*Bir daha aşık olamayacağını anladığında gelen kalp kırıcı his, son aşk.
Başladığımız tarihi buraya bırakabilirsiniz.
Yüzyüzeyken Konuşuruz - Dinle Beni Bi'
.
Beni anlamıyorlardı, zararı yok. Zaten beni daha kimler anlamadı.
Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken
.
BÖLÜM 1
Güzel günlerin geleceğine, zamanın sizi hiç üzmeyeceğinize inanmak isterdiniz bazen. Kalbinizin sizinle korkunç bir savaşta olacağını görmek ise bu inancınıza atılan ilk darbe olurdu. Benim ise ilk darbem kalbimde değil zihnimde başlamıştı. Anneme, babama hatta kendime bile savaş açmıştım. Zamanın beni unutmaması için bencil biri olmaya karar vermiştim.
Sonuçta unutulmaz biri olmanın tek yolu iyi biri olmak değildi, en kötüsü de olabilirdim.
Kaderimin zincirlerini ona karşı çıkarak kırmak isteyen diğer isteyenlerden çok daha farklıydım mesela.
Ben daha çok...
Ona uymaya çalışırdım. Yere biri düştüğünde ona yardım etmezdim, onun kendi başına ayağa kalkması gerektiğini bilirdim, aynı kendimde olduğum gibi. Bu gibi umursamaz tavırlarım yüzünden, tamam sadece bu yüzden değil, mahallenin kötü cadısı ilan edilmiştim.
Madem herkes kötü bir cadı olduğum konusunda hemfikirdi benimde bunu kabul etmekten başka çarem yoktu. İtiraz eden de yoktu gerçi. Sonuçta kötü biri olduğumu kabul etmem iyi biri olmadığım halde iyi biriyim demekten çok daha iyiydi.
Kafamı hafifçe yukarı kaldırdığımda hafiften yağmurun atıştırmaya başladığını gördüm. Etraftaki herkes bir an önce sıcak yuvalarına gitmek için aceleyle koştururlarken ben sokağın tam ortasında salına salına evime yürüyordum.
"Neden böyle olmak zorundaki..." Yanımdaki kaldırımdan bir ses geldiğini gördüğümde kafamı oraya doğru çevirdim.
Sesin geldiği yerde ise bir kız kaldırıma oturmuş kendi kendine ağlıyordu. Kafamı çevirip umursamazca yoluma devam edecekken kız sanki dikkatimi çekmek için daha sesli ağlamaya başlamıştı. Benim yaşlarımda biri gibi gözüküyordu.
"Kulağım çıkacak şimdi. Ne bağırıyorsun?" diye homurdandım.
"Ayrıldık. Hiç sevmemiş beni, öyle dedi." dedi kız içli içli ağlamaya devam ederken. "Valen abla, ben çirkin miyim?"
Genel olarak insanlar benden çekinirdi, bende onlardan pek hoşlanmazdım. Kendi türüm hakkında bu kadar yabani olmamım sebebi çok yalnız büyümem olabilirdi. Kendimi karşımdakine çok iyi anlatabildiğimi zannetmiyordum. Bu yüzden çok sık kavga ediyordum.
"Ne önemi var?" dedim umursamazca. "Çirkin olsan da ne önemi var?"
"Nasıl yani?"
"Zaten seni bu yüzden sevdiyse onun tarafından sevilmenin ne önemi var? Aşk iki beden arasında yaşanmaz, iki kalp arasında yaşanır. Ayrıca aşk hakkında tavsiye alabileceğin son insan bile değilim." dedim bir adım daha atarken. "Teşekkür ederim Valen abla."
Kafamı iki yana sallarken ona yardım etmediğimi söylemek istesem de kabul etmeyeceğini biliyordum.
Mahallede ezilen, hor görülen kişiler tarafından sevilmesem bile saygı duyulan bir insandım. Böylesine ataerkil bir mahallede bu durum özellikle tüm dünyada olduğu gibi kadınların başına geliyordu ne yazık ki.
Bana bu kadar saygı duymalarının sebebi ise benim haksızlığa gelemeyişimden kaynaklanıyordu. Bu beni en çok sinirlendiren özelliğimdi. Ben ne kadar kendimi tutmak istesem de bir kız haksız şekilde ezildiğinde kendimi tutamıyordum ve bir şekilde kendimi olayın tam ortasında buluyordum.
Öfke bedenimi ele geçirdiğinde çeneme sahip olamıyordum. Bazen yumruklarımı da tutamamam karşımdakinin büyük hasar almasıyla sonuçlanıyordu.
Bunu iyilik olsun diye yapmıyordum. Sadece sinirlendiğimde kendimi asla tutamıyordum bunu onu savunduğumu düşünen kişiye ne kadar söylersem söyleyeyim yine de ona iyilik yaptığımı düşünüyordu. O öyle düşünmeye devam edebilirdi, gerçekler öyle değildi ve ama nasıl düşündükleri de zerre umurumda değildi.
Kimsenin sevgisine ihtiyacım yoktu. Eğer sevgiye muhtaç olsaydım en başında sırtımı duvara yaslamazdım.
