İçeriğe geç

Ay Işığını Kesti

Bölüm 2 · 21 dk okuma

Ay Işığını Kesti

Bölüm 2

Bölüm 2: Opia

*Bir insanla göz göze bakışmanın verdiği yoğun his.

İkinci bölüme hoş geldiniz arkadaşlar, oy vermeyi unutmayın. Keyifli okumalar.

Ashe - Moral Of The Story

Vazgeçiyorum; bütün insanlığın önünde eğilerek özür diliyorum: Beni yanlışlıkla çıkardılar sahneye.

Tutunamayanlar - Oğuz Atay

Bir varmış bir yokmuş. Bir varmış ama hiç umut yokmuş. Hayatında kendisi dahil herkesin eksikliğini çeken bir cadı yaşarmış. Ne kadar mutlu bir hayat yaşamaya çalışırsa çalışsın asla başaramazmış, hep dışlanır, bunca insanın içinde yalnızlığa mahkum bırakılırmış, bir gün anlamış asla o prenses gibi sevilmeyecekmiş.

İşte o zaman karar vermiş; 'madem kötü bir cadıyım o zaman en kötüsü olmalıyım.'

Bunca zaman hayatım aksiyon dolu olsa da kalbimi güm güm attıran bir olay yaşamamıştım. Kalbimin yerini hatırlatan kişi ise yine benim için ilkleri yaşatıyordu. Bunu gerçekten tahmin etmemiştim. Daha sadece göz göze gelmiştik ama sadece kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmıyordu aynı zamanda ellerimin de hakimiyetini kaçırmıştım, tir tir titriyorlardı. Hızlıca ellerimi arkama sakladım.

Kapıdan da geçip bana iyice yaklaştı. Boyu tahmin ettiğimden de uzundu. Onun çenesine anca ulaşabiliyordum o yüzden biraz kafamı kaldırmak zorunda kaldım.

Değişmişti.

Onun hakkında diyebileceğim ilk şey buydu, değişmişti. O zaman gördüğüm beyefendi yoktu karşımda. Oysa ne güzel bakıyordu yeşil gözleri. Hele o kıza, baloda gördüğü kıza öyle güzel bakmıştı ki! Şimdi ondan geriye tek kalan şey heybetiydi. O zaman gördüğümden daha güçlü gözüküyordu fiziksel olarak ama mental olarak daha bir çökmüştü sanki.

Elini uzattı. Parmak boğumlarında farklı farklı figürlerde dövmeler vardı. Üzerindeki simsiyah takım elbiseyle biraz absürt dursalar da hayatımda gördüğüm en cool şeylere birinci sıradan aday olabilirlerdi.

Derin bir nefes aldım ve tuttum elini. "Silas Soykamer" dedi. Sanki bilmiyordum!

"Valen Saygın." dedim. Eliyle masayı işaret etti. Üzerindeki paltoyu korumaya verdi. "Zeyyen Hanım olayı az çok anlatmıştır." dedi. Elini korumaya uzattı ve antlaşma olduğunu düşündüğüm dosyayı aldı ve masaya koydu. Almam için eliyle işaret etti.

"Dosyayı okumadan önce cevaplamanız gereken sorular var." dedim ve ellerimi kollarımda birleştirdim. Elini dinliyorum der gibi salladı. Az kelime kullanma yemini etmiş olduğunu düşünmeye başlamıştım.

"İlk ve en önemli soru neden ben? Saçma sapan bahanelerden bahsetmiyorum. Bunların doğru olmadığı gayet açık. Zeyyen Hanım bal gibi yalan söylüyor." dedim. Ne kadar profesyonel olursa olsun bir insanın bana yalan söylemesi neredeyse imkânsızdı çünkü iyi yalan söyleyen herkes kendisine yalan söylendiğinde anlardı ve ben yalanlarımla yalan makinasını bile yanıltabiliyordum.

"Bunu anlamanı bekliyordum ama bunu anladıysan eğer sana neden seni seçtiğimi de açıklayamayacağımı anlamış olman lâzımdı." dedi. Bu konuda haklıydı ama yine de şansımı denemek istemiştim.

Omuz silktim. "Her neyse eğer bu soruya cevap vermediysen muhtemelen diğer sorularıma da cevap vermeyeceksin. Dosyaya bakacağım ama bu kabul edeceğim anlamına gelmiyor." dedim ve dosyaya uzandım tam alacağım sırada elimin üstüne elini koydu ve eğildi. Elimi tutmasaydı iyiydi.

"Eğer kabul etmeyeceksen dosyaya bakamazsın. Eğer dosyaya bakarsan bir daha vazgeçemezsin." dedi ve düşünmem için biraz zaman verdi.

Şimdiye kadar kimsenin ilk tercihi olmamıştım...kendimin bile. Buna istinaden tercihlerim de hep beni aşağı yöne çeken türden olmuşlardı. Tek isteğim ise şuan yapacağım tercihin bu tercihler arasında yer almamasıydı. Maalesef beni tanıyan herkes sırf merakımdan kabul edecek kadar pervasız biri olduğumu bilirdi ve galiba Silas Soykamer beni iyi araştırmıştı.

