan isteyerek imzalanmamış bir antlaşmaydı.
"Gümüşay Şirketler Topluluğu" dedi, Gümüşay kelimesi ağzından tükürür gibi çıkmıştı. Tam istediğim gibi olmasa da istediğim bilgiye ulaşmıştım. Silas Soykamer'in babamla bir ilişkisi olabilirdi. Benimle bu yüzden evlenmiş hatta bütün bu yatırımcılar saçmalığını da bu yüzden söylemiş olabilirdi.
Babamın bu hayatta ki en büyük düşmanıydı Ercüment Gümüşay. Ondan hiçbir insandan etmediği kadar nefret ediyordu. Benden bütün duygularını ustaca saklayan bu adam Ercüment ismi geçince adeta bir aslana dönüşüyordu. Bu yüzden babam gittikten sonra bu şirketi iyice araştırmış ne yazık ki çok mutlak sonuçlara ulaşamamıştım. Bildiğim en önemli şey şirketin şuan yönetiminde olan kişi Silas'la hemen hemen aynı yaşlarda olan Alaz Gümüşay'dı. Silas da onunla el sıkışmış olmalıydı, asıl merak ettiğim şey ise bu kadar nefret ettiği şirketle neden anlaşma yapmıştı?
Babam ve Silas'ın da aynı şirketten nefret etmesi tesadüf olamazdı. Yine de teyit etmem gerekiyordu. "Herkes çıksın." dedim ilk önce sakince. Çalışanlar ilk önce Silas'a baktı ama o da onay verince herkes çıkmıştı. İçimde patlamaya hazır volkan öylece cevabı bekliyordu. Yıllarca aradığım tek bir haber dahi alamadığım, düşündükçe çıldıracak gibi olduğum babam yaşıyor olabilirdi!
"Ercüment Gümüşay ile ne gibi bir bağlantın var?" diye sordum ve o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Daha önce sinirli halini gördüğümü düşündüğüm adam bir anda o koca masayı yerle bir etti. Benim kolumdan tuttuğu gibi koltuğa fırlattı, buna asla izin vermezdim normalde. Kimse bana ben istemeden dokunamazdı, onu mahvederdim. Şuan ise konu babamdı bu yüzden kısa bir süreliğine sessiz durabilirim diye düşündüm, kısacık bir süre.
"Nasıl o ismi ağzına alırsın! Nasıl!" dedi ve kenardaki tüm eşyaları duvarlara fırlattı, sinirini benden çıkarmamak için yaptığını anlıyordum, galiba küçüklükten kalma bu adamla alakalı psikolojik problemleri vardı. Silas bir iş adamıydı, bir iş adamı kendini daima kontrol edebilirdi. Şimdiye kadar bir patlamasını da duymadığına göre demek ki olay bu adamda patlıyordu. Silas'ın kesinlikle babamla bir alakası vardı, birbirinden bu kadar uzakta olan iki adamın yarasının aynı yerden olması mümkün değildi.
Sinirini çıkartamamış olmalı ki üzerime yürümeye kalktı her şeyi öğrendiğime göre köşeye sinen gururumu ortaya çıkartma vakti gelmişti. Şuan sinirli olduğu için normal halinden daha güçlü ama daha dikkatsizdi. Köşeye sinmiş benden bir hamle bekleyemezdi, ayağa kalktım ve bu ayıya ilk başta yapmam gereken şeyi yapıp güçlü bir yumruk attım. Bir etkisi olmasa da biraz olsun kendine gelmiş gibiydi.
"Hepsi yalanmış meğer, Kemal Saygın'la yani babamla ne gibi alakan var onu söyle!" dedim. Onu siniri yavaş yavaş sönerken benim içimdeki canavar ortaya çıkıyordu. Önceki sorumda ki gibi buna da cevap vermemişti.
"Söyle! Yalvarırım bu hayatta ki tek varlığım o benim!" Hâlâ cevap vermediğinde ona yaklaştım ve göğsünü yumruklamaya başladım. Bir yandan da bağırıyordum, kollarımı iki yandan tutana kadar. "Bırak!" diye bağırsam da umursamadan kapının kenarındaki büyük duvara yasladı beni.
