Poligondaki o hareketli, gözlerin üzerimizde olduğu günün ardından evde geçen ilk sakince akşamımdı. Üzerime rahat kıyafetlerimi giymiş, kendi masamda taze demlediğim bitki çayım ve hafif akşam yemeğimle günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordum.
Abim Demir kışladaki gecelik nöbetine kalmıştı. Eylem Ablam ise karakoldaki o bitmek bilmeyen evrak işleri ve devriyeleri yüzünden muhtemelen yine gece yarısına doğru gelecekti. Evde tek başımaydım. Sessizlik, günün bütün koşturmacasından sonra ruhuma ilaç gibi geliyordu.
Tam çayımdan küçük bir yudum alıp masadaki kitabıma odaklanıyordum ki, karşı daireden —yani Yiğit’in evinden— aniden kulak tırmalayan dehşet bir metal gürültüsü ve peşinden gelen sert bir devrilme sesi yükseldi.
GÜMBÜRTÜ! PAT!
Boğazımdaki çay az kalsın tıkıyordu. Elimdeki fincanı tabağına zor sarsam da yerimden sıçradım. İlk an "Evi mi yıkıyor bu adam, ne oluyor?" diye düşündüm. Fakat hemen ardından koridordan yankılanan o tok, boğuk ve dişlerin arasından süzülen acı nidasını duyunca, doktorluk reflekslerim anında zihnimi ele geçirdi. Bir şeylerin ters gittiği kesindi.
Hiç düşünmeden yerimden fırladım. Antrede duran profesyonel, donanımlı ilk yardım çantamı kaptığım gibi dışarı koştum. Kendi kapımı açık bırakıp koridoru iki adımla geçtim ve Yiğit’in kapısına sertçe, sabırsızca vurdum.
"Yiğit! İyi misin? Sesleri duydum!"
İçeriden bir iki saniye derin bir sessizlik oldu. Ardından tereddütlü adım sesleri ve kapı kilidinin ağır ağır açılma sesi duyuldu. Kapı hafifçe aralandığında karşılaştığım manzara; kışlada askerlerine komuta eden, o çelikten yapılmış gibi duran Yüzbaşı’dan fason bile değildi.
Yiğit, gri tişörtünün yakasını iki eliyle kavramış, göğsünden aşağısını yukarı doğru sıyırmış bir halde kapı eşiğinde duruyordu. Yüzü acıyla kasılmış, şakaklarındaki ve boynundaki damarlar belirginleşmişti. Alnında ince bir ter tabakası birikmişti. Arka taraftaki mutfaktan ise yoğun bir su buharı yükseliyor, tezgaha ve yere saçılmış çaydanlık parçaları gözüme çarpıyordu. Kaynar su...
"Aylin..." dedi, sesi acıyı bastırmak için gösterdiği çabadan dolayı boğuk ve pürüzlü çıkmıştı. "Gerek yoktu... Ufak bir sakarlık sadece."
"Ne sakarlığı Yiğit, kaynar su dökülmüş!" dedim, onu dinlemeyip kapıyı hafifçe iterek içeri girerken. Artık sivil bir komşu değildim; tamamen bir acil servis doktoru kararlılığı ve ciddiyetiyle hareket ediyordum. "Geç şuraya otur çabuk, üzerindeki ıslak tişörtü hemen çıkarmamız lazım."
Yiğit hafifçe yutkundu. Normale göre çok daha uysaldı, itiraz edecek durumda olmadığını o da biliordu. Onu salondaki geniş tekli koltuğa yönlendirip oturttum. Tişörtünün alt kısmı kaynar suyla tamamen sırılsıklam olmuştu; kumaş cilde yapışıp ısıyı hapsedirse yanık derinleşirdi.
"Kıpırdama sakın," dedim. Dikkatle, kumaşı kızaran cildine temas ettirmemeye çalışarak tişörtü yukarı doğru sıyırdım ve başından çıkarıp kenara attım.