Kafamı salladım o da ellerini çekti. Eli elimin üzerinde olduğu için de düşünememiş olabilirdim ama geri dönüşüm yoktu artık. "Bir şartım var ama," dedim. Madem kabul etmiştim bu işin benim için kârlı olmasını sağlamalıydım.

"Dinliyorum."

"Muhtemelen dosyanın içine bunun karşılığı olarak yüksek bir miktar para teklif ettiniz." dedim. Kafasını salladı ve devam etmem için elini salladı.

"O parayı istemiyorum onun yerine şirketinizin bünyesinde bir yayınevi açmanızı ve kontrolünü bana vermenizi istiyorum." dedim. Bu benim için çok büyük bir avantaj olurdu. O parayla açacağım kitapevi bilinmedik ve kısa süre içinde olsa başarısız olma ihtimali yüksek olacaktı. Böyle büyük bir şirketin adı altında çalışmak ise başarısızlık oranını neredeyse sıfıra indiriyordu.

"Zekice. Sadece para değil prestij de istiyorsun, güzel sevdim." dedi ifadesiz suratıyla ve ellerini birleştirdi. Korumalar ve Zeyyen Hanım yine ve yine şaşkın şaşkın bakıyordu. Anlaşılan herkes benim zekâmı fazla küçümsüyordu. Kaşlarımı çattım ama hemen düzelttim. Şuan sevdiğim adam tarafından küçümsenmeyi düşünmekten daha önemli işlerim vardı. Ben ona gününü sonra da gösterebilirdim.

"Tamam kabul." dedi biraz düşündükten sonra. Yanındaki adam itiraz etmek için elini kaldıracak olsa da Silas onu durdurmuştu.

Hayatta içimden gelerek istediğim tek şey oluyordu en fazla ne olabilirdi ki? Tabi o zaman eski hayatım emaresini daha bulamayacağımı henüz bilmiyordum.

🍂

Elimde dosya, yanımda iki izbandutla eve dönüyordum. Dosyayı aldıktan saniyeler sonra kalemi uzatıp imza atmamı sağlamıştı ve sonrasında yüzüme dahi bakmadan uzaklaşmıştı. Bu iki korumayı Zeyyen Hanım bırakmıştı. Takip edilmemem gerekiyordu. Korumayı bıraktıktan sonra da planı anlatmıştı. Planda ben dışında hiçbir pürüz yoktu.

Plan ikimizin evlenmesiyle başlıyordu. Bu odadaki kişiler dışında kimse evlendiğimizi bilmeyecekti. Daha doğrusu o gün evlendiğimizi bilmeyecekti. Biz iki yıl önce evlenmiş olacaktık ve ben kalp ameliyatım için iki yıldır hastane yatıyor olacaktım bu yüzden de sürekli Silas'ın yanımda olmasını istiyordum ve o da sürekli benim için toplantılarını iptal etmesi gerekiyordu. Genel olarak plan buydu. Bense bunun altından farklı şeyler çıkacağını düşünüyordum. Öyle olmasa bile asla şüphe unsurunu unutmayı düşünmezdim.

Tabi evlendiğimizden medyanın kesinlikle haberi olmayacaktı. Evdeki hizmetçilerde en fazla bir yıllık olduğu için evliliğimizi gizlilik sözleşmesi karşılığında öğrenecekti. O odadakiler dışında gerçek bir evlilik olduğuna herkesi inandırmamız gerekiyordu. Çünkü hizmetçilerden bazılarının Silas'a inanmayan yatırımcılar için çalıştıklarını düşünüyorlardı.

Henüz dosyayı inceleme fırsatım olmamıştı. Evde yalnız başımayken didik didik edecektim zaten.

"Sizin isimleriniz ne bakayım?" dedim yanımdaki iki izbanduta ama cevap vermelerini beklemeden durdurdum. "Ya da durun. Benim üç katım olan izbandut sen Mike, sarışın izbandut sen de Ike" dedim. İkisi de bana garip bir şekilde baksa cevap vermemişlerdi. Bu fikir de aklıma bir diziden gelmişti.

Bağ kurmanın ilk ve en önemli kuralının isimlerimizi paylaşmak olduğunu düşünürdüm hep. Bağ kurmanın ise benim için en tehlikeli şey olduğunu biliyordum. O evdeki kimseye bağlanmamak benim en öncelikli görevimdi. Bağ kurmak demek mantığım devre dışı olması demekti çünkü.

"Mike ve Ike burada ayrılıyoruz. Poyraz sizi görürse bir de onunla uğraşamam." dedim. Poyraz ne yazık ki mahallemizin kendini ağır abi zanneden kişisiydi ve bana aşık olduğunu iddia ediyordu. Asıl karışık olan durum ise Zeynep'in de Poyraz'a aşık olmasıydı. Ah hadi ama! Daha saçma bir üçgen olamazdı.

