Artık saat epey geç olmuştu. Gecenin zifiri karanlığı tüm şehri ağır bir yorgan gibi kaplamış, etraftaki gündüz koşturmacası yerini derin, ürkütücü bir sessizliğe bırakmıştı. Şehrin ışıkları uzaktan cılız birer nokta gibi görünüyordu. Serin gece rüzgârı yüzüme tatlı ama hafifçe yakıcı bir hisle vuruyor, omzuma dökülen açık saçlarımı düzensizce uçuşduruyordu.
Ben ise ay ışığının gümüşi parıltısı altında, balkonun soğuk demir korkuluklarına tutunmuş öylece aşağıya, karanlık boşluğa bakıyordum... Ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum ki... Kafamın içi o kadar doluydu, zihnimdeki düşünceler o kadar gürültülüydü ki dış dünyadaki tek bir detaya bile odaklanamıyordum. Ruhum kasırganın ortasındaki tek bir yaprak gibi çaresizce savruluyordu. Hastanedeki bitmek bilmeyen o ağır tempo, bugün yaşadığım ve ölümün soğuk nefesini en ensemde hissettiğim o bıçaklı adam krizi, yıllardır biriktirdiğim o 'her zaman güçlü durmalıyım' baskısı... Ve hepsinin üzerinde dev bir dağ gibi dikilen, içimi yavaş yavaş kemiren anne baba yokluğunun getirdiği o devasa yalnızlık... Hepsi birleşip anlık dev bir dalga gibi üzerime devrildi.
Gözlerim kararmaya başladı bir an. Dünyanın ekseni kaydı, zemin ayağımın altından çekildi sanki. Başım dönüyordu, nefesim daralıyordu. Dengemi tamamen kaybedip aşağıya doğru kayacağım, o karanlık boşluğa bırakacağım sırada arkamdan fırtına gibi fırlayan güçlü kollar birden tüm gücüyle kolumdan tutarak beni geriye doğru çekti.
"Aylin!" diye dehşet, saf bir korku ve panikle bağırdı abim. Sesindeki o yırtıcı ton gecenin sessizliğini keskin bir bıçak gibi böldü. "Lan sen ne yapıyorsun Aylin?! Aklım çıktı ulan! İyi misin sen?!"
Bana gür sesiyle bağırıyordu, göğsü körük gibi hızla kalkıp iniyordu. Ama hemen ardından bir şeylerin ciddi şekilde yolunda olmadığını, kız kardeşinin o bakışlarındaki donukluğu ve duruşundaki çaresiz boşluğu fark etti. Yüzündeki o sert asker ifadesi saniyeler içinde buharlaşıp yerini derin bir endişeye ve çaresiz bir yumuşaklığa bıraktı. Sesi birden bire titremeye başladı:
"Dur bir dakika... Aylin'im... Kızım iyi misin sen? Ne oldu sana, neyin var?!" dediği anda bendeki bütün ipler koptu.
Günlerdir, haftalardır, belki de aylardır kendi içimde titizlikle inşa ettiğim tüm duvarlar bir saniyede tuzla buz oldu. İçimde tuttuğum o gözyaşları bendini aşan bir nehir gibi patladı.
"Abi dayanamıyorum! Valla dayanamıyorum artık!" diye feryat ettim. "Anne baba boşluğunda, başımdakilerle boğuluyorum artık! Yetişemiyorum hiçbir şeye, çok yoruldum abi!"
Ağzımdan dökülen bu acı dolu cümlelerle birlikte hıçkıra hıçkıra, içim sökülürcesine haykırarak ağlamaya başladım. Sesim gecenin karanlığında yankılanıyordu. Tüm savunma mekanizmalarım bir anda yıkılmıştı. Abim tek bir saniye bile tereddüt etmeden beni hemen bağrına bastı, kollarıyla adeta beni dünyadaki tüm kötülüklerden saklamak istercesine sımsıkı sarıldı. O an hissettim; koca binbaşının o güçlü omuzları sarsılıyordu, onun da gözlerinden sessizce yaşlar süzülüyordu... Karşısında bir çocuk gibi ağlayan, elinden kayıp giden öz kardeşini koruyamamanın getirdiği o ağır çaresizlikle kavruluyordu.
O sırada karşı balkondan ani bir gürültü yükseldi. Sese fırlayanlar Yiğit ile ev arkadaşı Cevahir’di.
Cevahir şaşkınlık ve büyük bir panikle balkonun demirlerine tutunup karşıya doğru seslendi: "Demir Komutanım! Hayırdır inşallah, ne oldu orada? Doktor hanımı kim üzdü bu kadar? Bir durum mu var, ne yapıyoruz, gelelim mi aşağı yanınıza?"
Yiğit'in bakışları ise tek bir salise bile kımıldamadan doğrudan üzerimde çakılı kalmıştı. O sert, tavizsiz yüzbaşı profilinin arkasında derin bir sızı, gözlerinde katıksız bir çaresizlik vardı. Dik durmaya çalışan ama kollarımın arasında dağılan o kızı bugün ikinci kez böyle görüyordu.
"İyi değil... Dün de böyleydi," dedi kısık ama pürüzsüz, derin bir sesle Cevahir’e dönerek. Haklıydı da... Yaşadığım o travmayı en yakından gören tek kişi kendisiydi.
Abim karşı balkondakileri fark edince gözyaşlarını çabucak silip sesindeki o sarsılmış titremeyi gizlemeye çalışarak başını yukarı kaldırdı: "Beyler bir şey yok, sağ olun... Doktor hanımın doluluğu sadece, helal edin gürültüyü..." dedi. Ama sanki ağladıktan sonra gelen o boğuk, pürüzlü ve yorgun ses tonu, koca komutanın az önce ağladığını zaten açıkça gözler önüne seriyordu.