"Sakin ol!" diye fısıldadı. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde içimdeki bütün dünyayı kül edecek o ateş fısıltısıyla bir anda yok oldu. Bu aşkın algoritması dünyada çözülemeyen onca denklemden daha karışıktı. Birbirimize bağırmaktan, orayı burayı dağıtmaktan nefes nefese kalmıştım.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama ikimizde sakinleştiğimizde kollarımı bıraktı be koltuğa geçti. Kafasını kollarının altına aldı ve derin nefesler almaya başladı. Bende karşısına oturdum. "Bu kadar çabuk anlamanı beklemiyordum bu tezgahı," dedi ve derin bir nefes aldı. "Sana bir şey anlatamam bunu benden bekleme." dedi. Ona yatırımcılar konusunu sorduğumda ise uzun süredir ilk kez gülümsedi gerçi gülümseme denmezdi ya buna.
"Şirketimin en büyük yatırımcısı benim zaten yüzde seksenlik hisse benim, kimse benim ne yaptığıma istese de karışamaz. Sadece en mantıklı bahane olur diye düşündük." dedi. 'Kimle?' diye sormaya dilim gitmedi, sorsam da söylemezdi zaten.
"Bak Valen sadece kısa bir süre yanımda olman gerektiğini bil, sana hiçbir şey anlatamam, kaldıramazsın." dedi sakince. Anlıyorum der gibi kafamı salladım. Babam ve Silas arasında bir ilişki vardı ikisi de Ercüment Gümüşay'ya düşmandı. Bildiğim tek şey buydu.
"Benim kaldıramayacağım tek şey on sekiz yaşımda hiçbir şeyim yokken elimdeki tek şey babamken babasız kalmamdı. Bundan sonra gel kafama sık gıkımı çıkarmam ama madem bu konu bu kadar hassas , sen ve babam Er-," ismini tamamlamadan kendimi tuttum, bir sinir krizine daha halim yoktu. "O adamdan nefret ediyorsunuz bundan bahsetmeyeceğim. Bu öylece duracağım demek değil, her şeyi öğreneceğim. Babama söyle benden daha fazla kaçamaz artık." dedim.
"Böyle acele karar vermen doğru değil." artık her şeyi bana kapalı şekilde söylüyordu. Dikkatli biri olduğumu ve bir kelimeden bile bir olayı çözecek kadar kurnaz olduğumu anlamıştı. En başında yaptığı hatayı yani beni küçümsememesi gerektiğini geç de olsa anlamıştı.
"Ben babamı bilirim o da beni bilir. Onun yaşadığını düşünmem için hiç kimsenin anlamayacağı bir ipucu bile yeterliydi." bu konuya daha fazla devam etmek istemiyordum. "Bundan sonra n'olacak peki?" diye sorum. Her şey bitmişti, benim burada durmam için bir sebep yoktu artık. Tabi küçük bir pürüz vardı kalbim ve Silas arasında ama bu sorunlarımın arasında bunu düşünecek halde değildim.
"Bir şey olmayacak tabi ki, yatırımcıların hepsi karımla tanışmak istiyor, sana yakınlaşmaya çalışacak hepsi." dedi. Anlaşılan bu yatırımcı oyunu da elinde patlamıştı.
"Ben kimseyle tanışamamam, zaten kimse benden hoşlanmaz benden söylemesi." doğruya doğruydu, ben öyle kolay anlaşılabilecek bir insan değildim. Geçimsiz, cadı tipli bir insandım. Aşık olmak için bile Silas'ı seçtiğime göre, tek iyi yönüm kendimle barışık olmamdı galiba.
"Kimsenin seni sevmesine gerek yok zaten, onlar sana kendileri sevdirmeye çalışacaklar benle anlaşabilmek için." yani bu konuda haklıydı galiba. Sonuçta şirketin neredeyse tamamı Silas'a aitti, tabi karısı olarak bana, hemen ne güzelde sahiplenmiştim.