"Olmaz. Zeyyen Hanım evinizin önüne bırakmamızı emretti. Lütfen ısrar etmeyin." dedi. Bir de bununla uğraşacaktım yani.

"O zaman arkadan dolanalım bari." dedim ve mahallenin arka tarafına doğru yürüdüm. Kapının önüne geldiğimde ikisini de postalayıp hızlıca apartmandan içeri girdim. Annem muhtemelen Ayşe teyzedeydi o yüzden zile basmakla uğraşmayıp çantadan anahtarımı çıkardım. Üstümü çıkartıp odama geçtim.

Odam evin en büyük odasıydı. Kiranın büyük kısmını ben ödediğim için büyük odada ben kalıyordum. Odanın her yeri sevdiğim müzik grup posterleri ve sevdiğim dizi karakter posterleriyle kaplıydı. Bunları o kadar zamandır biriktiriyordum ki duvarlarda boş yer kalmamıştı.

Kapının hemen karşısında dolabım vardı ve en köşede ise yatağım. Yatak benim kırmızı noktamdı bu yüzden en büyüğünden alıp en çok parayı yatağa dökmüştüm.

Yatağa uzandım ve bugünü düşündüm. Anlaşılan macera dolu hayatım peşimi bırakmaktan vazgeçmişti. Komodinin üzerine fırlattığım dosyayı aldım ve detaylıca incelemeye başladım.

En önemli madde gizlilikti. Bu sırrı odadaki kişiler dışında kimse bilmeyecekti. Zeyyen Hanım, Mike ve Ike, adını bilmediğim avukat, ben ve Silas. Bu madde kolaydı zaten bende bunu kimsenin bilmesini istemezdim.

Diğer madde ise bu sözleşmenin altı ay kadar geçerli olduğunu söylüyordu. Bu sürede şuanlık kabul edebileceğim maddeydi. Ayrıca altına oradayken benim şart koyduğum madde de eklenmişti. Sözleşmeden cayma bedeli ise beş milyondu.

Hayatım boyunca çalışsam da ödeyemeyeceğim bir miktardı. Bu zaten barizdi. Onun dışında evlilik süresince aynı odada kalacağımızdan ,yatak işini nasıl yapacağız bilmiyorum, yazıyordu. Bu kişiler dışında tamamen evli gibi davranacaktık. Ufak bir problemim vardı o da ben nasıl davranacağımı bilmiyordum.

Daha doğru dürüst arkadaşı bile zor bulmuşken bir de sevgili için şu zamana kadar vakit harcamamıştım. Arkadaşlarıma bile samimi davranamıyorken evli biri gibi nasıl davranacaktım acaba? Anlaşılan muhteşem oyunculuk becerilerin ve Zeyyen Hanım'ın dediği ama benim asla kabul etmediğim şey olan Silas'a olan aşkım da işime yarayabilirdi.

Yatağın kenarından kalktım ve yatağıma yattım. Babamın dağ evindeyken kazandırdığı sözleri söyleyerek uykuya daldım.

🍂

Sabah kalkmak benim için günün en sancılı zamanıydı. Geceleyin kesik kesik uyuyup sürekli kabus gördüğüm için asla uykumu alarak uyanamazdım. Zamanın eskittiği zihnimle geceleyip büyük kavgalara girmek on kişilik profesyonel bir ekiple dövüşmekten daha zordu bu yüzden de sabahleyin bir enkaz olarak uyanıyordum. Yastıklar çoktan fırlamış, yorgan desen bağımsızlığını ilan edip yeni ülkelere yelken açmış, geceleyin uykuya dalmak için dinlediğim müzik çalar Allah bilir nerede.

Zorlukla kalktım ve spor kıyafetlerimi giyip dışarı çıktım. Gece yerini yavaş yavaş güne bırakıyordu sabah daha beş sularıydı. Toplasan dört saat uyumuştum. Hem geceleyin bir hayli yorulan zihnimi hem de vücudumun formunu korumak için sabah iki saat kadar koşuyordum. Koşmak bana uykudan çok daha rahatlatıcı geliyordu. Çok uzun zamandır koştuğum için de bir şeyler olduğunda bir an da topuklamakta da profesyonel olmuştum.

İki saat kadar koştuktan sonra mahallemizin itici bakkalından ekmek almak için içeri girdim. Ne kadar günaydın dediyse de ben somurtuk yüzümle ona gayet güzel cevap verdiğimi düşünüyordum. İki ekmeği hızlıca aldım ve bakkala parayı uzatıp hızlıca dışarı çıktım. Poyraz'la karşılaşmamayı umuyor- ve maalesef oradaydı.

Evet yakışıklı çocuklara zaafım vardı ama Poyraz ne kadar yakışıklı olursa olsun artık sıkmaya başlamıştı. Kendisi ne kadar güya ağır abi olsa da aslında işinde iyi bir polis memuruydu. Mahallenin köşesinde mahallenin boş gezinin boş tayfasıyla laflıyordu. Eli kafama siper edip oradan uzaklaşmak istesem de beni çoktan görmüştü maalesef.