O sırada hafiften miladı dolan ekranı kırıklarla dolu telefonum titremeye başladı, annem arıyordu.
"Ne var?" dedim hafiften sitemkâr sesimle. "Neredesin sen saat kaç oldu haberin var mı? Hani erken gelecektin bugün, birlikte Ayşe teyzene gidecektik? Ayrıca Zeynep' in annesi geldi bağırdı çağırdı yine. Bu sefer ne yaptın Allah bilir." dedi. Daha şimdiden başlamıştı sitemlerine. Tabi ki benim sorunum bu gereksiz sitemleri değildi ne yazık ki. Ah ne çok isterdim böyle basit sorunlarımın olmasını...
"Saçma sapan konuştu ağzının payını verdim bende. Beş dakikaya gelmiş olurum." dedim ve cevap vermesini beklemeden yüzüne kapadım.
Annemin bahsettiği kız Zeynep ise mahallemizin saf ve temiz kalpli kızıydı. Daha liseli bir ergen olsa da herkes çok severdi, beni sevemedikleri kadar. Ha umurumda mıydı...sanmam. Zeynep ise onu sevenlerin aksine bana özenirdi hep. Bir savaşçı olduğumu düşünürdü. Bense sevemezdim Zeynep'i. Cesur değildi, kendi ayakları üzerinde duramazdı, haklı ya da haksız olduğu her konuda susardı, benim aksime. Haksız olsam da zeytin yağı gibi üste çıkma da ustaydım çünkü.
Bu yüzden neredeyse hiç arkadaşım yoktu belki de.
Çıkar ilişkili arkadaşlıklarım dışında etrafımda arkadaşlık kavramına uyan pek tanıdığım yoktu. Çünkü arkadaşlığın temeli okulda atılırdı bana göre ya da kendimi böyle teselli ediyordum. Okulla yüzüm pek barışmamıştı. Liseyi bile insanların ev dediği o korkunç hapishanede tamamlamıştım.
Okula uzun süre gitmememin nedeni tabi ki yobaz bir babam olması değildi. Aksine babam bir insanın görebileceği en feminist insandı. İnsanların daima eşit şartlarda yaşatılmasını gerektiğini savunurdu, bunun imkansız olduğunu bile daha o yaşlarda biliyordum.
Babam beni altı yaşında annemin kollarından koparmıştı. Ona göre yeterince büyümüştüm. Bilmediğim bir şehirde doğru dürüst tanımadığım babamla dağ başında bir dağ evinde büyümüştüm. Babam beni fazla sıkı büyütmüştü.
O buna eğitim dese de bana göre tam bir işkenceydi. Orada ki anılarımı aklımdan silmeyi çok istesem de her gün aynada gördüğüm göğsümün hemen altındaki hatırı sayılır çirkinlikteki izim o günleri her gün hatırlatmaktan geri durmuyordu.
Bu kadar kaosun içinde büyümüşken olaysız günler bana fazla yavan geliyordu. Çok sıkılmıştım, artık sadece küçük problemler çıkartmak bana yetmiyordu. Galiba babamın beni büyütme tarzı kendi içimde kötüyü buldurma çabama dönüşmüştü. En küçükten yavaş yavaş suladığım bu arzu gittikçe büyümüştü. Artık içimde yarattığım kötülüğe yetinemiyordum.
Çürük bir binanın yıkılmamaya çalışma çabasıydı benimki...
Yavaş yavaş eski püskü binamıza doğru yaklaşırken bir yandan da annemin geçenlerde önüme sürdüğü işi düşünmeden edemiyordum. Genelde uzun süreli işlerde çalışmaktan sıkıldığım için günlük veya haftalık kısa süreli işlerle geçiniyordum. Kolayca iş bulabileceğim bilsem de istemiyordum, kendimi yormam gerekiyordu.
Zihnimdeki canavarları ancak böyle kovuşturabiliyordum.
Babam hiç acımamıştı bana. Bende küçükken bu sıkı eğitim sadece bana özel olmadığını herkesin böyle büyüdüğünü düşünürdüm. Ne safmışım oysa... Bunu öğrenmem bir hayli sancılı olmuştu çünkü. İlk o zaman sesini yükseltmişti bana.
Çok fazla kabus görürdüm çocuklar. Tabi hâlâ peşimi bırakmış değillerdi hiçbiri. Rüyalarım yakamı bırakmayan, sonu hayli kötü biten hikayelerdi. O zamanlarda hiç arkadaşım olmadığı için de gördüğüm garip rüyalarımı defterlere yazardım. En büyük yoldaşımdı kalemim.
O zamandan kalan o defteri ise bir çocuk kitabına dönüştürmüştüm. Tabi gördüğüm rüyaları öylece bir kitaba yazsam bu kitap muhtemelen sadece yetişkinler için bir korku kitabı olurdu bu yüzden de o rüyaları fazlasıyla yumuşatmak zorunda kalmıştım.
Henüz tek nüshası vardı, o da zaten bendeydi. Normal kitapların aksine güllük gülistanlık; hep iyilerin, prenseslerin kazandığı hep onların mutlu olduğu kitapların aksine daha gerçekçiydi yazdıklarım.
O kitabın içinde de en sevdiğim hikaye kötü kalpli bir cadının hikayesini anlatıyordu ve okuttuğum bütün çocuklar kitabı o kadar çok sevmişlerdi ki. Ne yalan söyleyeyim kendime haylice benzetiyordum baş karakteri ve çocukların bu kadar sevmesi gururumu okşamıştı.
Bu kitap için ise paraya ihtiyacım vardı.
Annemin önüme sürdüğü iş, maaşı gerçekten iyi olan bir iş, parayı hızlı bir şekilde toplamam için çok iyi bir teklifti ve annemin bu kadar iyi bir teklif yapması bu iş için tereddüt ettiğim bir noktaydı.
Annemle aramız pek iyi değildi. Aramız diyebileceğim bir nokta da yoktu. İkimiz ev arkadaşı gibiydik. Ev masraflarını bölüşürdük, mahalle dedikodusu yapardık ve babamı asla konuşmazdık. Annem dediğime bakmayın üvey annemdi kendisi.
Annem öldükten kısa bir süre sonra evlenmişti babamla. Hiç sevmezlerdi birbirlerini yani Müjgan, üvey annem, öyle diyordu. Evlenmelerinin arkasında büyük sırlar dönse de öğrenince başıma bela olabileceğini bildiğimden öğrenmeye de çalışmadım.
Sonuç olarak babam bir anda beni bırakıp gidince ikimiz bu eve taşınıp ev arkadaşı olmuştuk. Ama ikimizin arasında çıkar arkadaşlığından başka bir bağ yoktu. İkimizin de birbirine yardımı dokunmazdı. Mahalleli şüphelenmesin diye anne diye seslenmeye başlamıştım ama sonra alıştığımdan tamamen anne demeye başlamıştım. Üşeniyordum diğer türlüsüne. Anne kelimesi bende dört harften fazlası değildi. O yüzden hiç dert etmedim yabancı birine anne demeyi.
Zaten mahalleli de ikimizin birbirine çok benzediğini düşünüyordu. Simsiyah saçlar, yemyeşil gözler ve bembeyaz ten. Evet garip bir şekilde birbirimize aşırı benziyorduk ve zamanında bunun için test yaptırmıştım ve evet kesinlikle gerçek annem değildi.
İlişkimizin büyük bir kısmını karşılıklı kâr prensibi oluşturduğu için annemin bu işi bulması bir hayli şaşırtıcıydı. Kendisinin maaşımdan komisyon falan almasından korkmuyor değildim çünkü dediğim gibi asla kendi çıkarı olmadan bir şey yapmazdı. Yakında ne istediğini yumurtlardı ama sanırım şuan olmayan maaşım için son düşünmem gereken şeydi bu. Ayrıca uzun süreli bir işte çalışmak çok zordu benim için çünkü insanlarla anlaşamıyordum. Bu yüzden bu işin kısa süreli bir iş olacağına emin olmalıydım.
Annemin bu kadar iyi maaşlı bir iş bulması tabii ki her zaman başıma gelmiyordu. Kardeş gibi oldukları karşı komşumuz Ayşe teyzenin kızı ve aynı zamanda yakın arkadaşım olan Hilal yeni işten çıkmıştı ve çıkmadan önce de toplu bir iş alımı olacağını duymuştu. Bu iş için de yarın mülakata gitmem gerekiyordu. İşin tam olarak ne olduğundan da emin değildim ilanda ev için personel alımı diyordu. Eğer temizlik ise ne kadar pek başarılı olduğum bir alan olmasa da sanırım birkaç ay idare edebilirdim.
Ben bu düşüncelerle savaşırken çoktan hafiften miladı dolmaya başlamış bir diğer şey olan canım apartmanımızın önüne geldim ve eve hiç uğramadan yan komşumuz Ayşe teyzelerin kapısını çaldım. Annemle aralarında garip bir bağ vardı ve bu biraz şüphe uyandırıcıydı.
Kapı açıldığı an burnuma güzel kokular gelmeye başladı. Hemen mutfağa gidip kendime bir tabak hazırladım ve içeriye hızlı bir selam çakıp Hilal'in odasına daldım.
"Sonunda teşrif edebildiniz Valen hanım!" dedi Hilal. Valen ismi çok garipti değil mi? Babam koymuş ismimi. Güç ve cesaret anlamına geliyormuş. İsmimi çok fazla sevdiğimden Hilal de sık sık ismimi tekrarlardı hatta beni iyi tanıyan kişilerde sık sık kullanırdı, ismimi gerçekten çok seviyordum.
En son cümlesini hiç tınlamadan yatağın hemen yanındaki küçük koltuğa yayılarak tabağımda ki börekleri yemeye başladım. "Ne yaptın halledebildin mi yer işini?" dedim. Hilal bu çok iyi maaşlı işten kendi pastanesini açmak için ayrılmıştı. Kendisi gerçekten işine aşık bir pastacıydı ve pastaları o kadar güzel oluyordu ki tatlı bir şeyler yemekten hoşlanmayan ben bile Hilal'in tatlılarını zevkle yiyordum.
Hayatta anlaşabildiğim tek insan Hilal olabilirdi, buna annemde dahildi. Hilal iyi bir üniversite de gastronomi okumuştu ve biraz birikim için orada burada çalışmıştı ve bir kaç ayda beni tavsiye ettiği işte çalışınca kendi pastanesi için yeterince birikime sahip olmuştu. Asıl büyük yatırımı babası yani Haluk amca yapmıştı ama Hilal biraz daha biriktirerek büyük bir pastane açma hayaline bir adım daha yaklaşmıştı benim aksime.
"Hallettim hallettim. Bugün adamla kira kontratını imzaladık. Yarın da tadilatlar başlayacak." dedi fazlasıyla heyecanlı çıkan sesiyle. Her bu işten bahsettiğinde gözleri parlıyordu ve bende onun için mutlu olmaktan alıkoyamıyordum kendimi.
"Bir sorun çıkartmadı dimi dükkan sahibi, bana çok kıl biri gibi gelmişti. Bir de dükkanı senin aldığını duyunca saçma sapan konuşmuştu. Bak bir sorun çıkart-" ben sözümü bitiremeden araya dalmıştı kendisi.
"Ağır abi misin sen? Bir de 'bir sorun çıkarsa hallederiz bacım' de tam olsun!" dedi sesini kalınlaştırarak. Hilal benim için çok değerliydi ve hassas bir yapıya sahip olduğu için onun kırılmasını asla istemezdim.
"Sen beni bırak da asıl sen karar verdin mi? Gidecek misin mülakata?" dedi ve bir yandan da gelip benim böreklerimden tırtıklamaya başladı. Bende ilk önce börekleri kendime çektim.
"Bilmiyorum aslında ama şuan benim için en mantıklı karar bu olacak gibi eğer kitabım için bir şeyler yapmak istiyorsam para biriktirmem lazım." dedim. O ise böreğimi paylaşmayacağımı anlayınca tekrardan yatağına yayıldı.
" O zaman ben sana bu iş hakkında bir kaç tüyo vereyim. Fazla kasmaya gerek derdim ama zaten umurunda olmayacağını biliyorum. Zaten çok fazla çalışan var, göze de batmazsın. Maaşları aşırı dolgun o yüzden muhtemelen yarın bir sürü kişi gelir. Senin özgeçmiş falan hazırlaman lazım. İçini de biraz doldur. Kolay kolay işe almıyorlar çünkü." dedi. Anlaşılan yine Can'a başvuracaktım. Elimi devam etmesi için salladım.
"En çok Zeyyen Hanım var dikkat etmen gereken. Bütün çalışanların başında o var. ilk senle o ilgilenecek zaten. Bütün ev onun kontrolünde ve buradan anladığın gibi aşırı katı kurallı bir kadın. Hatta ona ev sahibinden daha fazla dikkat et derim." dedi.
"Zeyyen Hanım mı? Hadi o tamam da kim bu adam ya o kadar çalışanı ne yapacak?" demiştim bana gösterdiği çalışan listesine bakarken. Liste bir hayli kalabalıktı. "Bu adam evde tek başına yaşamıyor mu nasıl bir manyak adam bu? Adı neymiş?" dedim.
Gerçekten merak etmiştim. Hilal'in orada çalıştığını biliyordum ama bu kadar insanla beraber çalıştığını bilmiyordum. Söylemişse de benim için önemli bir bilgi olmadığından silmişimdir kafamdan.
"Silas Soykamer ismi. SOYKA şirketler topluluğunun sahibi." dedi. Süt dökmüş kedi gibi bakmaya başladı, onu tanıdığımı biliyordu. İçimden koca bir küfür ettim.
Bu adam 'sadece' şirket sahibi falan değildi. Bir şirketinin olması onunla alakalı en önemsiz şeydi. Kendisi aylarca Forbes dergisine çıkan sadece Türkiye değil dünyanın en zengin, ve zeki benim için en önemli özelliği de bu, iş adamlarından biriydi.
Adamı Türkiye de tanımayan insan daha doğrusu hayran olmayan insan yoktu bunun sebebi ise öyle aşırı derece de zengin olması falan değildi o bütün varlığını kendi başına kazanmıştı hem de çok küçük yaşlarında.
Tabi o zamanlar o kadar büyük bir iş adamı olmasa da çok kısa zamanda çok daha büyük insanların başaramadığı şeyleri başarmıştı. Ama benim dikkatimi çeken şey bu değildi maalesef. Kalp kırıklıklarımın ilk ve son durağıydı bu adam. Gerçi uzun zamandır anmıyordum kendisini. Ne olursa olsun arada bir aklımı ziyarete gelmekten çekinmiyordu.. Aramızda üç yaş olduğuna göre şuan ise 28 yaşındaydı sanırsam.
Garson olarak gittiğim bir baloda aşık olmuştum bu beyefendiye yani bu pek alışılmadık değildi, her insanın aşık olabileceği bir adamdı Silas. Yakışıklı çehresi, dik duruşu ve karşındaki insanla olan mükemmel iletişimi insanı kendine hayran bırakıyordu.
Asıl şaşırtıcı şey aşka asla inanmayan Valen Saygın'ın imkansız birine aşık olmasıydı.