Karnının sağ tarafı ve kaburgalarının hemen altı anında su toplamaya ve şiddetle kızarmaya başlamıştı. Yanığın o kavurucu sıcaklığı hala teninden dışarı vuruyordu. Yiğit, kaslı gövdesini ve karnını her kastığında nefesi düzensizleşiyor, derin derin soluyordu.
"Bayağı kaynar su dökülmüş," dedim, dizlerimin üzerine çöküp ilk yardım çantamı açarken. İçinden yanık merhemini, soğutucu jeli ve steril gazlı bezleri çıkardım. Kendimi tutamayarak ekledim: "Mutfakta ne yapmaya çalışıyordun sen Allah aşkına?"
Yiğit, başını koltuğun arkasına yaslayıp gözlerini tavana dikti. Derin bir nefes verdi. O canı yanarken bile dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Çay demleyecektim. Çaydanlığın sapı elimden kaydı... Kışlada pusudan çıkarız, tek bir çizik almayız; kendi mutfağımda çaydanlığa yeniliyorum."
O acı çekerken bile karizmasından ve o hafif mağrur halinden ödün vermeyişine gülmemek için kendimi zor tuttum. Yanına iyice yaklaştım. Dizlerim koltuğun kenarına değecek kadar yakındı. Salondaki loş sarı ışıkta, aramızdaki o birkaç santimlik mesafe aniden bambaşka bir sıcaklıkla doldu.
"Sessiz dur da kremi süreyim," dedim, sesimdeki profesyonel mesafeyi korumak için yoğun bir çaba sarf ederek.
Spazm önleyici ve soğutucu kremi parmaklarımın ucuna bolca aldım. Elimi kızarık tenine ilk değdirdiğim an, Yiğit’in tüm karın kasları aniden kaskatı kesildi. Göğsü yükseldi, içine sert bir nefes çekti.
"Çok mu acıyor?" diye sordum, gözlerimi kremlediğim bölgeden ayırıp yüzüne kaldırarak.
Gözlerimiz tam o anda, milim mesafeden kesişti. Yiğit’in koyu kahve gözlerinde acıdan ziyade bambaşka, son derece derin ve yakıcı bir ifade vardı. Kirpikleri hafifçe çatılmıştı ama bakışları doğrudan dudaklarıma ve ardından gözlerime odaklanmıştı.
"Acıdan değil..." dedi Yiğit. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar pürüzsüz ve etkileyiciydi. "Ellerin çok soğuk. Ya da... Benim içim fazla sıcak, bilmiyorum."
Yanaklarıma birden bir ateş basarken parmaklarımı hafif, dairesel hareketlerle cildinde gezdirmeye devam ettim. Dokunduğum her noktada kaslarının seyirdiğini, kalbinin ritminin hızlandığını göğüs kafesinin inip kalkışından hissedebiliyordum. Kışlanın o çelik yüzbaşısı, şu an elindeki küçük bir kreme ve parmak uçlarıma tamamen teslim olmuş gibiydi.
"Bitti sayılır," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Steril gazlı bezi kremin üzerine yavaşça yerleştirdim ve tıbbi bantla sabitledim. "Birkaç gün düzenli sürüm yapmamız gerekecek. Enfeksiyon kapmaması çok önemli."
Pansuman bittikten sonra ilk yardım çantamı kapattım ama Yiğit’in o halde kımıldamasına kıyamadım. "Sen hiç kalkma, ben mutfaktaki o felaketi toparlayıp geliyorum," dedim.
Yiğit itiraz etmek için hamle yaptı ama parmağımı 'doktor emridir' der gibi havaya kaldırdığımda pes ederek koltuğa geri yaslandı. Mutfaktaki dökülen suları kuruladım, kırılan çaydanlık kapağını ve saçılan çay tanelerini temizledim. Tezgahı pırıl pırıl yaptıktan sonra temiz bir bardak su alıp salona geri döndüm.
Suyu ona uzatırken yanındaki koltuğun kenarına iliştim. Yiğit suyu bir dikişte bitirdi. Yüzündeki acı ifadesi dağılmış, yerini dingin ve şaşırtıcı derecede huzurlu bir tebessüme bırakmıştı.
"Mutfak becerilerim için notun ne Doktor Hanım?" diye takıldı, gözlerimin içine bakarak.
"Sıfır Yüzbaşım, tam bir felaket," dedim gülerek. "Ama atış kulvarındaki başarın hatrına sınıfta bırakmıyorum."
İkimiz de alçak sesle güldük. Salondaki o loş ışık, dışarıdaki sessizlik ve aramızdaki o resmiyetsiz, sıcak hava ortamı tamamen sarmalamıştı. Yiğit üstü çıplak, bandajlı göğsüyle karşımda dururken; ben kendi evimi unutmuş, onun o dingin dünyasında kaybolmuştum.
Tam Yiğit bana doğru biraz daha doğrulup, "Sana borçlandım Aylin..." diye söze başlayacaktı ki...
GÜM! GÜM! GÜM!
Dışarıdan, koridordan gelen o çok tanıdık, ağır ve sert askeri bot步 adımları doğrudan Yiğit’in kapısının önünde durdu. Kapı neredeyse yerinden sökülecek gibi yumruklandı!
Gözlerim yuvalarından fırlayacaktı. Bu adımlar, bu kapı vuruşu... Demir Abim! Kışladaki nöbetini birine devredip erken dönmüştü! Ve benim evimin kapısı sonuna kadar açık, terliklerim koridorda, ben ise karşı dairede tişörtsüz bir Yüzbaşı ile gecenin bir yarısı baş başaydım!
"Abim!" diye fısıldadım dehşet içinde yerimden fırlayarak. Yüzümdeki bütün kan çekilmişti, kalbim boğazımda atıyordu. "Demir abim geldi! Kendi kapımı açık bırakmışım, beni evde bulamayınca doğrudan buraya daldı!"
Yiğit paniklemek bir yana, benim o halime bakıp dudaklarında meşhur muzip tebessümüyle hafifçe kıkırdadı. Karnındaki bandajı tutarak koltuktan doğruldu. "Sakin ol Doktor. Abin sonuçta, yabancı değil."
"Ya Yiğit ne sakini, adam Binbaşı ve inanılmaz kıskanç!" dedim fısıltıyla çıldırarak. "Seni bu halde, beni de burada görürse ikimizi de poligona hedef kâğıdı diye diker!"
GÜM! GÜM!
"Yiğit! Işığın yanıyor, içeride misin komutan?" Demir abimin o dışarıdan gelen gür, otoriter sesi koridorda yankılandı. "Bizim kızın dairesinin kapısı sonuna kadar açık, evde yok! Terlikleri de senin kapının önünde duruyor! Ne oluyor orada?"
Yiğit bana bakıp göz kırptı. Ben ise salondaki koltuğun arkasına adeta bir suçlu gibi sinmiş, ellerimle yüzümü kapatmış durumdaydım.
Yiğit yavaş adımlarla kapıya yürüdü. Tişörtünü eline aldı ama kasıtlı olarak üzerine giymedi. Kapının kilidini çevirip açtığı an, Demir abim içeriye adeta bir fırtına gibi daldı!
"Yiğit ne oluyor yahu, bizim kız..."
Demir abim cümlesini tamamlayamadı. Gözleri önce Yiğit’in çıplak, bandajlı göğsüne ve karnına kaydı. Sonra gözlerini kısıp salonun ortasına baktı ve koltuğun arkasında büzülmüş bana kilitlendi. Demir abimin kaşları anında çatıldı, gözleri büyüdü. Binbaşı radarları tavan yapmıştı.
"Ooo..." dedi Demir abim, sesi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. İki elini beline koyup önce Yiğit’e, sonra bana baktı. "Ooo! Maşallah, maşallah! Ben kışlada nöbet tutayım, millet burada özel sağlık hizmeti alsın! Bu ne hal Yüzbaşı? Bu ne hal Doktor Hanım?"