"Valen!" diye bağırdı. Tayfasıyla birlikte buraya yaklaşmaya başladı. "Ne bağırıyorsun hödük." dedim. Sinirli sinirli baksa da cevap vermedi çünkü bu tartışmayı sabaha kadar sürdürebileceğimi çok iyi biliyordu.

"Dün sokağın başında gördüm seni iki tane adam vardı yanında kim onlar?" dedi. Şimdi sinirlenmiştim işte. Poyrazdan soğumamın en büyük sebebi buydu. Kısıtlanmak bu dünyada en çok nefret ettiğim şeydi. Bir insanoğlu bana asla karışamazdı. Sakince yumruklarımı sıktım. Hayır ben konuşarak anlaşabilen biriydim ve hayır onun güzel suratının ortasına yumruğumu geçirmeyecektim.

"Poyraz canın dayak mı istiyor senin, valla şu sıralar aşırı derecede avuçlarım kaşınıyor ne diyorsun kesiyim mi kaşıntımı?" dedim. Boş tayfası bana hayran hayran bakıyordu ve hepsi birer amipti bana göre. Madem böyle kendi ayakları üstünde duran kadınlara hayransınız o zaman neden kendinizi bizden üstün görüyordunuz. Bu adamları iyi tanırdım iyi bir dayak yiyene kadar kendini bir şey zannedenlerdi bunlar, hepsinden ayrı ayrı iğreniyordum.

Poyraz ise kafasını salladı ve yavaş yavaş uzaklaştı. Kendi kafasında beni ulaşılmaz yaptığı için aşık olduğunu zannediyordu, kendimden biliyordum. "Ne duruyorsunuz amip tayfa hadi naş naş." dedim ve ellerimle onları kovalayıp eve girdim. Ekmeyi de bırakıp kendi kahvaltımı yaptım. Annem Ayşe teyze de olmalıydı.

Annem benimle kahvaltı yapmaktan pek hoşlanmazdı ama onu bu yüzden suçlayamazdım. Benimle yemeyi sevmemesinin nedeni sadece ketumluğum değil ayrıca hiçbir şey yemeği sevemememdendi. Mesela sadece kahvaltı peynir, zeytin, yumurta, vişne dışında diğer reçel türleri, bal yani genel olarak hiçbir kahvaltılık üründen hoşlanmazdım. Sabah sadece vişne reçeli ve pankek yerdim.

Aslında babamla yaşarken ne yediğim önemli değildi ama büyüdükçe bunları yerken o zamanları hatırladığımdan zamanla bırakmıştım. Vişne reçeli de babamın bu hayatta en nefret ettiği yemekti ve ben bu yüzden vişne reçelini çok fazla seviyordum. Bu küçük bir kızın kahramanı olan babasına saçma bir başkaldırıydı belki ama kendimi böyle daha iyi hissediyordum.

Odama girdim ve bana fazlasıyla büyük gelen bir kazak ve dar paça bir pantolon giydim. Kocaman kazakların içinde kaybolmak aşırı hoşuma gidiyordu.

Bugün Zeyyen hanımla buluşacaktım ve ne olup olmayacağı bugün tamamen belli olacaktı. Zeyyen hanım araba gönderdiğini söylemişti ama ben mahallenin dışında beklemesini rica etmiştim o yüzden bütün eşyaları cebime tıkıştırdım ve hızlıca mahallenin dışına yürünün ve orada buraya ait olamayacak güzel bir arabanın beni beklediğini görmüştüm.

Hızlıca son model siyah arabaya bindim ve bindiğim gibi de sürmeye başladı. Giderken şoförle nereye gidiyoruz muhabbetine hiç girmedim zaten gidince görürdüm ve evet kolay kolay bir şeyi merak etmezdim.

Buluşacağımız yerin bir kafe olacağını düşünmüştüm ama kapıdaki Diken Bar yazını görünce bir tık şaşırmıştım ve itiraf edeyim yaşlı kadının burada dans edişini düşünüp bir hayli gülmüştüm. Kendi kendime de gayet güzel eğlenebiliyordum. Şoför bana garip garip baksa da umurumda değildi. Tam barın önünde durdu ve ben inince de direkt vınlamıştı. Kapıda Mike ve Ike vardı ve onlarla beraber içeri girdim.

İçerisi çok büyük ve bomboştu tabi bar kısmındaki bardakları temizleyen barmen dışında. İtiraf etmeliyim ki dekorasyon gerçekten iyi düşünülmüştü ve üzerine emek harcandığı her halinden belliydi. LED lambaları özenle duvarda değişik figürasyonlarda yer almıştı. En büyük duvarda yine LED lambaları ile yapılmış kocaman bir gül vardı ve gerçekten mekana hoş bir hava katmıştı. Köşelere konuşlandırılmış siyah deri koltuklar vardı. Pist ise fazlasıyla genişti ve diğer köşe de bar kısmı bulunuyordu. barın hemen yanında dik merdivenler vardı şuan bile oldukça dik gözüküyordu. Sarhoşlar bu merdivenlerden nasıl iniyor acaba diye düşünürken Mike ve Ike'ın bana baktığını fark ettim. Anlaşılan burayı incelemekten yürümeyi unutmuştum.

Hızlıca merdivenlere yürüdük ve yukarı çıktık. Yukarıda ayı ayrı üç tane loca vardı. Merdivenin tam karşısında ise uzunca bir koridor vardı ve oraya doğru yürüyüp tam karşıdaki odadan içeri girdik. Odanın içi de tahmin edilebileceği gibi güzel düzenlenmişti. Zeyyen Hanım ise tam karşı da ki masada değil de yandaki koltuklarda oturup bir yandan da kahvesini yudumluyordu.

Beni yanına davet etti. "Ne istersin?" dedi. Çay istediğimi söylediğimde Mike almak için çoktan dışarı çıkmıştı. "Aslında Silas bey ile konuşmayı tercih ederdim ama anlaşılan müsait değil." dedim. Sonuçta evleneceğim kişi kendisiydi.

"Maalesef şuan fazlasıyla meşgul." dedi ve bende kafamı salladım. Anlaşılan uğraşmak istemiyordu benimde. Çok kırıldım gücendim diyeceğimi zannediyorsa yanılıyordu. "Her neyse ne konuşmamız gerekiyor?" dedim. Çayın da gelmişti ve ondan büyük bir yudum aldım. Her ne kadar ağzım yanmış olsa da tadı beni gerçekten mest ediyordu.

"Karı koca gibi davranmanız için birbirinizi tanımanız gerekiyor. Sen bana kendinden bahset bende Silas beyden bahsedeyim." dedi. Bu gerçekten çok saçmaydı. Sanki üçümüz evleniyorduk!

"Kahvaltı da sadece vişne reçeli yerim çoğu yemekten de hoşlanmam bunların listesini daha sonra veririm. Anlatmakla bitmez. Onun dışında laubalilikten zerre hoşlanmam. Kitap yazıyorum bunu zaten biliyorsunuz. Başka ne söyleyeyim bilemedim." dedim. Zeyyen Hanım ise bunları özenle not alıyordu. Ben kalem falan getirmemiştim aklıma yazacaktım anlaşılan, sanki Silas Soykamer aklımda fazlasıyla yokmuş gibi.

"Silas beyin vişneye alerjisi var ve eve almaya kesinlikle karşı kendisi." dedi. Al işte ne kadar da uyumlu bir çiftiz (!) "Ama bunu halledebiliriz sanırım. Ayrıca laubalilik konusunda hemfikirsiniz. Vişne dışında bir kırmızı noktası yok ve çalışırken rahatsız edilmekten, fazla gürültüden hoşlanmaz." dedi. En azından bir konuda hemfikirdik.

"Bu da evlenme evraklarınız." dedi ve dosyayı önüme bırakıverdi. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim ama kimsenin bilmemesi çok daha iyiydi. Evraklar biraz incelediğimde iki yıl öncesini gösterdiğini fark ettim. Dakika bir gol bir hemen illegal bir işe girmiştim bile! "tarihin sorun olmayacağından emin miyiz?" dedim. Bunun cevabını bilsem de bir de ondan duymak istemiştim.

"Merak etme o iş halloldu. Bunu imzaladığında evlenmiş olacaksınız. İki gün içinde de evden taşınman gerekiyor. Almanya'dan dönüşün iki gün sonra. İki yıldır orada tedavi görüyorsun." dedi. İki gün içinde annemi nasıl kandıracaktım ve eşyalarımı toplayacaktım bilmiyordum.

"Tamam." dedim. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Bense kağıtları imzalayıp ona uzattım. Bu kadar kolaydı demek. Şuan resmen evliydim hem de aşık olduğum adamla. Nu nasıl her genç kızın hayali olsa da bizim durumumuz çok daha karışıktı.

"Yanına fazla kıyafet almana gerek yok zaten kıyafetlerinin hepsi yenilendi. Yani hazırlanmak senin için kolay olacak ve annene de kısa süreliğine gittiğine ikna olmuş olur. Silas beyin fikriydi bu." dedi. Demek ki surat asmak dışında düşünceli davranmak gibi özellikleri de varmış. Konuşmama izin vermeden devam etti.

"İki gün sonra yine o mahallenin çıkışında bir araba olacak oraya bineceksin bütün eşyalarınla ve unutma bu meseleyi kimse bilmeyecek yani bahanelerini iyi hazırla."

