İçeriğe geç

Ay Işığı

Bölüm 10 · 7 dk okuma

Ay Işığı

Bölüm 10

10. Bölüm

Aramızdaki o yapay resmiyet duvarının yıkılmasının üzerinden iki gün geçmişti. Ne o bana "Doktor Hanım" diyordu artık, ne de ben ona "Yüzbaşım"... Aynı binada, tam karşı karşıya duran iki dairenin kapı eşiklerinde karşılaşmalarımız bile bambaşka bir rahatlığa bürünmüştü. Birbirimize ilan-ı aşk etmemiştik belki ama o resmiyet zırhının altında saklanmaktan vazgeçtiğimiz için adımlarımız daha hafifti.

​Hafta sonu sabahı, abim Demir Binbaşı’nın günlerdir dilinden düşürmediği o plan için hazırlanıyordum. Babamdan kalan, benim için dünyalara bedel olan o ahşap kadife kutuyu özenle çantamın içine yerleştirdim. İçinde babamın gözü gibi baktığı, yılların eskitemediği ruhsatlı Browning marka tabancası vardı. Abimle birlikte poligon atışı yapmaya gidecektik.

​Tam evden çıkmak üzere daire kapısını açtığımda, karşı dairenin kapısı da aynı anda aralandı.

​Yiğit, sivil siyah tişörtü ve rahat pantolonuyla dışarı çıkıyordu. Bizi görünce duraksadı. Gözleri önce abim Demir’e, ardından benim omzumdaki siyah kılıflı çantaya kaydı.

​"Günaydın," dedi Yiğit, sesi her zamanki gibi tok ve sakindi ama gözlerindeki o soğuk mesafe artık tamamen silinmişti.

​"Günaydın," dedim gülümserek.olgunluğu ve heybetiyle duran abim Demir, kendisinden beş yaş küçük olan Yiğit’in omzuna dostça vururken gözleri ikimizin arasında tek bir saniyeliğine gidip geldi. Hem tecrübeli bir asker hem de abilik sezgisiyle aradaki o değişen havayı anında sezmişti. "Ooo Yiğit! Biz de tam poligona geçiyorduk. Bizim kızın atış antrenmanı var bugün. Geliyorsun değil mi sen de?"

​Yiğit bakışlarını bana çevirdi. Bakışlarında hafif bir merak ve imalı bir tebessüm belirdi. "Aylin de mi geliyor?"

​"Gelmez olur mu?" dedi abim, hafifçe kaşlarını kaldırarak. "Babamın mirasını paslandırmıyoruz."

​Yiğit hafifçe başını salladı. "Madem öyle, ben de geleyim. Bakalım bizim doktor hanım... Yani Aylin, hekimlikteki cevvalliğini atış kulvarında da gösteriyor mu."

​Ağzından dökülen o "Aylin" kelimesi o kadar doğal çıkmıştı ki... Ama abim Demir’in gözleri bir anda kısıldı. kardeşine, Yüzbaşı’nın doğrudan ismiyle hitap etmesi, Binbaşı radarlarını anında uyandırdı. Demir abim iki elini cebine sokup Yiğit’e şöyle yukarıdan aşağı, kıdemli bir abi edasıyla baktı. "Doktor Hanım’dan Aylin’e hızlı bir geçiş olmuş komutan? Hayırdır?"

​Aylin ve ben aynı anda hafifçe öksürdük. Yiğit ise hiç bozulan o duruşunu bozmadan gülümsedi. "Yapmacık resmiyetleri sevmediğimi bilirsin Demir Abi... Yani Binbaşım. Komşuyuz sonuçta."

​Abim gözlerini ikimizin üzerinde gezdirdi, dudaklarını büküp, "Pekii... Öyle olsun bakalım Yüzbaşı. Düşün önüme," dedi ama bakışlarındaki o korumacı abilik ve kıskançlık radarları sonuna kadar açılmıştı bile.

​Yarım saat sonra askeri poligonun alt katındaki özel atış kulvarındaydık. Kulvarın o kendine has barut ve metal kokusu ortama hakimdi. Kulaklıklarımızı takıp kulvarlarımıza yerleştik.

​Abim kendi görev silahıyla şarjör boşaltırken, ben masanın üzerine o ahşap kutuyu koydum. Kapağını açtığımda, kabzasındaki işlenmiş detaylarıyla o 9mm’lik klasik Browning ışığın altında parıldadı. Silahı elime aldığım an, babamın bana bunu ilk öğrettiği günün hissi parmak uçlarıma kadar yayıldı. Şarjörü doldurdum, mekanizmayı geriye çekip mermiyi yuvaya sürdüm.