"Tabi bu evliliğin kimsenin bilmemesi olayı devam edecek, değil mi?" dedim. Baş parmağını dudaklarına götürüp 'sus' işaret yaptı.
Anlaşılan bu casus olayı da devam ediyordu ama bence aramızda ki casusların yatırımcılardan değil de Ercüment Gümüşay'dan geldiğini düşünüyordu. Sadece bu düşünce bile onu deli ediyordu, bu adama karşı nefretlerinin kaynağını bir şekilde öğrenmeliydim. Ortada çok fazla yalan dönüyordu.
Hemen ne güzel de kabullenmiştim onca yalan dolanı ve bu yalanlar henüz buz dağının görünen kısmı bile değildi! Gerçi ben babamla yaşamaya başladığımdan beri hayatım yalanlar üstüne kurulmuş sayılırdı, bu yüzden ne olursa olsun hakkıyla etkilenemiyordum.
"Ne zaman gelecekler hepsi beraber gelsin bari, uğraşamam ayrı ayrı." diye söyleniyordum kendi kendime. Silas ise elinden bırakamadığı tableti yine eline almış onunla uğraşıyordu.
Hemen yanda ikiye ayrılmış bir masa ve etrafa saçılmış onca kırık eşya, bir de hiç bir şey olmamış gibi davranan iki umursamaz insan.
🍂
Bunca insan aşkın formülünü çözememiş, aşkı arayan bulamamış, aşkı bulan kavuşamamış, bazı aşıklarda yalnız kalmış. Benim konumun bu yalnız olanların içerisindeydi sanırım. Gerçi Silas'ın d bana aşık olmasını ister miydim, bilmiyorum ama bunun imkansızlığı hakkında bir makale yazabilirdim, konusu da onun başka bir kadına aşık olması olurdu. Benim onu gördüğüm o partide o başka bir kadına aşık olmuştu ya da ben öyle düşünüyordum ama onun o kadına bakışı çevremdeki tek aşıklar olan babamın anneme, gerçek anneme, bakışı gibiydi.
Biz o dağ evinde yaşarken evin her yeri annemin fotoğraflarıyla doluydu. Babam hafta da bir rakı gecesi yapar annemin fotoğrafıyla konuşurdu. On altı yaşımdan sonra o gecelere bende katılmıştım, babam onaylamasa da. Bu yüzden Silas'ın aşık olduğunu düşünüyordum ama asla araştırmadığımdan emin olamamıştım, onun başka bir kadına aşık olması saçma bir şekilde beni üzmüştü. Saçma kısmını ise mantık kısmım söylüyordu o hâlâ benim aşık olmama alışamamıştı.
Odamda oturmuş bunları düşünüyorken telefonum çaldı, Poyraz arıyordu. Açmasam buraya gelirdi o manyak. "Ne var!" dedim. Onunla arkadaş olmak isterdim, iyi bir arkadaş olmasa da kötü gün dostu olacağına emindim ama maalesef bana aşık olduğunu düşünerek o ihtimali de yok etmişti.
"Yine heyheylerin tepende, gerçi o heyheyler hiç gitmiyor ya!" benim hoşlanmadığım insanlara karşı genel mizacım buydu, istesem de , ki istemiyorum, değiştiremezdim.
"Poyraz işim gücüm var ne istiyorsan söyle." işim gücüm yoktu, şu eve geldiğimden beri yaptığım tek iş odamı düzenlemekti. Kendimi tembelliğe alıştırmamam ve bir an önce bir şeyler yapmaya başlamam lazımdı.
Poyraz'ın peşimi bırakmayacağını bildiğimden bombayı patlatmaya karar vermiştim. Zeynep buna biraz kızabilirdi umurumda mıydı...hayır. Zeynep'e gitmeden önce itiraf etmesi gerektiğini söylemişti madem etmemişti ben söyleyebilirdim. Bunun onun özel hayatına saygısızlık olduğunu biliyordum ama böylesinin onun açısından daha iyi olduğunu da biliyordum, şu yaşında yıpranmıştı. Yaşadığı şeylere zor şeyler diyemezdim, başımda bu kadar zorluk varken. Sadece sorunlarımın arasından Poyraz'ı da çıkartmak istemiştim.