Abim daha fazla dışarıda durmama izin vermedi. Beni içeri götürmek için tek bir hamlede kucağına aldı, yürümeme fırsat bile vermeden evin içine doğru ilerlemeye başladı. Biz içeri girerken Yiğit ile Cevahir kaskatı kesilmiş bir hâlde arkamızdan bakıyor, endişeyle içeri girmemizi bekliyorlardı. Yiğit’in o koyu kahve gözlerindeki o derin, kederli endişeyi kapı kapanmadan hemen önce son kez yüreğimde hissettim.
Abim beni doğrudan salona geçirip yavaşça yumuşak koltuğa yatırdı. Bıraksa dizlerimin bağı tamamen çözülecekti, yürüyecek dermanım kalmamıştı resmen. Üzerime hemen kalın bir battaniye örttü. Ardından mutfağa geçip daha önce akşam için ısıttığı yemeği ve çorbayı bir tepsiye koyarak getirdi. Yanıma, koltuğun kenarına oturdu. Kaşığı ılık çorbaya daldırıp dudaklarıma doğru uzattı. Ama bende yemek yiyecek, lokma yutacak en ufak bir iştah kırıntısı bile kalmamıştı.
"Abi, gerçekten iştahım yok... Lütfen," dememle birlikte abim yüzünde beliren o sıcacık, koruyucu tebessümle bana baktı.
"Hastanede önüne gelen hastaya 'İyi beslenin, aksatmayın' demeyi çok iyi bilirsin ama Doktor Hanım! Aç bakayım şu ağzını," diyerek o hüzünlü ortamın ortasında beni hafifçe güldürdü. Onun bu çabasına kıyamayarak zor da olsa birkaç kaşık çorba içebildim.
Yemek tepsisini kenara bıraktıktan sonra başımı abimin dizine koydum. Tıpkı küçük bir kız çocuğu olduğum dönemlerdeki gibi bacaklarımı göğsüme doğru çektim. Abim nasırlı, güçlü ama bir o kadar da şefkatli eliyle yavaşça saçlarımı ve yanağımı okşamaya başladı. Salona uzun, derin ve ağır bir sessizlik çöktü. Sadece duvar saatinin tık tıkları duyuluyordu. Bir süre sonra abim o ağır sessizliği bozarak ruhuma dokunan o yumuşacık ses tonuyla konuşmaya başladı:
"Bak abicim... İçinde ne yaşanıyor bilmiyorum ama sen ne kadar çaresiz hissederse hisset, bu hayatta asla yalnız değilsin. Senin arkanda kapı gibi duran Eylem ablan var, ben varım... Bunu o aklından sakın çıkarma, tamam mı? Ayrıca tüm derdini, kederini, seni üzen en ufak şeyi bile bana çekinmeden anlatabilirsin. İçinde saklayıp kendini böyle bitirme. Hem artık ağlama lütfen balım, bak gözlerin şişmiş, ağlamaktan ateşin çıkmış..."
Haklıydı; günlerdir içimde biriken, bastırdığım her duygusal yük için bu gece çok ama çok fazla ağlamıştım. Göz kapaklarım zonkluyor, şakaklarım patlayacak gibi ağrıyordu. Abimle bu konuşmanın ardından birbirimize bir kez daha sımsıkı sarıldık. Onun o babacan, güven veren kokusu içimdeki kasırgayı dindirmeyi başarmıştı.
Bir süre sonra yavaşça yerimden kalkıp banyoya geçtim. Ilık suyun altına girip günün ve geçmişin tüm o ağır yükünü üzerimden akıttım. Banyodan çıkıp yatağıma geçtiğimde ruhum nihayet biraz olsun dinlenmişti. Uykumu alıp zihnimi toparlayabilmek için o uzun ve zorlu geceyi orada noktaladık...
Demir Soyuer’in Anlatımından:
Bu gece ikinci kez Aylin'in bu kadar içli, bu kadar ciğeri sökülürcesine ağladığını gördüm...
İlkini dün gibi, saniyesi saniyesine hatırlıyorum; annemle babamı toprağa verdiğimiz o kapkaranlık cenaze günündeydi. O gün ben de çok küçüktüm, ben de ne yapacağımı, bir küçük kız çocuğuna nasıl abilik edeceğimi bilmez halde bir köşede ağlamıştım. Şimdi aradan yıllar geçmişti ama kardeşimin gözündeki o aynı acıyı görmek içimi fena ezdi. Bunları düşündükçe kendimi yiyip bitiriyor, Aylin'in gözümün önünde böyle erimesine baktıkça kahroluyordum.
Ben anne ve babamızın yokluğunda hem onun abisi hem babası olmaya, onu her şeyden korumaya yemin etmiştim. Ama işte... Kendi yoğunluğumdan, askerlik koşturmacasından gözümün önündeki canımın içinin yıkılışını fark edememiştim. Kardeşimi koruyamama düşüncesi bir kor gibi düşüp göğsümü yakıyordu.
Eğer Eylem ablam Aylin’in bu halde olduğunu, bu kadar ağladığını bir duysa... Bir saniye bile durmaz, görevde mörevde dinlemez, dünyayı ayağa kaldırıp görevi dahi terk ederdi. Ki bunu iş kolik ablam yapardı.
Keşke... Keşke annemle babam ölmeseydi. Belki bazı şeyler böyle olmazdı. Belki biraz daha rahat olurduk. Bilmiyorum tabi ama umarım önümüzdeki günler, daha kolay olur bizim için...