​O sırada sağ tarafımdaki kulvarda duran Yiğit’in beni izlediğini fark ettim. Kolçaklara yaslanmış, duruşumu, silahı kavrayışımı ve parmaklarımın hareketi üzerindeki o pürüzsüz hakimiyeti dikkatle takip ediyordu. Yaşlarımız birbirine çok yakın olduğu için aramızdaki o söylenmeyen dil, bakışlarımıza çok daha rahat yansıyordu.

​"İyi kavrıyorsun," dedi Yiğit, kulaklığın altından duyulacak bir ses tonuyla. "Gevşek tutarsan tepmesi bileğini yorar. Browning şakaya gelmez."

​"Biliyorum," dedim, gözlerimi hedef kâğıdından ayırmadan. "Babam öğretirken ilk bunu tembihlemişti."

​Ayaklarımı omuz genişliğinde açtım, vücut ağırlığımı öne verdim ve nefesimi düzene soktum. Arpacığı hedefin tam ortasındaki kırmızı noktaya odakladım.

​PAT! PAT! PAT!

​Ritim aksamadan, el titremesi olmadan peş peşe üç el ateş ettim. Silahın tepmesini bileğimle çok rahat göğüsledim. Kulvarın sonundaki düğmeye basıp hedef kâğıdını üzerimize doğru çektim.

​Kâğıdaki üç delik de hedefin tam ortasındaki '10' halkasının içinde, neredeyse birbirine değecek kadar yakın bir kümede toplanmıştı.

​Yiğit hedef kâğıdına, ardından elindeki Browning’i emniyete alıp masaya bırakan bana baktı. O sert yüzünde ilk kez gizleyemediği bir şaşkınlık ve açık bir hayranlık belirdi. "Beni şaşırtmaya devam ediyorsun," dedi Yiğit, sesi alçak ama son derece etkileyiciydi. "Sadece hayat kurtarmakla kalmıyorsun, gerektiğinde hedefi tam ortadan vurmayı da biliyorsun."

​"Öyle her konuda iddialıyımdır," dedim, kulaklığımı boynuma indirirken. Gözlerimiz kesiştiğinde aramızdaki o elektrikli hava bir kez daha ısındı.

​Yiğit masaya doğru bir adım yaklaştı. "Tekniğin mükemmel Aylin."

​Tam o sırada arka taraftan birisi boğazını sertçe temizledi.

​ÖHÖ-ÖHÖ!D

Demir abim, 35 yaşın verdiği o heybetli ve otoriter duruşuyla kulaklığını boynuna indirdi. Elindeki şarjörü masaya bırakıp çatık kaşlarıyla doğrudan Yiğit’in tam yanına dikildi. İkimizin arasındaki o yarım adımlık mesafeye, aşılmaz koca bir duvar gibi girmişti.

​"Yavaş gel Yüzbaşı, yavaş," dedi Demir abim, sesi alaycı görünmeye çalışsa da son derece net, baskın ve korumacıydı. "Kardeşimin tekniği tabii ki mükemmel olacak, kimin kardeşi! Ayrıca bakıyorum da gözünü hedeften çok bizim kızı izlemeye dikmişsin Yiğit?"

​Yiğit, kendisinden hem rütbece kıdemli hem de yaşça büyük olan Demir’in bu doğrudan çıkışı karşısında istifini hiç bozmadı. Masadaki boş kovanlardan birine bakıp hafifçe tebessüm etti. "Eğriye eğri, doğruya doğru Binbaşım. İyi atıcıyı takdir etmek görevimiz. Aylin’in refleksleri ve silaha hakimiyeti sıradan bir sivilin çok üzerinde."

​Demir abim göğsünü kabartıp Yiğit ile benim arama gövdesini koyarak duruşunu dikleştirdi. "O takdiri abisi olarak ben yapıyorum zaten, sağ olasın Yüzbaşım. Sen kendi hedefine odaklan."

​Sonra aniden bana doğru döndü. Gözlerini hafifçe kısıp beni baştan aşağı süzdü. "Sende de bir haller var Doktor Hanım... Bakıyorum da 'Yüzbaşım' rütbeleri rafa kalkmış, yüzün bir gülüyor, gözlerinin içi parıldıyor falan? Ne iş?"

​Yüzümün bir anda ısındığını, yanaklarıma kan hücum ettiğini hissettim. Abimin bu kadar doğrudan ve gözlemci yaklaşması beni hazırlıksız yakalamıştı.