"Poyraz Zeynep hakkında ne düşünüyorsun?" dedim. İlk birkaç saniye cevap vermedi ama sonrasında da istediğim cevabı alamadım.
"Mahallemizim kızı işte, neden sordun?" dedi. Mahallemizin kızıymış, hıh! Resmen onu seçeneklerinin arasına bile koymamıştı. Şuan Zeynep'in ondan hoşlandığını söylemenin en mantıklı karar olduğunu daha iyi anlamıştım, böylece Zeynep'i seçeneklerinin arasına koyacaktı. Gerisi artık onların işiydi.
"Zeynep senden hoşlanıyor, hoşlanıyor kelimesi az bile sayılabilir, baya baya aşık." ne dediğini bile dinlemeden yüzüne kapatmıştım, bir süre daha Poyraz belasından kurtulmuştum. Aslında Hilal'i aramak istiyordum ama şimdi zaten işi başından aşkındı, daha sonra zaten o beni arardı.
Ben bunları düşünürken kapım yavaşça tıklatılmıştı. Benim "gel!" komutumu duyunca da yine yavaşça açılmıştı. Gelen kişi ilk başta tanımadığımı düşündüğüm bir kişi olsa da iyice baktığımda onun mülakat sırasında tanıştığımız ve benim Zeyyen Hanım'a işe alınmasını söylediğim Armen'di. Demek ki o gün alınan çalışanlarda yeni başlamıştı çünkü akşam yemeğinde görememiştim Armen'i. Tabi bu Silas'la olan hararetli tartışmamızdan da olabilirdi.
Koltuğumun yanıma gelip önümde ellerimi bağladı, bu fazla resmi olmuştu. Tamam Armen'le arkadaş olmayı düşünmüyordum, zaten yeterince arkadaşım vardı. Armen benim için Aşk-ı Memnu da ki gibi Katya olacaktı. Hizmetçilerin nabzını ölçüp bana haber verecekti. Bende bu şekilde bu casusu yakalayıp ağzından laf alabilirdim.
Eğer casusu yakalarsam Silas'a haber vermek gibi bir niyetim yoktu. Madem benden bütün olayı saklıyordu, o zaman bu iş de beni ilgilendirmezdi. Benim tek amacım Ercüment Gümüşay ile alakalı bilgi edinmekti ve bu iş içinde Armen'nin büyük bir rolü vardı.
"İşe sizin sayenizde alınmışım ne kadar teşekkür etsem az." dedi, gerçekten minnettar görünüyordu. Yani teşekkür etmeye gerek yoktu ikimizin arasındaki ilişki tamamen karşılıklı çıkar ilişkisine dayanacaktı.
"Bana Valen diyebilirsin. Ayrıca seni işe bir amaç uğruna aldım." dedim. Ne kadar tanımadığım insanlar ile resmiyetsiz konuşmaktan hoşlanmasam da eğer ondan bilgi almak istiyorsam aramızda bir samimiyet olduğuna onu inandırmalıydım. "Nasıl yani?" diye sordu. Yani az çok anlamalıydı bence.
"Çalışanlardan aradığım biri var, benim için önemli bir konu. Eğer bir olay olursa bana haber vermelisin." dedim. Sanırım bu kullanmak olmuyordu, sonuçta niyetimi açık açık belli etmiştim. Katya ay Armen cevabını hızlıca kafa sallayarak verdi, gergin görünüyordu. Onu geren şey bu verdiğim görev miydi yoksa bu görevin içeriği miydi?
"Tabi ki Valen Ha- yani Valen." bu işin içinde bir bit yeniği vardı ya nasılsa çıkardı ortaya. Anlaşılan sadece Armen ile olacak iş değildi, her zaman tetikte olmam lazımdı. "Çıkabilirsin" dediğimde ise aynı geldiği gibi sessizce odayı terk etti.
