Dün gece balkonda yaşadığım o büyük patlamanın, hıçkırıklarımın ve abimin dizlerinde kaybettiğim kontrolün ardından sabah bambaşka bir yorgunlukla uyanmıştım. Göğsümdeki o yılların birikmiş ağırlığı kalkmıştı belki ama yerini içi boşaltılmış, kabuk bağlamaya çalışan bir yara gibi sızlayan hafif bir boşluğa bırakmıştı. Güneş odama vururken bir süre yataktan kalkamadım. Ancak evde kalıp duvarlara bakmanın zihnimi daha çok yoracağını bildiğim için hemen toparlanıp hastanenin, acil servisin o koşturmacalı güvenli limanına sığınmıştım. Beyaz önlüğünü giydiğim an zırhımı kuşanmış gibi hissediyordum.
Öğlene doğru acildeki yoğunluk iyice artmıştı. Tahliller, reçeteler, serum takılacak hastalar derken kafamı dosyelerden kaldıramıyordum. Tam bankonun önünde bir hastanın müşahede kâğıdını imzalarken, acil servisin otomatik kapıları iki yana açıldı.
Gelenleri gördüğümde elimdeki kalem bir anlığına havada asılı kaldı.
Ablam Eylem Soyuer, üzerinde resmi emniyet amiri üniformasıyla fırtına gibi içeri girdi. Hemen arkasında ise sivil kıyafetleriyle, heybetli duruşuyla abim Demir Binbaşı vardı. İkisi birden adeta bir görev operasyonuna gidiyormuşçasına ciddi ve kararlı adımlarla doğrudan benim durduğum bankoya doğru yürüyordu.
"Abla? Abi?" dedim şaşkınlıkla, elimdeki dosyayı masaya bırakarak. "Bir şey mi oldu? Bir kaza mı var, niye geldiniz?"
Ablam Eylem, o sert emniyet amiri duruşunu bir kenara bırakıp bankonun arkasına geçti. Gözlerimin altındaki morlukları, yüzümdeki o solgunluğu tek bir bakışıyla taradı. Yüzünde hem derin bir şefkat hem de hiç itiraz kabul etmeyecek bir abla otoritesi vardı.
"Hiç öyle bakma Aylin," dedi Eylem ablam, sesindeki o tatlı ama kestirip atan tonla. "Çantanı, tıp kıyafetlerini topla. Gidiyoruz."
"Ne? Nasıl yani?" dedim kaşlarımı çatarak. "Abla ne diyorsun sen? Nöbetçiyim ben, acil cıvıl cıvıl görmüyor musun? Nereye gidiyoruz?"
Abim Demir yaklaşıp elini omzuma koydu. Yüzünde dün gecenin izlerini taşıyan ama içimi ısıtan babacan bir tebessüm vardı. "Başhekiminle konuştuk güzelim. Durumunu anlattık, 'Zaten haftalardır aralıksız nöbet tutuyor, iki gün zorunlu izin yazıyorum' dedi. Yani şu andan itibaren resmen izinlisin."
"Ama abi! Ben iyiyim, gerçekten çalışmak bana daha iyi geliyor..." diye itiraz etmeye çalıştım ama Eylem ablam lafımı pat diye kesti.
"Aylin, ben Emniyet Amiriyim, abin de Koca Binbaşı... İkimiz baş başa verdik ve senin hakkında 'zorunlu infaz' kararı çıkardık," dedi ablam hafifçe gülerek ama gözlerindeki kararlılık milim esnemedi. "O gözlerinin hali ne öyle? Dün geceden beri aklım sende kaldı zaten. Şimdi itiraz istemiyorum, o önlük çıkacak. Seni eve götürüyoruz, güzelce dinleneceksin, yemeğini yiyeceksin, kafanı dinleyeceksin. Bitti."
Ablamın ve abimin bu tatlı baskısı karşısında savunma mekanizmalarım bir bir çöktü. Beni ne kadar çok düşündüklerini, dün geceki halimden sonra nasıl üzerime titrediklerini görmek içimdeki o yalnızlık hissini tamamen eritti.
"İyi tamam... Pes ediyorum," dedim pes etmişçesine kollarımı kaldırarak. "Siz iki rütbeli birleşince bana söz hakkı düşmüyor zaten."
Ablam zafer kazanmış bir edayla gülümsedi. Ben doktor odasına geçip önlüğümü çıkarmak ve çantamı almak için adımlarken, abimle ablam da acilin bahçe çıkışında beni beklemek üzere dışarı yöneldiler.
Üzerimi değiştirip çantamı omzuma takarak hastanenin ana çıkış kapısına doğru yürüdüm. Dışarı çıktığımda öğlen güneşinin sıcaklığı yüzüme vurdu. Abim ve ablam bahçedeki kamelyanın yanında durmuş, biriyle konuşuyorlardı.
Yaklaştıkça o kişinin kim olduğunu fark ettim. Yiğit Yüzbaşı’ydı.
Üzerinde askeri üniforması vardı; muhtemelen kışladaki bir resmi evrak veya sevk işlemi için hastaneye gelmişti. Abim Demir ile ayaküstü konuşuyorlardı. Yiğit'in o dik, çelik gibi duruşu ve ciddi çehresi her zamanki gibiydi. Ama ben yaklaştıkça bakışları hafifçe abimden kayıp doğrudan bana kilitlendi.
"Geldin mi bizim kız?" dedi abim neşeyle bana bakarak.
"Geldim abi," dedim adımlarımı yavaşlatıp yanlarına varırken. Gözlerim istemsizce Yiğit’inkilerle kesişti. Dün gece karşı balkondan bana bakışındaki o kederli, çaresiz ifade yoktu belki ama o gecenin gizli şahidi olmanın getirdiği derin bir anlam vardı bakışlarında.
Eylem ablam Yiğit’e dönerek hafif bir tebessümle konuştu: "Bizim doktor hanımı zorla nöbetten söküp alıyoruz Yiğit Yüzbaşım. Kendine bakmayı ihmal ediyor, biz de el koyduk duruma."
Yiğit, ablamın bu sözleri üzerine bakışlarını bir saniye bile benden ayırmadan, o ağır, karizmatik ve tok ses tonuyla konuştu:
"Çok doğru bir karar vermişsiniz Komutanım," dedi. Sesi o kadar düz ama bir o kadar altı çiziliydi ki... Bakışlarındaki o gizli onaylama içimi tuhaf bir sıcaklıkla kapladı.
Yiğit bana doğru yarım adım atıp aradaki mesafeyi koruyarak devam etti: "Doktor Hanım hastanedeki herkesin sağlığıyla ilgilenmekten kendi sağlığını unutuyor sanırım. İyi bir istirahat size iyi gelecektir."
Diksiyonundaki o resmi ama altı örtülü korumacı tavır, abimin ve ablamın yanında son derece profesyonel duruyordu. Ama ben onun ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Dün geceki yıkımımı görmüş biri olarak, bu mola kararını en çok destekleyenlerden biri de kendisiydi.
"Teşekkür ederim Yüzbaşım," dedim hafifçe başımı eğerek. Dudaklarımda belli belirsiz, minnet dolu bir tebessüm belirdi. "Galiba haklısınız."
Yiğit’in o sert hatlı yüzünde, belli belirmeyen saliselik bir yumuşama oldu. Gözlerinin kenarları hafifçe kıvrıldı, göğsünden derin bir nefes verdi. O tek bir bakış, aramızdaki o söylenmeyen çizgiyi inceltmeye, içimdeki yükü hafifletmeye yetti.
"İyi istirahatler Doktor Hanım," dedi resmi bir edayla başını sallayarak. Ardından abim ve ablama dönüp, "Size de kolay gelsin Komutanım," diyerek selam verdi ve sert, kendinden emin adımlarla hastane binasına doğru ilerledi.
Evdeki Aile Sıcaklığı ve Yüzleri Güldüren Anlar
Eve vardığımızda üzerimdeki o hastane kasveti kapıda sökülüp gitmiş gibiydi. Eylem ablam resmi üniformasını çıkarıp rahat giysiler giydikten sonra doğrudan mutfağa daldı. "Bugün menüde benim elimden çıkan mutfak harikaları var, itiraz kabul etmiyorum!" diye seslendi mutfaktan.
Abim Demir ise salondaki koltuğa yayılmış, bir yandan televizyonun sesini kısıp bir yandan bana bakarak gülümsüyordu. Yanına oturdum, başımı tıpkı dün geceki gibi ama bu kez hüzünle değil, huzurla abimin omzuna koydum.