İmkânsız olan şeylerle garip bir takıntım vardı. Nerede pahalı bir şey buluyum onu almak isterdim. Aslımda onu değil de ona sahip olduğumda hissettirdiği tatmin duygusu mutlu ederdi beni. Silas Soykamer de bu takıntımın son kurbanıydı. Her yönden ulaşamayacağım biri olduğu için aşık olmuştum. Ama ben takıntılarımın peşinden koşmayı uzun zaman önce bırakmıştım bu yüzden Silas'a olan aşkım da rafa kalkmıştı.
Yani bence öyleydi.
Şuanda ne halde olduğu ile ilgili bir fikrim yoktu. Balodayken biriyle nişanlı olduğunu biliyordum ama gerisini bilmiyordum. Belki araştırırsam öğrenirdim ama içimden gelmemişti. Kendi kalbimin acıyacağını düşündüğüm için bencillik yapıp ne olacağını öğrenmemeyi seçmiştim.
Kendisinin tam bir beyefendi olduğunu o baloda görmüştüm ama sonraki araştırmalarında nasıl bir hırsa sahip olduğunu öğrenmiştim, bu noktaya gelmek için yaptığı fedakarlıkları görmüştüm sonra o kadar hırslı olmanın insana zararlı olduğunu çok yakınım olan babam tarafından acı bir şekilde tadınca ondan sonra böyle hırsların o insanın çevresindeki insanları mahvedeceğini bildiğimden Silas Soykamer 'den yani tek aşkımdan babam sayesinde vazgeçmiştim.
Hiç başlamadan biten bir aşk hikayesi olmuştu benim için, kısacası tek taraflı başlayıp tek taraflı bitmişti. Tabi arada sırada adını duyuyordum ben ne kadar umursamasam da kalbim beni dinlemiyordu artık adını duymak bana yerini unuttuğum kalbimi hatırlattığı için pek hatırlamak istemediğim bir kişiydi.
Demek annemin iş konusundan bahsederken atladığı kısım buydu hatta Hilal'in bu adamın yanında çalışmasına rağmen ismini söylememesinin sebebi buydu demek. Ne Hilal ne de annem ona aşık olduğumu bilmiyordu ama adını duymaktan hoşlanmadığımı biliyorlardı.
"Baya bir şaşırdın değil mi? Ben adını duymayı sevmediğini bildiğimden sana anlatmak istememiştim tabi nereden biliyim evinde çalışmak istediğini." dedi imalı imalı. Sonra devam etti.
"Valen bence bu senin için iyi bir deneyim de olabilir bakalım dediğin kadar hırslı ve etrafını üzen biri mi yoksa diğer türlüsü mü?" dedi. Sanırım biraz da haklıydı haksız bir önyargıyla yaklaşmıştım bu olaya ama asıl olay ona hâlâ aşık olup olmadığımı bilmememdi. Bunu zaman gösterecekti.
🍂
Bugün büyük gündü. Kötü ya da iyi hayatımın dönüm noktasına adım atacaktım bugün. İçimden 'lütfen en azından bugün karşılaşmayayım onunla' demekten alıkoyamıyordum kendimi. Onunla karşılaşmaktan çekinmemim nedeni her zaman mantığımla hareket eden bir insan oluşumdu. Onunla karşılaştığımda duygularımla hareket edip saçma sapan bir karar vermekten bir hayli korkuyordum. Sabahtan beri böyle bir şey olmayacak diyerek teselli ediyordum kendimi.
Saat daha çok erkendi ama otobüsle gideceğim için her türlü aksaklığı değerlendirmem gerekiyordu o yüzden fazlaca erken çıkmıştım evden.
Üzerimde dizimin hemen altımda biten bir kalem etek ve beyaz klasik bir gömlek giymiştim ve siyah bir ceket vardı. Tabi onun üzerinde de fazlasıyla kalın bir mont vardı, hava buz gibiydi. Simsiyah saçlarımı tepeden sıkıca bağlamıştım saç diplerim fazlasıyla sızlıyordu ama saçımı böyle bağlayınca kendimi daha fazla özgüvenli hissediyordum. Makyaja büyük oranda hassaslığım olduğundan hafif bir makyaj yapmıştım. Şimdiden yüzüm kaşınmaya başlamıştı.
Çanta taşımaktan hoşlanmadığım için özgeçmiş dosyası elimdeydi bu yüzden bir elimi cebime sokamıyordum ve bu yüzden elim uyuşmuştu ama neyse ki fazla beklemeden otobüs gelmişti. Hızlı adımlarla bindim ve hemen bir sıcak hava dalgası karşıladı bedenimi. Bu hisse gerçekten bayılıyordum.
Ağzına kadar dolu otobüste sevinebildiğim tek şey bu olmuştu ne yazık ki. Kenarda oturan bir öğrenci bu berduş halimi görüp yer verdi neyse ki. Soğuktan bacaklarım titriyordu çünkü. Nazikçe teşekkür ettim ve oturdum. Oturduğum gibi de mülakatta neler söyleyeceğimi düşünmeye başlamıştım bile.