Odamda uzun bir zaman daha geçirdiğimde artık biraz dışarı çıkmak istediğimi fark ettim. Tabi ilk önce seçeneklerimin arasında evi keşfetmek vardı. Dışarı çıkmadan önce saate baktığımda neredeyse gece yarısına geldiğini gördüm, benim uyumama daha çok vardı. Uzandığım yataktan kalktım ve üzerimi silkeledim, biraz da esneyince evi gezmeye hazırdım. Odamın iki büyük kapısını sessizce açtım, Zeyyen Hanım'ın ya da evdeki herhangi birinin uyanmasını kesinlikle istemiyordum.
Kapıyı açtığım an gözüm koridorun sonundaki kapıya gitti, şuan resmen Silas orada uyuyordu. Sadece onu düşünmek bile kalbimi hızlandırırken şuan onu uyurken hayal etmek kalbimin patlama noktasına yaklaşmasına sebep olmuştu. Derin bir nefes aldım ve karşı koridora yürümeye başladım. Keşfetmeye oradan başlamak istiyordum, Tabi ki Silas'la alakası yoktu.
Benim odamın kapılarıyla aynı görüntü de olan kapıların önüne geldim ve kulağımı kapıya yasladım, şuan yakalansam ne olurdu acaba? Kendi kendime bunu düşünüp kıkırdarken yanındaki odadan ses geldiğini fark ettim ve sessizce sesin geldiği odaya yöneldim.
Bu kapı biraz aralıktı ve yaklaştıkça gelen sesin sahibinin Silas olduğunu fark ettim. Kapının hemen yanındaki duvara yaslandım ve gelen sesi dinlemeye çalıştım, her ne kadar fazlasıyla az olsa da ne dendiği anlaşılıyordu.
"Kimse başaramıyor işte, o piç Alaz buluyor hepsini!" diye bağırdığını duydum. Anlaşılan karşı tarafla hararetli bir konuşma içindeydi, sesi bir hayli sinirli çıkıyordu. Gerçi sesinin sinirli çıkmadığı anlar da yok sayılırdı. Karşı tarafı biraz dinledi ve yine bağırmaya başladı.
"Madem kendi içimizdekini bulamıyoruz oraya birini sokmalıyız yoksa yine patlayacak bu ihale, diğer seferi hatırlamıyorsun herhalde!" kendi şirketlerindeki ya da bu evdeki köstebeklerden bahsediyor olmalıydı. Demek ki Gümüşay'a köstebek sokmaya çalışıyorlardı.
Yapılacak işi bulmuştum, daha doğrusu ayağıma gelmişti. Hem kendimi oyalayabileceğim hem de babama neler olduğunu anlayabileceğim hem de Ercüment Gümüşay ile alakalı bilgi alabilecektim, bir taşla üç kuş.
"E ben!" diye bağırdım, gereksiz bir çıkış olmuştu ama çok heyecanlanmıştım! Saklandığım duvardan çıktım ve odanın içine girdim.
İçerisi hayatımda gördüğüm en iyi çalışma odasıydı. Masanın üstündeki bilgisayar olmasaydı, kendimi bir tarihi dizi sahnesinde düşünebilirdim. Benden olsa olsa çirkef valide sultan olurdu herhalde. Duvarlarının büyük kısmı kitaplıklardan oluşuyordu. Odanın duvara yakın kısmında ise büyük bir masa bulunuyordu Silas ise o masaya yaslanmış telefon ile konuşuyordu, ben odaya damlamadan önce.
Telefonu kapattı ve yanıma geldi. Neyse ki 'Sen n'apıyorsun burada' falan dememişti, kapı dinlediğimi anlamış olmalıydı. "Ne diyorsun kızım zaten işim başımdan aşkın." dedi. Ne kızımı diye bağırmak istesem de şuan bununla uğraşamayacağımı düşünüp direk konuya girdim.
"Aradığınız köstebek ayağınıza geldi!"
---------------
Bir bölümün daha sonuna geldik. Bölüm hakkındaki fikirlerinizi buraya yazabilirsiniz.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere...