İki günlük zorunlu iznin ardından hastaneye döndüğümde, üzerimdeki o ağır bulutların tamamen dağıldığını hissediyordum. Ruhum dinlenmiş, zihnim berraklaşmıştı. Abim ve ablamın o içimi ısıtan şefkati, bana yalnız olmadığımı bir kez daha hatırlatmıştı. Önlüğümü giyip acil servisin koridoruna adım attığımda artık dünkü gibi yaralı veya savunmasız değil, zırhını kuşanmış, mesleğine tutkuyla bağlı bir doktordum.
Günün ilk saatlerinden itibaren acildeki ritmi tamamen ben belirlemeye başlamıştım. Gencecik bir doktor olmama rağmen, stajyerlerden kıdemli hemşirelere kadar herkesin gözü bendeydi. Zorlu vakalarda tereddüt etmeden aldığım seri kararlar, nokta atışı teşhislerim ve kriz anlarındaki soğukkanlılığım acil servisin havasını bir anda değiştirmişti. Ben işimi yaparken dışarıda dünya dursun istiyordum; parmaklarımın ucundaki o hekimlik refleksi bana kimseden medet ummadan ayakta durabileceğimi fısıldıyordu.
Ancak öğleden sonra saat üç sularında acilin alarmı acı acı çalmaya başladı. Tiz ses, koridorlarda yankılanırken telsizden geçen anons havayı bir anda buz kestirdi.
“Kışla yolu virajında zincirleme askeri ve sivil araç kazası! Çok sayıda yaralı var, acil servisin dikkatine!”
Ambulans sirenleri hastane bahçesini inletirken acil servisin otomatik kapıları ardına kadar açıldı. İçeriye aynı anda üç ağır vaka getirildi. Koridorda bir anda büyük bir karmaşa koptu. Kıdemli uzman doktorlardan biri durumun vahameti ve hastaların kritik tablosu karşısında bir anlık tereddüt yaşayıp koordinasyonu kaybeder gibi olduğunda, bir saniye bile beklemedim.
"Hoca Hanım, hastayı iki numaralı travma odasına alın! Genel cerrahiye haber verin, iç kanama şüphesi var!" diye gürledim. Sesimdeki o sarsılmaz otorite ve netlik, odadaki tüm ekibi bir anda kendime kilitledi. "Hemşire hanım, iki ünite 0 negatif kan hazırlayın! Cihazları bağlayın, hemen!"
O andan itibaren acil serviste tam anlamıyla bir hekimlik destanı yazılıyordu. Saniyelerle yarışıyorduk. Tıbbi müdahale odasında nabzı düşen, kalbi durmak üzere olan sivil bir hastaya yaptığım kritik müdahale, göğüs tüpünü tereddütsüz ve kusursuz bir açıyla yerleştirmem... Parmaklarımın arasındaki neşterle, verdiğim komutlarla acil servisi adeta tek başıma yönetiyordum. O gencecik yaşımın arkasındaki devasa birikim, cesaret ve cevvallik, odadaki herkesi büyülemişti. Ter damlaları şakaklarımdan süzülürken tek bir şeye odaklanmış durumdaydım: O hastayı yaşatmaya.
O hengamede, kazaya karışan askeri personelin adli ve tıbbi durumu için acile fırtına gibi giren Yiğit’i fark etmedim bile.
Yiğit, resmi üniformasıyla travma odasının cam bölmesinin arkasında durmuş, içeriye bakıyordu. Ama gözleri kazadaki askerlerinde veya etraftaki koşturmada değil; kanlı eldivenleriyle zamana meydan okuyan, gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı olmadan hayat kurtaran bana kilitlenmişti. Karşısında dünün veya önceki gecenin o kırılgan, balkonda gözyaşlarına boğulan kadını yoktu. Karşısında; cesaretiyle, zekasıyla ve yeteneğiyle devleşen gencecik, ışıl ışıl bir hekim vardı.
Hastanın hayati değerlerini stabil hale getirip onu ameliyathaneye sevk edilebilir duruma getirdiğimde, göğsüm derin bir rahatlamayla körüklendi. Maskemi indirdim, kanlı eldivenlerimi çıkarıp tıbbi atık kutusuna attım. Odadaki diğer doktorlar ve hemşireler bana takdir ve hayranlık dolu bakışlar atarken, ben şakaklarımdan süzülen teri önlüğümün koluyla silip kendimi dışarı attım.
Yorgunluktan bacaklarım titriyordu. Zihnimdeki adrenalin çekildikçe kaslarımdaki sızı kendini hissettirmeye başlamıştı. Kendimi hastane bahçesinin en sakin, çam ağaçlarının altındaki ahşap banka bıraktım. Serin rüzgar yüzüme vururken gözlerimi kapatıp derin derin nefes aldım.
"Müthiş bir müdahaleydi."
Sesin geldiği yöne başımı çevirdiğimde, Yiğit’in elinde iki kağıt bardakla bana doğru yürüdüğünü gördüm. Üniformasının kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Yüzündeki o her zamanki buz gibi asker ifadesinin yerini; derin bir saygı, gizleyemediği bir hayranlık ve düz bir duruş almıştı.