Özgeçmişimi Can hazırlamıştı. Yakın olmasa da arkadaşımdı ve ikimizden birisi zor duruma düştüğünde yardım etmekten çekinmezdik. Buna karşılıklı çıkar ilişkisi de diyebilirdik. Ayrıca yanlış anlamayın lütfen kendisi iyi bir iş adamı değil aksine iyi bir iş arayandı. Kendisi için şimdiye kadar iki yüzden fazla özgeçmiş hazırladığını iddia ediyordu, gerçekliği tartışılırdı tabi.
Çok fazla yerde çalıştığımdan, kısa süreli de olsa sonuçta çalışmıştım, ayrıca çalıştığım bir kaç ünlü yeri de yazınca bir hayli dolu gözükmüştü gözüme.
Ben bunları uzun süredir düşündüğümden olsa gerek otobüs hızlıca ineceğim durağa gelmişti. Otobüsten inip koşarak Hilal'in attığı konumda yazan yere gelmiştim. Koşmamın sebebi geç kalmam değil donmamdı.
Mülakat çalışacağım evde değil de büyük bir ofiste yapılacaktı. İçeriye girdiğimde ise bir kaç kişi dışında kimseyi göremedim. Gerçekten erken gelmiştim ya da sadece bir kaç kişi olacaktık. İkinci ihtimalin olma ihtimalinin sıfır olduğunu biliyordum ki gerçekten de öyle olmuştu. Bir yirmi dakika sonra ofisin içinde nefes alacak yer kalmamıştı.
Sonradan öğrendiğim bilgiye göre bir değil beş kişi alınacaktı iş için. Bu bilgi biraz da olsa rahatlatmıştı beni, şansım bir tık daha yükselmişti ayrıca ne kadar fazla olursak onunla yüz yüze gelme ihtimalim o kadar azalırdı. Onu gördüğümde ne olacağını o kadar merak ediyordum ki! Ayrıca fazlasıysa korkmaktan da alıkoyamıyordum kendimi ne yazık ki.
Kısa bir süre sonra kapıdan iki korumayla birlikte yaşlı bir kadın girdi. Kadın yaşlı olmasına yaşlıydı ama fazlasıyla asil gözükmüştü gözüme. Korumalar ise dev gibiydi. Kimseye bakmadan içeri girdiler ve on dakika sonra da numaralara göre içeri girilmeye başlandı.
Benim numaram en başlarda olsa da sonra gidip son numaralı biriyle değiştirdim. Biraz daha beklemek istiyorum. O sırada yanıma bir kız yaklaştı fazlasıyla heyecanlı olduğunu ayaklarını sallamasından anlıyorum. Normalde olsa muhatap olmak istemezdim ama şimdi burayla ilgili bilgi almak için işime yarayabilirdi ama konuşmayı ben başlatmadım.
"Merhaba ben Armen. Sen de heyecanlı mısın?" dedi. Saçı omuzlarından salık bırakmıştı ve sapsarıydı saçları benim simsiyah saçlarımın aksine. Benim gibi daha doğrusu buradaki herkes gibi resmi giyinmişti ama sanki üzerindekiler biraz büyük olmuştu ama sorgulamadım.
"Ben pek heyecanlanmam." dedim. Bu soruya verilebilecek en garip cevaptı bu sanırım. O da şaşırdı biraz. Benle ilk tanışanların toplu tepkisi bu olduğu için ben pek şaşırmadım.
"Bu biraz garip bir cevap oldu ve yüz ifadene bakınca konuşmaktan pek hoşlanmıyorsun galiba." dedi. Güzel bir tespit sayılabilirdi eğer doğru olsaydı. Konuşmayı çok severdim ama kendimle. Ona böyle söylemedim tabi, ilk saniyeden kaçırmak istemedim kendisini. Sakince kafamı salladım bende.
"Bu mülakat hakkında pek bir bilgim yok sen neler biliyorsun?" dedim. Fazla mı hızlı giriş yaptım diye düşünsem de her zaman ki gibi fazla umursamadım.
"Bu benim üçüncü gelişim aslında. İşe alım konusunda fazla sıkılar o yüzden pek ümidim olmasa da geldim ama garip bir bilgi de duydum tabi uydurma olması yüksek ama galiba bugünün amacı sadece üç beş hizmetçi almak değilmiş." dedi. Bu biraz değişik bir bilgiydi ama umursamadım. Sessizce sıramın gelmesini bekledim ve o sıra da çıkanların yüz ifadesine baktım, hepsi ümitsiz gözüküyordu.
Sıra bana geldiğinde ise beklemeden hızlıca içeri girdim. İçerisi geniş bir salondu tam ortada bir sandalye ve bir hayli ileride ise Zeyyen Hanım olduğunu düşündüğüm kişi oturuyordu. Bu oturma durumunun psikolojik bir hamle olduğunu duymuştum. İleriye doğru yürüyüp özgeçmiş dosyasını masaya bıraktım ve dönüp sandalyeye oturdum.
Zeyyen Hanım önüne koyduğum kağıda bakmadı bile. Sadece gözümün içine baktı ve beklemeye başladı. Bir şey dememi istiyordu anlamamıştım ama bende beklemeye başladım. En büyük yeteneğimin bu olduğunu varsayıyordum. Saatlerce hiçbir şey olmadan bekleyebilirdim.