🍂

Anneme, Hilal'e ve tanıdığım herkese işe kabul edildiğimi ama çalışmamın tek şartının yatılı olması olduğunu söylemiştim. İyi bir yalancı olduğumdan hepsi kolayca inanmışlardı. Annem ve Ayşe teyze ise bunu söylediğimden beri aşırı garip davranıyorlardı. Sürekli garip garip fısıldaşmalar, 'bir daha mı düşünsen acaba' gibi vazgeçirme cümleleri ve bunun bir sürü garip davranışlarda bulunuyorlar, sinir kat sayımı bir hayli artırıyorlardı. Beni sevmediklerini bilmesem gerçekten özleyecekleri için gitmememi istiyorlar diye düşünecektim ama alakası bile yoktu. Bu işin altında da bir bit yeniği vardı ama yakında çıkardı kokusu.

İki gündür kıyafetlerimi, değerli posterlerimi ve birkaç kişisel eşyamı toplamayla geçmişti. Mahalle de ikiye bölünmüştü; gideceğim için sevinçten çıldıranlar ve nötrler. Geneli sevinçten çıldıranlardan oluşuyordu.

Poyraz çıldırıp evimi basmak gibi bir hataya düşmüştü ve onu evire çevire dövecekken amip tayfa bizi ayırmıştı. Daha sonra başımı çok ağrıtacağını bildiğim için onu 'sıklıkla' arayacağımı söyledim. Safi yalan.

Zeynep'te üzülmüştü ama aradan çekildiğim için içten içe sevindiğini biliyordum. Sorun değildi böyle olumsuz duyguları seviyordum çünkü insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarıyordu. Ona ben gittikten sonra açılmasını ya da Poyraz'ı tamamen unutmasını tavsiye etmiştim. Kendisi bilirdi. Zaten diğerleri de gideceğim için fazlasıyla mutlulardı ve bende onları uzun süre görmeyeceğim için mutluydum. Saçma şekilde aşırı derecede heyecanlıydım, ne kadar bunu kabul etmek istemesem de öyleydi maalesef.

Büyük gün gelmişti.

Sabahleyin ilk kez fazlaca yorgun uyanmamıştım ama ne olursa olsun alışkanlıklarımdan kolay vazgeçmezdim o yüzden iki saatlik koşumu yapıp eve girdim. Hızlı bir kahvaltı ve duşun ardından ne kıyafet giymem gerektiği hakkında düşünmeye başladım.

Bugün güya Almanya'dan dönüşüm olacağı için ve evin çalışanlarıyla ilk kez tanışacağım için biraz daha resmi giyinmem gerektiğini düşündüm. Üzerime uzun zaman önce aldığım ama bir kez bile giymediğim haki takım elbisemi giydim. Belki resmi olma işini fazla abartmış olabilirdim ama olsundu.

Yanıma Zeyyen Hanım'ın da dediği gibi az kıyafet almıştım ama kişisel eşyalarımı da işin içine katınca , çoğunluk canım posterlerimden oluşuyor, toplam iki bavul ile gitmeye hazırdım. Tüm her şeyi kapı önüne bıraktım ve üzerime siyah montumu giydim. Annem yine Ayşe teyzedeydi. Çıkarken oraya uğramamı söylemişti. O yüzden karşıya geçip zile bastım. Birkaç saniye sonra kapı açılmıştı.

"Ben kaçıyorum, görüşürüz." dedim ve bavulu alıp aşağı inecekken annem tarafından durduruldum. Babam beni öylece ortada bırakıp gittiğinden beri sarılmak ya da veda etmekten nefret ederdim, annem de bunu bilirdi şimdi niye böyle yapmıştı anlamamıştım.

Zümrüt yeşili gözlerini gözlerime çevirdi. Gözlerinde uzun zamandır esamesini dahi görmediğim acının izlerini görür gibi olmuştum. "Bir şey mi oldu?" dedim. Kaşlarımı çattım ve ellerimi göğsümde bağladım, bir şey yumurtlayacaktı biliyordum. "Gitmesen?" dedi.

"Ne dediğinin farkında mısın? Kaç gündür sanki evden kaçacakmışım gibi davranıyorsunuz Ayşe teyze de sende!" dedim. Artık patlamıştım. Şimdiye kadar yaşadığım hiçbir şey annemin umurunda olmamıştı. Üç gün eve uğramasam 'nerede bu kız?' demezdi ve zaten bende bunu isterdim. Kimseye yaptığım şeylere karışma hakkı tanımazdım çünkü yaptığım şeyler kötü bir sonuç doğurursa cezasını da kendim çekerdim.

"Tamam bir şey demedim sadece seni düşündüğümüzden." dedi. Yalan söylüyordu, gözümün içine baka baka beni düşündüğü yalanını söylüyordu. Bu zamana kadar da çok yalan söylemişti bana, özellikle babam hakkında ağzından çıkan her kelime koskoca bir yalanın parçalarıydı. Şimdiye kadar bunu sorun etmemiştim ama şuan yaptığı saçmalıkların altında başka bir şey yattığından emindim.