​"Abi saçmalama lütfen," dedim, elimdeki Browning’i kılıfına yerleştirmeye çalışarak. "Adam hastanede kahve getirdi, aynı binada karşı karşıya oturuyoruz diye yapay resmiyeti kaldırdık sadece. Çocuk gibi 'Yüzbaşım, Doktor Hanım' mı diyecektik birbirimize?"

​"Kahve ısmarladı demek..." dedi Demir abim, kelimeleri uzatarak. Başını yavaşça Yiğit’e doğru çevirdi. "Bak sen şu işe... Kışlada komut verirken sesi dağı taşı inleten, çelikten adam; bizim kızın yanında kahveci başı kesilmiş. Yiğit Yüzbaşı..."

​Abim bir adım daha atıp Yiğit’in tam karşısında durdu. Sesi bu kez tamamen sivil bir abinin uyarı tonuna bürünmüştü. "Ayağını denk al kardeşim. Karşındaki kız Eylem Abla’mın da benim de bu hayattaki en kıymetlimiz, tek kız kardeşimiz. Onu üzene kışlayı da dar ederim, Eylem Abla'mı devreye sokar karakolu da üzerine yıkarım! Sınırlarını bil, harcatmam seni söyleyeyim."

​Yiğit hafif bir kahkaha attı. O buz adamın, askeri ciddiyetinin arkasındaki o rahat ve özgüvenli gülüşü kulvarda yankılandı. "Mesaj alındı Binbaşım. Sınırları ihlal etmiyoruz, kurallara saygımız sonsuz."

​"Aferin," dedi Demir abim, şaka yollu ama oldukça kuvvetli bir şekilde Yiğit’in kolunu sıkarak. "Şimdi geç bakalım kulvara Yüzbaşı. Görelim senin atışlarını da. Eğer kardeşimin gerisinde kalırsan, o kahveleri bundan sonra bana ısmarlarsın!"

​Ben abimin bu kıskanç, korumacı ama bir o kadar da tatlı hallerine gülümserken, kulaklığımı tekrar kulağıma takıp geriye çekildim. Yiğit kendi kulvarına doğru ilerlerken yanımdan geçti. Tam o an, abimin görmeyeceği bir açıyla başını bana doğru çevirdi. Gözlerinde ne bir geri adım atma korkusu vardı ne de çekince...

​"Abin ne derse desin, o mesafe bir kere kapandı" der gibi bakan o tek göz kırpışı, kalbimin ritmini atış seslerinden çok daha şiddetli bir şekilde hızlandırmaya yetti. koca bir duvar gibi girdi.Yiğit

Yalçındağ’ın Anlatımından

​Demir Binbaşı’nın araya bir duvar gibi girip o klasik "abi korumacılığı" yapması beklediğim bir şeydi. Sonuçta 35 yaşında, mesleğinde belli bir noktaya gelmiş, Eylem Amir gibi otoriter bir ablanın kardeşi ve Aylin’i gözünden bile sakınan bir adamdı. Yıllardır omuz omuza görev yaptığım komutanımın bu tavrı beni rahatsız etmek bir yana, ona olan saygımı daha da artırdı.

​Ama o poligon kulvarında...

​ o gencecik kadının hedefi tam ortadan vuruşunu, gözlerindeki o cesur, o cevval ışığı ve bana "Öyle her konuda iddialıyımdır" derken ki kendinden emin duruşunu gördükten sonra... Demir Binbaşı istediği kadar araya girsin, kulvarları ayırsın, Eylem Amir'i tehdit olarak öne sürsün; fark etmezdi.

​Demir’in "Ayağını denk al" uyarısına gülüp geçtim ama içimden geçen şey çok başkaydı.

​Demir haklıydı, ayağımı denk almalıydım. Çünkü karşımda duran kadın sadece bir komutanın kardeşi ya da komşum değildi artık. Aramızdaki o tek yaşlık yaş farkı, yan yana durduğumuzda birbirimize ne kadar yakıştığımızı ve o çekimin ne kadar doğal olduğunu kanıtlıyordu.

​Şarjörü kendi silahıma takıp mekanizmayı çekerken, hedef kâğıdına baktım. Ama aklımdaki tek şey; o hedefin tam ortasındaki kırmızı nokta değil, hemen sol tarafımda duran, babasının yadigârı silahla harikalar yaratan Aylin’in o mağrur duruşuydu. Ve ben o gün, o poligonda attığım her mermide, vurmak istediğim asıl hedefin onun o ulaşılmaz görünen yüreği olduğunu çoktan kabul etmiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.