Yarım saatin sonunda gözlerime bakmayı bıraktı ve ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Dedikleri kadar varmışsın demek." dedi. Yanındaki adamın kulağına bir şeyler fısıldadı.
"Посмотрим, сможешь ли ты это понять? (Bakalım bunu da anlayabilecek misin?)" dedi adam. Buraya kadar her şey normaldi tabi adamın bunu Rusça söylemesi dışında.
"Evet. Anlayabiliyorum ama bunun bu mülakatla ne alakası var onu anlamadım." dedim. İçeriye giren herkes on dakika gibi kısa sürelerde çıkarken ben yarım saat sadece beklemiştim ve şimdi başka dilde sorular soruluyordu.
O sırada aklımda bir ampul yandı. "Hepsi paravandı dimi?" dedim. Ayaklanıp dışarı koşmaya çalışırken kadının yanında ki izbandutlardan biri kolumu tuttu. Daha önce diz kapadığından vurulduğunu kapıdan ilk girdilerinde anlamıştım. Bu işlere biraz karışmış olan biri bunu biraz da olsa anlayabilirdi ve ben bu işleri tam ortasındaydım. Vurulmuş olan yani sol diz kapağına sert bir tekme attım ve tam tahmin ettiğim gibi koca izbandut saniyesinde yeri boyladı ama yine tahmin ettiğim gibi kapı kilitliydi. Muhtemelen ben girdikten sonra dışarıdan kilitlemişlerdi.
"Sanki aksiyon filmi çekiyoruz anasını satayım şuna bak ya. Ne istiyorsunuz çabuk söyleyin işim gücüm var. Babamı soruyorsanız yedi senedir görmüyorum onu, başka sorunuz yoksa lütfen..." dedim ve kapıyı gösterdim. Daha önce bir iki kere başıma böyle durumlar gelmişti ama bir şekilde paçayı sıyırmayı başarmıştım. Ya da babam öyle düşünmemi sağlanmıştı. Babam hakkında bütün olaylar bilinmezlerle doluydu.
"Ne yapmaya çalışıyorsunuz anlamıyorum ama biliyor musunuz zerre umurumda değil açın şu kapıyı gideyim ve bugünü unutayım tamam mı?" dedim. O sırada çoktan yerden kalkmış izbandut yanıma geldi ve kolumu tuttu. Ondan kurtulmam çok uzun sürmezdi ama bunların geldiği yerde daha çok olduğunu bildiğimden kurtulmaya uğraşmadım.
"Sana çok kârlı bir antlaş-" derken sözünü kestim.
"Umurumda değil. Hayatım da macera istemiyorum." dedim ve kollarımı birbirine bağladım. Bu söylediğimin safi yalan olması dışında sorun yoktu ama biraz naz yapmak zarar gelmezdi sonuçta.
Eline bastonunu aldı ve bana doğru yürüdü. "Eğer dinlersen kabul edeceksin." dedi ve oldukça kendinden emin gözüyordu. Oturduğum sandalyeden kalktım ve az önce yaşlı kadının oturduğu baş köşeye oturdum ve kollarımı bağladım ve 'dinliyorum' dercesine kafamı salladım.
Biraz uzun bir mesele olacak ki o da sandalyeye oturdu. İlk baştaki konumumuzun tam tersi olmuştu. Bu baskın kadın bu durumu kabul ettiyse önemli bir durum olmalıydı. Sırtımı dikleştirdim ve onu dinlemeye başladım.
"Birini arıyoruz..." dedi ve derin bir nefes aldı. "Çok kısa bir zamanımız var yani bu kısa sürede hazır olacak birine ihtiyacımız var. " dedi.
"Orasını anladık bu kadar dalavere kurmuşsunuz da ne için?" dedim.
"Yatırımcılar için. İllegal bir iş yok ama küçük yalanlar var. Silas Bey'in bütün yatırımcıları yurt dışından ve onlarla sık sık toplantı yapması gerekiyor ama." dedi ve kafasını kaşıdı. İzbandutlarsa az önce gözlerini benden ayırmazken şimdi havaya bakıyorlardı. Bunu dedikten sonra konuyu tabi ki anlamıştım.
"Kaytarıyor değil mi?" dedim. Aslında bu tür işkolik insanlar işin başka bir şeyi düşünmeyi reddederlerdi ama Silas Soykamer hepsinden farklıydı. Mesela silah tutkunuydu ve büyük bir koleksiyonu olduğunu duymuştum.
"Yatırımcılara da klasik bir yalan söylemiştir, ne olabilir ne olabilir hmm... hasta bir sevgilim var dedi dimi? Yatırımcılar da şüphelendi ve Türkiye'ye geliyor ve sizde o hasta kızı arıyorsunuz. Bir sürü dil bilmeli ki muhteşem Silas Soykamer 'e yakışsın, iyi dövüşebilsin ki gerektiğinde onu korusun değil mi?" dedim. Odadaki üç kişi de şaşkın şaşkın bakmaya başladı ve bu zekamın küçümsendiği anlamına geliyordu ve ben daha zekamı kullanmamıştım bile.
"Vay be, bu kadar küçümsendim demek. O kadar araştırdınız ama size göre bir kaç iyi yeteneği olan saf bir kız gibi mi geldim acaba?" dedim. Bunları kendime soruyordum.