"Beni düşünmenize gerek yok, kimsenin beni düşünmesine ihtiyacım yok benim. Hilal nerede onu çağır, daha fazla bu yalan dolu konuşmayı devam ettirmeyelim. İlla devam edelim diyorsan kalbini kırmamak için kendime sakladığım sözlerimi çekinmeden sarf ederim. " dedim. Hayatı kendi içimde yaşadığım için kimseye onların hakkında gözlemlediğim büyük sırlardan bahsetmezdim, ellerimde bir koz olarak saklar tam zamanında da patlatırdım. Mahalledeki bazı yaşlı teyzeler benim bir büyücü olduğumu düşünüyordu, komikti.

Annem bunu kolayca yapıp gerçekleri yüzüne vuracağımı bildiğinden Hilal'e seslendi ve beni onunla yalnız bıraktı. "Seninle vedalaşmayacağımı biliyorsun." dedim sakince. Kafasını salladı. Galiba beni en çok tanıyan kişi Hilal'di. Zaten onunla bu yüzden iyi arkadaştım, beni bu kadar tanımasına rağmen bir şeyler öğrenmek için çaba sarf etmeyip benim ona anlatmamı bekliyordu.

"Hilal bu işin altında başka şeyler yattığını bildiğini biliyorum, muhtemelen yakında öğreneceksin ama seninle şuan bunları paylaşamayacağımı da biliyorsun. Merak etme seninle iletişimi asla kesmeyeceğim, söz." dedim. Eğer bir söz verirsen ne olursa olsun tutardım.

"Biliyorum, merak etme. Sadece..." derin bir nefes aldı ve iki yanımda duran ellerimi elleri arasına aldı. "Zarar görmenden korkuyorum. Ne diyeceğini biliyorum, bana kendimden başka kimse zarar veremez diyeceksin ama... ama o adam çok farklı Valen." dedi ve bir derin nefes daha aldı. "Normal biri değil, yaşadıkları onu mahvetmiş. Harabeden farkı yok onun." dedi.

O gün gözlerinde o harabeleri görmüştüm zaten. Beni mahvedeceğini bile bile ayağına gidiyordum. Ben...ben babasının savaşçı kızı, Valen Saygın bile bile teslim oluyordum, bunu biliyordum. O harabenin altına beni gömüp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilirdi. Bunu bana yapabilecek sayılı kişilerdendi.

"Hilal, bunun farkında olmadığımı zannediyorsun? Sadece içimden bir his böyle olması gerektiğini söylüyor." dedim, bu bir yalandı. Böyle olması gerektiğini biliyordum. Bu işin arkasında başka bir şeyler vardı, babamla alakalı olabilirdi. Şu zamana kadar babamdan tek bir haber dahi alamamışken ve şuan elimde bir şans varken bunu tepemezdim.

"Artık gitmeliyim. Bak tekrar söylüyorum o mekanla alakalı bir sorun çıkarsa beni aramaktan çekinme saniyesinde damlarım buraya." dedim. Mekanı satan adam bana hiç tekin gelmemişti bu yüzden bu olaya karşı temkinliydim.

"Merak etme sen, görüşürüz ve kendine iyi bakmayı unutma Valen her ne kadar bana söylemesen de bana değer verdiğini biliyorum ve bu benim için çok önemli. Ben sana senin bana verdiğin değerden çok daha fazla değer veriyorum ve sana bir şey olursa..." gözleri dolmuştu. Ne kadar istemesem de olay yine duygusal bir yere gelmişti.

"Böyle yaparsan gidemem ama ben. Hadi toparlan, bana hiçbir şey olmaz merak etme, artık gitmeliyim." dedim ve merdivenden inerken ona el salladım. İki bavulla zorlayarak da olsa aşağı indim. Karşı binanın balkonunda bana el sallayan kızları ve Zeynep'i gördüm. Kızların haline biraz üzülüyordum, birazcık. Artık onları saçma sapan ailelerine karşı koruyamayacaktım.

"Kızlar ne olursa olsun kendinizi ezdirmeyin. Siz oradan oraya sürüklenecek, ona buna verilecek birer mal değilsiniz, siz insansınız. Eğer biri sizi sindirmeye çalışırsa onu ezmekten çekinmeyin, ayrıca o aileleriniz bir şey yaparsa beni aramaktan çekinmeyin." dedim. Zaten aileleri benim ismim geçtiğinde bile konuyu kapatıyorlardı çünkü ellerimde hepsini mahvedebileceğim iğrenç kozlarım vardı. Bu bağırışımı da bütün mahalle duyduğuna göre artık gidebilirdim. Neyse ki Poyraz işteydi, bana bulaşamazdı. Elimle asker selamı verdim ve bavullarımla mahallenin çıkışına yürüdüm. Etrafımı kolaçan edip kimsenin etrafta olmadığını görünce geçen ki araban farklı başka bir lüks arabanın beni beklediğini gördüm ve oraya doğru yürüdüm. Arabanın önünde ve arkasında benzer arabalar bekliyordu. Korumalar olmalılardı, bu adam bu kadar korunduğuna göre gerçekten ciddi işler dönüyordu. Sözümü tutmayacağımı bile bile işlere karışmayacağıma karşı kendime söz verdim.