Adımları ağır ve kendinden emindi. Yanımda durdu, elindeki bardağın birini bana uzattı. "Sade kahve. Şu an ihtiyacın olan tek şey olduğunu düşündüm."
Bardağı alırken parmaklarımız birbirine dokundu. Üstelik bana 'Doktor Hanım' dememişti. İlk kez aradaki o yapay duruş sesine yansımıştı.
"Teşekkür ederim," dedim alçak, yorgun ama içten bir sesle. Yanımdaki boşluğa hafifçe işaret ettim. "Oturmaz mısın?"
Yiğit tereddüt etmeden yanıma oturdu. Araya koyduğumuz o yapay mesafe bir anda eriyip gitmişti. Kahvesinden bir yudum alıp gözlerini karşıdaki ağaçlara dikti.
"O odadaki halini izledim," dedi, sesi düz ama ağırdı. "O gencecik yaşta, o kadar insanın hayatı pamuk ipliğine bağlıyken gösterdiğin soğukkanlılık... Gerçekten inanılmazdın."
Dudaklarımda yorgun ama mağrur bir gülümseme belirdi. "İşimi yapıyorum Yiğit. Başka çarem yoktu, o hasta ölebilirdi."
İsmini ilk kez böyle yalın, arkasına hiçbir unvan veya rütbe koymadan telaffuz ettiğimde Yiğit bakışlarını bana çevirdi. Bakışları yüzümde ve doğrudan gözlerimde duraksadı.
"Sadece işini yapmıyorsun," dedi. "Sen o önlüğü giydiğinde bambaşka bir güç oluyorsun. Dün gece o balkonda gördüğüm kadınla, bugün o ameliyathanede devleşen kadın arasındaki o çizgiyi görmek..." Duraksadı, göğsünden derin bir nefes verdi. "Gereksiz mesafeleri anlamsız kılıyor."
"Nasıl yani?" dedim kaşlarımı hafifçe çatarak.
Yiğit hafifçe gülümsedi. O sert, çelikten hatlara sahip yüzüne öyle çok yakışmıştı ki bu gülümseme, bir anlığına ne diyeceğimi bilemedim.
"İstemiyorum, Aylin," dedi. Adım onun o tok sesinde son derece doğal ama tüm resmiyeti yıkan bir sadelikle döküldü. "Araya mesafe koyacak bir durum kalmadı artık. Aynı mahalledeyiz, abinin arkadaşıyım... 'Doktor Hanım' deyip durmak yapmacık kaçıyor."
Hafifçe gülümsedim. İçimdeki o gerginliğin yerini tatlı bir rahatlama almıştı.
"Haklısın, Yiğit," dedim, ben de resmiyeti tek kalemde silip atarak. "Bana da 'Yüzbaşım' demek garip geliyordu zaten."
Yiğit kahvesinden son yudumu alıp ayağa kalktı. Üniformasının kollarını düzeltti, her zamanki o dik ve ciddi duruşunu aldı ama gözlerindeki o soğuk mesafe artık yoktu.
"Ben kışlaya geçiyorum," dedi düz bir sesle. "Nöbetin bitince dikkatli git eve."
"Tamamdır, kolay gelsin," dedim başımı hafifçe sallayarak.
Yiğit arkasını dönüp kendinden emin adımlarla hastane bahçesinden çıkarken, ben de kahve bardağımı çöpe atıp derin bir nefes aldım. Birbirimize büyük sözler vermemiştik, abartılı laflar etmemiştik. Sadece aradaki o gereksiz duvarı yıkmış iki insandık artık. Ve bu kadarı bile acil servise geri yürürken adımlarımı hafifletmeye yetmişti.
Yiğit Yalçındağ’ın Anlatımından:
O travma odasının camından içeri baktığımda, bir insanın duruşu ve mücadelesi karşısında etkilenmemek elde değildi.
Saniyelerle yarışıyordu. Kimseden emir almıyor, emri kendisi veriyordu. O gencecik ellerinin arasındaki neşterle ölüme meydan okuyuşu, gözlerindeki o cesur kıvılcım mesleğine olan saygımı bir kat daha artırdı. Yıllardır kışlada, cephede durduğum o çelik çizgi, onun bu yeteneği ve cesareti karşısında yumuşadı.
Bahçede yanına oturduğumda, o kanlı önlüğün altındaki yorgun ama mağrur duruşunu izledim. Artık ona 'Doktor Hanım' demek bir zorlamadan ibaretti. Dün gece dizlerinin üzerine çöken o hüzünlü kadını da biliyordum, bugün hekimliğiyle devleşen o güçlü kadını da...
Ağzımdan dökülen "Aylin" kelimesi, aradaki o yapay duvarı yıkmaya yetti. O da bana ilk kez ismiyle hitap ettiğinde, aramızdaki o gergin havanın tamamen dağıldığını hissettim.
Ne ben çizgimi bozar, vıcık vıcık olurdum ne de o mesafesini tamamen kaybederdi. Ama artık biliyordum; karşımdaki kadın sadece Demir Binbaşı'nın kardeşi ya da hastanenin doktoru değil, ismiyle hitap edebildiğim, duruşuna saygı duyduğum Aylin'di. Kışlaya doğru yürürken içim rahat, kafam netti.