"Her neyse olayı anlamışsın. Ama bir yeri atladın." dedi. Bunu nasıl atlamıştım gerçekten! Kafama bir tane vurdum. Bunu hak etmiştim.
"Karım dedi dimi? Anca böyle inanırlardı çünkü." dedim. Zeyyen Hanım ise ağır ağır kafasını salladı. "Peki benim kabul edeceğime nasıl bu kadar eminsiniz?" Gerçi onu da az çok tahmin edebiliyordum. Ellerinde bana karşı kullanabilecekleri bir koz olsa gerekti.
"Elim de birden çok şey var ama ilki Silas Beye olan aşık olduğunu düşünmemiz ama tabi bu bir koz değil sadece madem aşıksın senin için daha kolay olur diye düşündüm. Peki babanı mahalleli tanıyor mu? O çok sevdiğin arkadaşın mesela?" dedi. Babamı kimse bilmiyordu tabi ki. ben bile doğru düzgün tanımıyordum öz babamı. Kendisi gitmeden önce kimliğinin ortaya çıkmaması konusunda çok güzel tehdit etmişti beni.
"Silas Bey'e olan aşkım mı?" dedim ve büyük bir kahkaha attım. "Her şeye tamam da bu nasıl bir uydurmadır, yaşlı olduğunuz kadar da komiksiniz." dedim. Sinirlenmiştim.
"Genç olduğun kadar küstahsın sende." dedi ve kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Korumaya bir şeyler söyledi. O da ceketinin cebinden telefonu çıkarttı bana verdi.
Açtığı video da körkütük sarhoş olduğum bir barda bas bas bağırdığım 'Silas Soykamer manyağına aşığım ve muhteşem zekam birine aşık olduğum gerçeğini kabul etmiyor onu ikna etmem lazım!' diye bağırıyordum. Elimi alnıma koydum ve diğer elimi de videoyu geri çekmesi için salladım.
"Bunu sonsuza kadar inkâr edebilirim ama uğraşamayacağım. Bu antlaşmayı da kabul etmem imkânsızdı ama işin içinde entrika olunca dayanamıyorum. Ama sizden yüklü bir miktar para kaldıracağıma emin olabilirsiniz. Şimdi şartları anlatın lütfen." dedim.
Ortada başka şeyler döndüğünden emindim. Bu yatırım olayının paravan olduğu açıktı ama yine de ortada bir oyun dönüyorsa bunu ortaya çıkarmam gerekiyordu.
Silas'a olan aşkından değil yani...
Ne münasebet!
"Paranın bir önemi yok. Şartları ise Silas Bey ile konuşacaksınız. Kendisi de az sonra burada olur, zaten bina boşaltıldı." dedi Zeyyen Hanım.
"Peki sadece benim için miydi bunlar yoksa gerçekten alım yapacak mısınız?" dedim. Muhtemelen kimsenin çakmayacağı en kolay yöntemdi eğer içlerinde ajan olduğunu düşünüyorlarsa. Bu izbandutlarda en güvenilir olanlarıydı eğer düşündüğüm gibiyse.
"Evet gerçekçi olması için bir kaç kişilik bir alım olacak." dedi. İlk başta tanıştığım kızın ismi neydi acaba. Eğer tanımadığım bir kaleye gidiyorsam müttefiklere ihtiyacım vardı. Armen'di galiba.
Saf bir kıza benziyordu ama öyle olmadığına emindim. İçinde şeytanlık yatan herkesi saptayabilirdim. Şeytan şeytanı gurbette tanırdı nasıl olsa...
"İlk şartımı size söyleyeyim o zaman Armen'i da istiyorum. Benim yardımcı olduğumu çaktırmadan söyleyin lütfen. " dedim. Sadık birine ihtiyacım vardı. Zeyyen Hanım kafasını salladı.
On dakika sonra dışarıdan bir gürültü geldi. Gelmişti. İçimden sürekli 'aşk kimyasal bir tepkimedir' diye geçiriyordum. Bu söylemim kalbimeydi. O gelince yerinden çıkmaya çalışacak olan kalbime.
Yüz ifademi sabit tutmaya çalışırken elimin titremesine engel olmak için elimden geleni de yapıyordum. Onlarca insanla dövüşürken hatta ölümden dönerken bile böyle heyecanlanmamıştım. Aşk gerçekten tehlikeli bir şeydi.
Dışarıdan büyük bir gürültü yükselirken gözümü kapıdan ayırmadım. Kapı hızla iki yana çarparken içeriye ilk önce bir koruma ordusu girdi ve içerideki her şeyi, lambayı bile, kontrol ettikten sonra kapının dışına çıktılar ve sonra da adım sesleri duydum.
İşte tam karşımdaydı.
O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı...
-------------------
İlk bölümün sonuna gelmiş bulunmaktayız. Benim ilk deneyimim olduğundan yanlışlarımı mazur görünüz lütfen :))
İlk bölüm hakkında;
Valen hakkındaki düşüncelerinizi buraya alalım...
Gizemli beyimiz Silas'ı da buraya...
Sonraki bölümde görüşmek üzere...