Şoför araban çıkmaya yeltenince onu durdurdum hareket etmesine izin vermeden seri bir şekilde bavullarımı bagaja yerleştirdim. Kendi işimi kendim halledebilirdim. Şoförün kapıyı açtığını görünce sinirle mırıldanıp siyah son derece lüks arabaya bindim ve nefesim kesildi.

Yanımda o vardı. Silas Soykamer!

Gözlerimi kapatıp tekrar açtım, evet oydu. Onu gördüğümde kalbime şöyle saçma sapan tepkiler vermemesi için uyardım ama her zaman ki gibi tınlamadı beni. Derin nefes al, ver. Allah'ım yardım et. Merhaba dese miydim acaba? Genelde, hiçbir zaman, konuşmayı ben başlatmadığım için nasıl başlasam bilememiştim.

"Merhaba yakışık-" cümlemin devamını getiremeden öndeki şoförü öksürük krizi tutmuştu. Yanlış bir şey mi yapmıştım diye düşünüyordum, hayır yapmamıştım. Yakışıklı, taş gibi bir çocuktu yalan mı söyleseydim! Boğazımı temizledim ve tekrar denedim; "Merhaba Silas." dedim. Bu da fazla laubali olmuştu sanki. Bey demeli miydim, aklımda deli sorular.

Bana sadece yandan yandan baktı. Cevap bile vermeye tenezzül etmedi beyefendi! Çok da umurumda. "Hıh!" dedim ve cama doğru çevirip ona sırtımı döndüm. Kocam olacaktı bir de! Bir dakika bir dakika bu gerçeği faza hızlı kabullenmiştim. Kendime içimden bir tokat attım.

Adam seni tınlamıyor senin düşündüğün şeye bak!

Doğru. Fazla depresif olduğu için genelde önemsemediğim ve muhtemelen bir şizofreni belirtisi olan iç sesime ilk defa hak vermiştim. Normalde konuşmaktan zerre hoşlanmayan ben burada konuşma açmaya çalışıyordum. Yaklaşık bir buçuk saat sessizce yolculuk yapmıştık. Çok fazla yerde çalıştığım için şehrin en nezih yerinden en tenha yerine kadar az çok bilgim vardı ama şuan geçtiğimiz yolların hiçbirini bilmiyordum. Bu yüzden şehrin dışına çıkmış olacağımız fikri üzerinde duraklıyordum. Kısa bir süre sonra Silas elindeki tableti bıraktı ve konuştu.

"Gerçekten evli olacağımıza herkesi inandırmamız gerektiğini zaten biliyorsun, seni başka bir konuda uyaracağım. Sakın bana aşık olma, sakın!" dedi yakışıklı yüzündeki sinirli ifadenin yanına gergin yüz hatları eklenmişti. Bunun için çok geç demek isterdim ama tuttum. Ona zaten aşık olduğumu söylersem elinde bir koz olduğunu düşünebilirdi. Ayrıca bunu sadece Zeyyen Hanım'ın bildiğini öğrendiğim için sevinmiştim.

"Hah! Aşkmış, aşık falan olmam merak etme!" dedim, bu dediğim koca bir yalandı. Bu anlaşmayı yaptığımdan beri üç lafımdan ikisi yalandı zaten.

"Ben uyarayım da." dedi ve yine tabletini eline aldı. Üzerinde geçen ki gibi siyah bir takım elbise vardı. O tabletle uğraşırken bende ellerini inceledim. Dövmeleri gerçekten garipti her ekleminde ayrı bir sembol vardı. Bunun altında derin bir anlam yattığını tahmin edebiliyordum. Yüzü ise fazlasıyla gergin duruyordu. O kaşlarını normal hiç görmemiştim, hep çatıktı. Gözlerine ise bir kitap yazılabilirdi, hayatımda gördüğüm tüm yeşillerden farklıydı, yeşillerinin içinde sarı noktalar vardı. Sakalları henüz kesilmiş olmalıydı ve saçları da fazlasıyla kısaydı.

"Beni incelemen bittiyse, inmemiz gerekiyor." dedi. Hâlâ tablete bakarken benim onu incelediğimi tahmin etmiş olması garibime gitmemişti, biri beni inceliğinde bende hissedebilirdim. Tabi bu adam gözünü kaldırıp yüzüme dahi bakmamıştı.

"Senin tarafın manzarası daha güzel bir kere!" dedim. Anlaşılan muhteşem yalan yeteneğim bu adamın yanında etkisiz hale gelmişti. Yine cevap vermedi pis adam ve arabadan indi, onunla beraber bende indim. Arka taraftaki bavullarıma yöneleceğim sırada çoktan alınmış ve arabanın yanına konmuş olduğunu fark ettim. Sanırım işimi başkalarının yapmasına alışmam gerekiyordu, en azından kısa bir süreliğine.

İkimiz beraber hayatımda görmediğim kadar ihtişamlı evin büyük kapısına doğru yürüdük, her şey şimdi başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.