"Nasıl hissediyor bakalım benim güzel kardeşim?" dedi abim, nasırlı eliyle saçlarımı okşarken.
"Çok daha iyiyim abi... Gerçekten," dedim içtenlikle. "Siz yanımdayken kötü olma şansım yok zaten."
Çok geçmeden Eylem ablam elinde kocaman bir tepsiyle salona girdi. Mutfaktan yayılan o mis gibi çorba ve kurabiye kokusu evi doldurmuştu. Ablam tepsiyi sehpaya bırakıp ikimizin ortasına kuruldu.
"Bakıyorum da Komutan Bey ile Doktor Hanım keyif çatıyor!" dedi ablam takılarak. Sonra elindeki çay bardağını bana uzatıp gözlerimin içine baktı: "Aylin... Biz seninle gurur duyuyoruz güzelim. O hastanedeki koşturmacan, güçlü duruşun... Ama unutma ki sen bizim küçüğümüzsün. Ağlamak istediğinde ağlayacaksın, yorulduğunda duracaksın. Her şeyi tek başına üstlenmek zorunda değilsin."
Ablamın bu sözleri göğsümdeki son pürüzleri de sildi attı. Kahkahalar, eski çocukluk anılarımız, abimin kışladaki komik anıları derken saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık. Akşama doğru üçümüz birlikte salondaki halının üzerine bağdaş kurmuş, ablamın getirdiği eski fotoğraf albümlerine bakıyorduk. Yıllar sonra ilk defa içimdeki o devasa anne-baba boşluğunun yerini, arkamda kapı gibi duran abim ve ablamın sevgisi doldurmuştu.
Gece yarısına doğru herkes odasına çekildiğinde, yatağıma yatıp tülün arkasından karşı binanın balkonuna baktım. Işığı kapalıydı ama Yiğit’in gündüz hastane bahçesindeki o duruşu, "Çok doğru bir karar vermişsiniz" derken ki o derin ve korumacı ses tonu zihnimde yankılandı.
Ruhum nihayet tamamen sakinleşmiş, kalbim güvenle dolmuştu. O gece, uzun zamandan sonra ilk kez gözlerimi deliksiz ve huzurlu bir uykuya kapattım...
Yiğit Yalçındağ’ın Anlatımından:
Sabahtan beri kafamın içinde tek bir görüntü vardı; dün gece o balkonda, o çaresizlik ve gözyaşları içinde dağılan kız... Yıllardır kışlada, cephede binbir türlü fırtınaya göğüs germiştim ama daha önce hiçbir şey beni o birkaç saniyelik manzara kadar çaresiz hissettirmemişti.
Kışladaki rutin bir sevk işlemi için hastaneye geldiğimde, onu yine o önlüğün arkasına sığınmış, kendini çalışarak cezalandırır gibi koştururken göreceğimi sanıyordum. Ama Demir Binbaşı ve Eylem Amiri'yi yanında görünce duraksadım.
Onu zorla da olsa o yoğunluktan çekip çıkardıklarını, eve götürdüklerini duyduğum an göğsümün ortasındaki o sabahtan beri duran görünmez ağırlık birden kalktı.
Karşımda dururken gözlerindeki o yorgun ama bu kez biraz olsun durulmuş ifadeyi görmek içime ince bir sızıyla karışık bir rahatlama düşürdü. "Çok doğru bir karar vermişsiniz" derken aslında abisine değil, doğrudan ona söylüyordum o cümleyi. Kendini heba etmesine, o zırhın arkasında ezilmesine gönlüm elvermiyordu.
Arabaya doğru yürüyüşünü, abisinin omzuna tutunuşunu izledim arkasından. Kendime sormadan edemiyordum; daha doğru düzgün konuşmadığım, mesafemi koruduğum bir kadın için neden böyle hissediyordum? Neden onun gözlerindeki tek bir huzur kırıntısı bile içimdeki o sarsılmaz asker disiplinini altüst etmeye yetiyordu?
Göğsümün ortasında ağırlığını artıran bu yabancı, bu korumacı duygunun ne olduğunu zamanla öğrenecektim galiba. Ama bildiğim tek bir şey vardı; artık gözüm onun üzerindeydi.