"Abi..." dedim, koltuğun arkasından yavaşça çıkıp suçlulukla elime ilk yardım çantamı alarak. "Adam kaynar su dökütürdü karnına! Gürültüyü duyunca doktor olarak müdahale ettim, valla bak!"
"Kaynar su demek..." dedi Demir abim, Yiğit’e doğru bir adım yaklaşıp gözlerini kıstı ve aynı zamanda "eve geçince senin çıranı yakıcam" bakışı attı. Hem komutan hem de 35 yaşındaki o korumacı abi edasıyla Yiğit’in bandajına baktı. "Yüzbaşı... Kışlada devriye gezerken roket atılsa gıkın çıkmaz, evde çay demlerken kendimi yaktım diye kardeşimi mi çağırıyorsun eve?"
Yiğit hiç istifini bozmadan, hafif bir tebessümle tekmil verir gibi durdu. "Sakarlık işte Binbaşım. Sağ olsun Aylin gürültüye koştu, ilk yardımı yaptı."
"Aylin koştu demek..." Demir abim bana döndü, gözlerini süzdü. "Doktor Hanım, bakıyorum da komşuluk vazifesi adı altında karşı dairede nöbete başlamışsın? Kızım senin evinde ilk yardım çantası yok mu, niye adamın salonunun ortasındasın gecenin bu saatinde?"
"Abi saçmalama!" dedim yanaklarım alev alev yanarken. "Adamın hali kötüydü, pansuman yaptım, mutfağını topladım gidiyordum zaten!"
"Mutfağını da topladın..." Demir abim elini alnına vurdu, gülmemek için kendini zor tuttuğu her halinden belliydi ama abilik rolünü harika oynuyordu. Yiğit’in omzuna yavaşça vurup aralarındaki mesafeyi sıfırladı. "Bak Yüzbaşı... Bu kız benim bir tanem. Seni yanık merhemiyle kurtarmış olabilir ama bir daha akşam vakti benim kardeşimi çaydanlık kazasıyla eve çağırırsan, o yanık kremini sana ben sürerim, anlaştık mı?"
Yiğit hafifçe güldü, başıyla onayladı. "Mesaj alındı Binbaşım. Kural ihlali yok."
"Hadi bakalım Doktor Hanım, düş önüme. Dairemize geçiyoruz," dedi Demir abim kolumdan hafifçe tutup beni kapıya doğru yönlendirirken. Kapıdan çıkmadan hemen önce Yiğit’e dönüp tek gözünü kıstı: "Geçmiş olsun Yüzbaşı. Bir daha çay içeceğin zaman beni çağır, ben demlerim sana!"
Ben utançtan yerin dibine girmiş bir şekilde koridora fırlarken, Yiğit’in arkamızdan attığı o muzip ve sıcak tebessümü son an yakaladım.
Yiğit Yalçındağ’ın Anlatımından:
Demir Binbaşı’nın kapıyı yumruklayıp içeri dalması ve Aylin’in o anki paniği ömrüm boyunca unutamayacağım bir sahneydi.
Demir’in o klasik "kıskanç abi" tavırları, bakışlarıyla beni sorguya çekmesi ve "O kremi ben sürerim" tehdidi kışladaki sert komutan halinden çok daha eğlenceliydi. Aylin’in yanakları al alev olmuş bir şekilde abisinin önünden kendi dairesine kaçışını izlemek ise her şeye değerdi.
Demir onu götürürken bana attığı o son bakış...
Evet, abisi haklıydı; belki bir daha çaydanlığı kasten düşüremezdim ama o gece anlamıştım ki, bu binada yanan tek şey karnımdaki cilt değildi. Ve Demir Binbaşı ne kadar korumacı olursa olsun, Aylin’in o soğuk ellerinin izi içimdeki ateşte çoktan kalıcı olmuştu.